‘Türkiye’de politik reformlar ekonominin gerisinde’

Al Gore: Halktan gelen baskılar artmaya devam edecek.

05.03.2014 - 14:42 | Alev Kaynak

Al Gore: Halktan gelen baskılar artmaya devam edecek.

Her yıl Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 yılında ortaya attığı sorulardan biri de şuydu: Kapitalizm ahlaklı olabilir mi? Modern dünyanın en tanıdık ihtilaflarından birisi de bu: neoliberal politikaların talep ettiği agresif kâr hedeflerinin toplumsal ve doğal hayat üzerindeki artan tahribatının bu hedefleri anlamsızlaştırması. Yaptığı araştırmalarla küresel ısınma ve çevre felaketlerine dikkat çeken, 2007 Nobel Barış Ödülü sahibi Al Gore, yeni kitabı Gelecek‘te sorunun adını ‘kapitalizmin sürdürülemez hale gelişi’ olarak koyuyor ve kontrollü bir ekonomiyi öneren her Amerikalı’nın başına gelen, o coğrafyanın en ağır ithamlarından birine maruz kalıyor: Sosyalist!

Kendisini nekahet döneminde bir siyasetçi olarak tanıtan Al Gore, politik hayatın baştan çıkarıcılığına artık kapılmayacak kadar olgunlaştığını ifade ediyor. Buna rağmen, dünya üzerindeki hiçbir konumun da ABD başkanlık koltuğu kadar etkili olmadığı görüşünde. 2000 seçimlerini George W. Bush’a kaybettikten sonra çevre aktivizmi ve belgesel alanlarında çalışmalarını sürdüren Al Gore ile yılsonunda MediaCat yayınlarından çıkan ve ilk baskısı çoktan tükenen kitabı ‘Gelecek’in satır başlarını ve sürdürülebilir bir kapitalizmi konuştuk.

Kitabınızda dünyanın ekonomik güç dengesinin Batı’dan Doğu’ya doğru kaydığına değiniyorsunuz. Sizce bunun politik yansımaları ne yönde olacak? Şimdiye dek kapitalizm ve liberal demokrasi arasında bir evlilik olduğu düşünülüyordu. Ancak Doğu tamamen farklı bir coğrafya. Sizce Doğu, yeni edindiği ekonomik gücün yanı sıra Batılı demokratik değerleri de benimser mi yoksa kapitalizmle bambaşka bir politik ilişkiye mi yönelir?

Bana kalırsa güç değişimi yalnızca Batı’dan Doğu’ya doğru değil. Gelecek, gücün kalkınan ve gelişen ekonomilerde yeni yeni ortaya çıkan birçok farklı merkezde yeniden dağılımını beraberinde getirecek. Sao Paolo, Ho Chi Minh Kenti, Mexico City ya da Santiago gibi, dünyanın dört bir yanındaki kentlere doğru. Şu günlerde geçmişteki küreselleşmeden oldukça farklılaşan, benim Dünya A.Ş dediğim bir küresel ekonomiye tanık oluyoruz. Bugünün bağlantılı olma hali geçmişe nazaran çok daha karmaşık. Bunun sonuçlarından biri de işgücünün daha ucuz olduğu coğrafyalara kaymasını sağlayan dış kaynak kullanımı ile yalnızca fiziksel kapasitemizi değil bilişsel işlevlerimizi de fazlasıyla aşan makine kullanımı kombinasyonu. Artık yapmamız gereken, hem Doğu ve Batı’da hem de Kuzey ve Güney’de daha iyi eğitim, daya iyi sağlık ve zihinsel sağlık imkânları, kamu hizmetleri ve benzer konularda yaptığımız yatırım miktarlarını yeniden değerlendirmek. Ben küresel aklın kaçınılmaz olarak demokrasi konusunda ısrarlı olacağına inanıyorum. Tarihsel olarak baktığımızda, orta sınıfların büyümesi hep demokrasi talebini üretmiştir. Bu sebeple Çin’de ve Doğu’nun herhangi bir yerinde, demokratikleşme trendlerinin kaçınılmaz olacağını düşünüyorum.

