Gitmek mi daha zor, kalmak mı?

Her veda kalbimde derin bir sızı bırakıyor. Aynı zamanda ülkemiz adına son derece büyük bir kayıp olarak görüyorum bu gitmeleri. Her defasında bu hüzünlü vedalaşmalarda kendi kendime soruyorum: Gitmek mi daha zor, yoksa kalmak mı?
03.09.2018 - 10:00

Son zamanlarda beni en çok hüzünlendiren şeylerden biri çevremden, sektörden sevdiğim pek çok insanın yurtdışına taşınması. Birkaç ay önce CMO Society üyeleriyle Yemek Sepeti Park’ı ziyaret ettiğimizde, “Rekabet edemediğim tek şey yurtdışı. Son aylarda en iyi 50 çalışanımızın en az 15’i gitti” diyen Nevzat Aydın da bunu vurgulamıştı.

Her veda kalbimde derin bir sızı bırakıyor. Aynı zamanda ülkemiz adına son derece büyük bir kayıp olarak görüyorum bu gitmeleri. Her defasında bu hüzünlü vedalaşmalarda kendi kendime soruyorum: Gitmek mi daha zor, yoksa kalmak mı?

Bu soruyu kendime sorduğum günlerden birinde bir yazıya rastladım. 20 yıldır yurtdışında yaşayan, başarılı bir dijitalci, sevdiğimiz yazarımız (Pürüzlü Mükemmellik, MediaCat) Mehmet Doğan’ın bir yazısı. 2016 ortalarında Medium Türkçede yayınlanan bu yazının bir bölümünü Mehmet’in izniyle paylaşmak istiyorum.

Yurtdışında yaşamak üzerine… Bile bile lades!

Gitmek mi daha zor kalmak mı?

Pürüzlü Mükemmellik, MediaCat
Mehmet R. Doğan

İnsanlar, birçok değişik nedenle, doğdukları, büyüdükleri ülkeyi geride bırakıp, yeni bir ülkeyi kendi ülkesi olarak kabullenebiliyor. Bazıları bunu finansal bir nedenle yapıyor. İş bulmak, az vergi vermek, daha iyi bir kazanca sahip olmak. Bazıları politik nedenle geliyor buraya. Bazıları ise sosyal bir nedene bağlayabiliyor göçmenliği. İyi bir eğitim almak, askere gitmemek, başka bir kültürü yaşamak, daha iyi bir geleceğe sahip olmak!

Herkesin nedeni farklı da olsa, bütün göçmenler arasında ortak bir nokta vardır. Herkesin hissettiği, paylaştığı ama kimsenin yüksek sesle söylemediği bir duygu: Endişe! Yeni bir ülkede yaşamanın getirdiği, hissettirdiği endişe duygusu. İlk aylarında, hatta ilk yıl içinde çok yoğun bir şekilde hissedilen ama zamanla azalsa da tamamen buharlaşıp, gitmeyen endişe duygusu.

Yeni arkadaşlar bulabilecek miyim? İş hayatımda ve kariyerimde neler olacak?

Yeni dile ve kültüre kendimi adapte edebilecek miyim?

“Her zaman bir yerin ve bir şeylerin yabancısı olmak duygusunu nasıl aşabileceğim?” türünden küçük dozlarda konsantre edilmiş endişe duygusu, zamanla “Acaba burada olduğum için kaybettiğim neler var?” sorusuna dönüşüyor.

Aradan yıllar geçiyor. Bir dönem endişelendiğin her şey, sana çok uzak görünüyor. Hani geldiğin ilk yılın sonlarına doğru, hayatında ilk defa gördüğün, tamamı İngilizce olan, dublajsız, altyazısız rüya gibi. O gecenin sabahı hissettiğin o garip duygu da çok uzakta artık. Şimdi sıklıkla düşündüğün şey, senin burada ne kadar yaşadığın değil, geride bıraktığın ülkede, geride bıraktığın şeylerin de sensiz, aynı süreyi yaşamayı başardığı gerçeği. Senin beynindeki kendi sesin yabancılaştıkça, sen de Türkçe sohbetlerden yok olmaya başlıyorsun yavaş yavaş…

Birlikte büyüdüğün insanlar da büyüdü artık. Sensiz yüzlerce, binlerce anıyı, hatırayı yaşadı. Ev değiştirdi. Evlendi. Çocuk sahibi oldu. Kariyer değiştirdi. Farklı insanlar haline geldi… Senin gibi.

Başkalarına her ne kadar “Hayat hep aynı! Evden işe, işten eve. Yalnızca sokak isimleri değişik!” deseniz de, bir başka ülkede, bir başka dilde, bir başka kültürde yaşamak, sizi derinden değiştiren, derinizi değiştiren bir deneyim.

Yaşadığın, sahip olduğun yeni deneyimlerle birlikte, kendi ülkende yüzeyi bulmayacak, dibe çöküp boğulacak birçok vasıf, sende kendini göstermeye başlıyor. Etrafındaki kişilerin kalitesi, düşünceleri ve tavırları seni yeniden tanımlamaya başlıyor. The Brady Bunch diye bir diziyle büyümediğin halde, bir müddet sonra sanki çocukluğunun bir parçasıymış gibi referansları, göndermeleri anlamaya başlıyorsun. Bu tip örneklerle dolmaya başlıyor, büyüyen, gelişen kimliğin. Gerçeği söylemek gerekirse, kötü bir şey değil bu! Yepyeni bir kimlik almak için geldiğin ülkenin oluşturduğu yeni bir gerçek ve bunu zaten göze almıştın! Yalnızca anlatması zor, seni eski sen sananlara anlatması daha da zor!

Gitmek mi daha zor kalmak mı?Çoğumuz, doğduğumuz ülkeyi başka bir ülke için terk ederken, kendimizi de terk ediyoruz. Gözden uzak olan, gönülden de uzak olur sözüne bile bile lades diyoruz. Tanıştığın herkesin ama herkesin, “tanıştığımıza memnun oldum” deme riskini taşıyan yeni bir yere, heyecanla gidiyorsun. Seni “sen” yapan şeyin biraz da coğrafya olduğunu unutup, hızlı bir şekilde ayrılmak için heyecanla gümrük kapısında nefesini tutarken, geçmişe dair hiçbir ağırlığın seni yüzeyde tutamayacağı, istediğin herhangi biri olabilme ihtimalin sana çok ferahlatıcı geliyor.

Caddeleri tek başına geziyorsun. Soran garsona “bir kişi” diyorsun bir müddet. Düşüncelerinle baş başa kalıyorsun günlerce, saatlerce. Kendine sorular sorup, yine kendin cevaplıyorsun. Günleri yavaş yavaş yaşamaya başlıyorsun. Her şey yepyeni, her şey heyecan verici ama endişe hep yanı başında! Her şeye sıfırdan başlıyor, yeniden inşa ediyorsun hayatını.

Bütün bunlar yalnızca hayatını değil, seni, kişiliğini yeniden inşa etmeye başlıyor. Değişik düşünmeye başlıyorsun. Yeni normaller oluşmaya başlıyor beyninde. Bir zaman kabullendiğin birçok şey sana garip gelmeye başlıyor. İşte burada da yol ayrımı görünüyor bazılarına. Eski benliğe veda edemiyor kolayca. Bu değişim onları rahatsız ediyor. Yeni şeyler sekiyor eski benliğe çarparak! Her sekme, eski ülkenin özlemine eko yapıyor. Bazıları bunu korkunç bir deneyim olarak nitelendirip, geri dönüyor ya da küçük bir eski ülke surları kuruyor etrafına, yeni ülkede.

Bazıları ise, hayatın geri kalan kısmını, bu yepyeni duyguyla, sanki vaftiz edilmiş gibi yaşıyor… Körü körüne atladığı uçurumdan, hafif iniş yapmanın verdiği mutlulukla.

İlk aylarda hissettiğin endişe, yıllar sonra, yerini bambaşka bir hisse bırakıyor. Evim, ülkem dediğin bu yerde, şimdi yepyeni hatıralar oluştururken, eski hatıralardan yavaş yavaş buharlaşmaya başlıyorsun. Her tatil, her doğum günü, her düğün, her yeni olay –mesela deprem, protesto, şampiyonluk– sensiz yaşanıyor. Sözlerini ezbere bildiğin şarkıların sayısı azalıyor. Hüsnü Komiser ya da Şehzade Mustafa sana hiçbir şey ifade etmiyor. Her yeni ve kalıcı anı, senin olmadığın selfie’lerle dolmaya başlıyor. Bir gün geriye bakıyorsun ve her şeyin ne kadar değiştiğini görüyorsun. Buna sen de dahilsin! Her geçen gün eski tanıdıklarınla, eski çalıştıklarınla, akrabalarınla yaptığın sohbetler sığlaşmaya, zorlaşmaya başlıyor. Yakın arkadaş arasındaki esprilerdeki kahkalara yabancı kalıyorsun. Yabancılaşıyorsun. Bile bile lades dediğini hatırlıyorsun sonra. Bıraktığın yerden başlayamayacağın birçok şey var şimdi önünde. Eski bildiğin sen, eskide kalıyor ve şimdi seni sen yapan şeylerin, aslında İngiliz Dili ve Edebiyatı dersi konusu olduğunu anlamaya başlıyorsun. Her iki ülkenin de yabancısı oluyorsun o an içinde!