Dünyanın siyasi ve ekonomik dinamiklerinin değişimi yeni aktörlerin ortaya çıkışını da beraberinde getiriyor. Dünyanın ağırlık merkezlerinin değişimi bağlamında, Türkiye nasıl bir rol üstlenecek dersiniz?

Bence Türkiye’nin kaderi çok daha önemli ve kayda değer bir rol oynamak. Türkiye’nin coğrafi konumu muazzam bir rekabet avantajı sağlıyor. Ancak elbette, politik reformlar ekonomik reformlarla uyumlu olmalıdır. Türkiye aynı zamanda iklim krizinin etkilerine karşı fazlasıyla hassas. Çünkü atmosferik değişimlerin yol açtığı kuraklık ve çölleşmenin Türkiye’de bilhassa şiddetli olacağı öngörülüyor. Bununla beraber, gün ışığı ve rüzgâra erişim imkânları düşünüldüğünde Türkiye çok daha ucuz elektrik üretimi yollarına geçme fırsatına sahip ki bu da Türkiye’nin iş ve endüstri çevrelerine 21’inci yüzyıl için büyük bir üstünlük sağlıyor.

İnternet sayesinde çoğulculuk ve katılımcılık artık daha da önemli birer değer haline geldi. Mevcut demokratik modellerimiz de bu değerleri karşılayabiliyor mu?

Burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde biz kendi siyasi sorunlarımızla yüzleşiyoruz. Özellikle de demokrasimizin işleyişini biraz daha geliştirme ihtiyacımız konusunda. Elbette Türkiye de benzer sorunları farklı temayüllerde yaşıyor. Ama her iki ülkenin de ortak bir noktası var; o da artan internet iletişiminin reform ihtiyacını talep eden çok daha dinamik bir kamusal diyaloğu üretmesi. Ben ümitliyim; bana kalırsa tüm bunlar kamu yararını gözeten politikaların gelişiminde çok daha katılımcı bir modeli beraberinde getirecek.

Demokrasi ve kapitalizm, sizin tabirinizle, hack’lendi. Bunun sebebi siyasi partilerle özel çıkar grupları arasındaki işbirliği. Peki, sizin de parçası olduğunuz tüm bu uzmanlar ağı ve sivil toplum örgütleri farkındalık ve değişim yaratmada yeteri kadar etkili mi? Aslında bu, bir bakıma kişisel bir soru da sayılabilir. Kariyerinize politikada devam etseydiniz, şimdiki gibi bağımsız ve etkili olabilir miydiniz?

“Yaptıklarımın politika dışında da bir fark yaratılabileceğinin göstergesi olduğu fikrine katılmıyorum”

Bence, dünyada olumlu bir değişim yaratmak söz konusu olduğunda, ABD başkanlık konumunun sahip olduğu potansiyele sahip hiç bir pozisyon yok. Bir yandan, kamu yararına hizmet edecek ve onu destekleyecek başka yollar bulduğum için memnunum.

Ancak dürüst olmak gerekirse, 2000 seçimlerinden sonra yaptıklarımın politika dışında da bir fark yaratılabileceğinin göstergesi olduğunu söyleyenlerle asla aynı fikirde olmadım.

Bununla birlikte, web tabanlı iletişimin gelişmesi bizler gibi kamu menfaatini, toplumun demokratikleşmesini, yenilenebilir enerji yatırımlarının artmasını, sürdürebilir kapitalizmi ve daha aydınlık bir geleceği isteyenler için büyük bir avantaj anlamına geliyor.

Geleneksel medyaya güveniniz var mı? Yoksa onun da aşırı kurumsal baskılara teslim olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Güçlü iş çevrelerinin ve siyasi çıkar gruplarının televizyon ve diğer geleneksel medya unsurlarına etkisi, geleneksel medyanın kalitesine ve dürüstlüğüne zarar verdi. Bu Amerika’da bu şekilde. Ve bu konuda bir uzman sayılmasam da bunun Türkiye’de de benzer durumda olduğuna dair kanıtlar var ortada. Ancak web tabanlı iletişimin daha çok özgürlüğe ve bireylerin coşku dolu ifadelerine yer açan bir eğilimi var. Tarihin bize öğrettiği şeylerden biri de kadınların ve erkeklerin daha özgürce iletişim içinde oldukları zamanlarda, iyi fikirler çok daha fazla destekçi çekebildiği. Kısaca, iyimser olduğumu söyleyebilirsiniz.

İş dünyası küresel ısınmanın sonuçlarına karşı uzun vadeli bir çözümü kendi başına geliştirebilir mi yoksa hükümet müdahalesi mevzu bahis edilmeli mi?

“Fosil yakıtların sebep olduğu kirliliği sübvanse etmeyi artık bırakmalıyız”

Bana kalırsa, hükümet politikasında birtakım değişikliklere gitmek kesinlikle şart. Küresel ısınmaya yol açan çevre kirliliklerine kesinlikle bir fiyat biçmeliyiz, böylelikle durumu hem iş hem de hükümet çevrelerinde göz ardı edilmekten kurtarabiliriz. Karbon temelli fosil yakıtların sebep olduğu kirliliği sübvanse etmeyi artık bırakmalıyız. Mevcut durumda, dünya kömür ve petrol kullanımını yılda 500 milyar dolar kadar sübvanse ediyor. Hindistan gibi ülkeler bile belirli bir dereceye kadar kerosen kullanımını teşvik ediyor. Bu da bence piyasa güçlerinin müthiş bir israfı demek. Kirli yakıtları sübvanse etmeyi bırakmanın ve karbon kullanımına bir vergi uygulamanın yanı sıra, güneş ve rüzgâr enerjilerinin çok daha etkin bir hale getirilmesini sağlamalıyız.

Çok uluslu şirketleri ve lobileri geri adım atmaya ve kısa vadeli kârlardansa uzun vadeli faydaları ve sürdürülebilirliği dikkate almaya ikna etmenin yolu nedir?

Bence bu baskı halkın kendisinden gelmeli. Ayrıca, tabiat ana bugünlerde çok daha ikna edici, mesela Filipinler’deki olağanüstü derecede anormal hava koşulları ya da New York’taki Sandy Kasırgası ve gitgide daha tehlikeli ve maliyetli hale gelen diğer tüm iklim değişikliği bağıntılı felaketler… İnsanlar şu anda hükümetlerinin bu krizlere yanıt vermesini talep ediyorlar. Bazı hükümetler yanıt veriyor, geri kalanlarıysa vermiyor. Ancak öyle ya da böyle, halktan gelen baskılar gitgide artacak.

Doğal kaynaklar konusunda bugünlerin gündeminde kaya gazı var. Türkiye ve Kanada gibi ülkelerde oldukça geniş rezervleri var. Kaya gazının çevre dostu ve iyi bir enerji alternatifi olabileceğini düşünüyor musunuz? Eğer Batı, Orta Doğu’daki petrol bağımlılığından vazgeçip kaya gazına yönelirse, bu dünyanın siyasi dengesini ne yönde etkiler?

ABD’de gerçekleşen kaya gazı devrimi diğer ülkelerde tekrarlanabilir de tekrarlanmayabilir de. Ancak kaya gazı üreticilerinin erken dönemlerdeki heyecanı bir şekilde kaybolmuş görünüyor. Benim şahsi fikrim, kaya gazının yenilenebilir enerji geleceğine doğru gelip geçici bir köprü olduğu. Ki gelip geçici bir köprü oluşu ve kısa süreli kullanımı bile, muhtemel metan gazı sızıntısı tehdidini barındırıyor. Metan gazı, karbondioksitten çok daha fazla hava kirliliğine yol açan bir madde. Neyse ki, sızıntı risklerini minimum seviyelerde tutacak üretim ve dağıtım düzenlemeleri söz konusu. Ancak geçtiğimiz yıllarla karşılaştırarak, güneş ve rüzgâr enerjilerinin maliyetinin düşmeye devam ettiğini göreceğiz. Yenilenebilir enerjiye geçiş kaçınılmaz.