İki ülkeye bakıyorsun. Vatandaşıyım dediğin iki farklı ülke. İki farklı insan tutuyor aynı isme sahip pasaportları şimdi. Her iki ülke farklı şeyleri ifade ediyor senin kişiliğinde. Her iki yerde de senin için çok büyük anlam içeren ilişkiler, anılar, insanlar yer alıyor. Bu yerlerden yalnızca birinde kendini evinde hissetmene rağmen, her ikisi de senin hayatın içinde çok büyük bir yer kaplıyor. Biri diğerinin alternatifi olamıyor. Farklı anlamlar içeriyor. İzlanda’daki Silfra’ya dalan ve Kuzey Amerika ile Avrupa deprem kıta levhalarını sanki ayrılmasın diye bir arada, iki eliyle tutan bir dalgıcın hissettiği duyguları yaşıyorsun. Ortada sen! Bir elinde ülken, diğer elinde ise diğer ülken!

Hayatının geri kalan bölümünde, hep bir şeyleri kaçırmış, bir şeyler hayatında hep eksikmiş gibi yaşamaya devam ediyorsun. Bir zamanlar olduğun insan oluyorsun birkaç haftalığına.

Sonra şimdiki sen oluyorsun, hayatının geri kalan kısmında! Bir zamanlar seni sen yapan şeyin, birkaç zaman dilimiyle birlikte yok olduğuna inanmak zor geliyor sana. Günün gayet normal bir saatinde, yeni ülkende; ancak gecenin bir yarısı olduğu için kimseyi arayamayacağın anormal bir saatte, eski ülkende…

İlk gitme nedenin ne olursa olsun, sana kollarını açan ülke, yeni ailen oluyor. Eski ailen ise, sen ne kadar uzak olursan ol, önemli bir parçan oluyor
eski hatıralar içinde. Yeni evin, yeni ülken, yeni kültürün, yeni kişiliğin, yeni sen, sana birçok yeni şey veriyor. Belki özgürlük, belki daha iyi bir yarın!

Eski seni özlediğin anlar olmuyor değil. Sana soranlara “Hayat aynı! Evden işe, işten eve. Yalnızca sokak isimleri değişik!” diyorsun.

Her iki yerde, aynı anda yaşayamayacağını hatırlayıp, eski seni düşündüğün gecelerin sabahı gazeteleri okuyorsun, Twitter’a bakıyorsun, haberleri izliyorsun… Sonra ne kadar da iyi bir karar verdiğini düşünüyorsun!

Her geçen gün yarın için ümidin yitirildiğini, sokakta herkesin sinirli gezdiğini, gülenlerin, gülümseyenlerin sayısının azaldığını, özgürlüğün neredeyse yok olup gittiğini, kültür olarak en gurur duyduğun şeylerin erozyona uğradığını gördükçe; eski senin ve eski sen gibilerin iş hayatlarında çok hırslı ve kibirli olduklarını farkına vardıkça; karakter olarak çoğu zaman kendine ve hemen hemen her şeye güvensiz olduklarını hissettikçe; siyasette, sporda, normal bir sohbette bile birbirini çekememezliği hissettikçe ve en önemlisi (benim için), kadın kavramının her gün yeniden tanımlandığını görüp, kendilerini “[insert country here]’lı Türk” olarak tanımlayan iki kız çocuğunun orada yetişmeyeceği aklına geldikçe. Eski senin, yeni sen yapmak için verdiği kararın ne kadar iyi bir karar olduğunu, yeniden kendine hatırlatıyorsun. Kaybettiğin, özlediğin o kadar şey varken. Buharlaşıp, uçup, kaybolduğun o kadar anı varken. Üzülmüyorsun. En azından kendine. Küçük bir burukluk içinde, gülümsüyorsun! Bile bile lades dedigin için bir daha dönmeyeceğini bile bile!