Al Gore: Halktan gelen baskılar artmaya devam edecek.

İklim değişikliğine dair unsurları yönetmede alınan önlemler ve kısıtlamalar yeterli mi? Dünyanın ABD’nin Kyoto Protokolü’nü imzalamasına ihtiyacı var mı?

ABD hâlâ uluslar cemiyetine etkili bir liderlik edebilecek tek ulus. Umarım bu söylediğim bir Amerikan vatandaşının kibirli propagandası gibi durmuyordur. Ya da öyle olsun, çünkü bunda bir doğruluk payı da var. Dünyanın, Çin’i takip edeceğini sanmıyorum. Avrupa’nınsa dünyaya önderlik edebilecek siyasi birliği yok. Yani sorunuzun yanıtı evet, dünyanın ABD’nin çok daha dinamik liderliğine ihtiyacı var.

Gelişmekte olan ülkeler, kalkınmada Japon modeli olarak bilinen yolu seçebilirler mi? Yani, ‘geliş, kirlen, daha sonra bu kirliliği gideren bir teknoloji üret’ aşamaları üzerine kurulu bir model?

Bence bu artık geçerliliğini yitirmiş, köhne bir model. Kalkınmakta olan ülkelerin gelişmiş ülkelerin deneyimlerini tekrarlayacaklarını varsaymak çok doğal. Ancak dünya değişti. Teknoloji dünyası ise çok daha fazla değişti. Örnek vermek gerekirse, telefon servisinin olmadığı ülkeler, cep telefonu teknolojilerini önceleyen sabit telefon hatlarını kurarak işe başlayacak gibi görünmüyor. Bir kurbağa sıçrayışıyla eski teknolojiyi boş verip doğruca yenisine yöneliyorlar. Aynı şey enerjide de gerekli. Şu anda güneşten ve rüzgârdan elektrik üretebilen birçok ülke var ve bu üretimler kömürden üretilen elektriğe göre çok daha uygun meblağlarda yapılabiliyor.

Genetik klonlamanın sebep olabileceği etik açmazlar neler? Sizce en kötü senaryo ne olabilir?

“Uzun dönemli sonuçların hesabını vermeyi unutuyoruz”

Yeni fen bilimleri ve güncel teknolojiler insanlara evrimi yönetme ve kendimiz de dâhil olmak üzere tüm bitki ve hayvanların genetik özelliklerini değiştirebilme gücü veriyor.

Bunun riskleri elbette şu anda piyasa ve siyaset sahnelerinde hüküm süren kısa vadeciliğe haddinden fazla değer vermekle cisimleşiyor. Ve bu kısa vadeli hedeflerin ardından koşarken, sebep olduğumuz uzun dönemli sonuçların hesabını vermeyi unutuyoruz. Bu söylediklerimin bir başka anlamı da şu; bizi biz yapan ve her ne pahasına olursa olsun korumamız gereken insani değerlerimize sahip çıkmalıyız.

Bazıları Arap Baharı’nın zaman içinde bir sonbahara ve büyük hayal kırıklığına dönüştüğü görüşünde. Ortadoğu’da hüküm süren belirsizlik ortamına bakarak nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?

Böyle saptamalar yapmak için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Arap Baharı’na eşlik eden demokrasi ve özgürlük arzusu ne yazık ki bu arzuların yeni kurumlarda cisimleşmesini beraberinde getirmedi. Bunun sebeplerinden biri de Müslüman Arapların Avrupa’da Aydınlanma olarak bilinen dönemden geçmemiş olması. Yazılı basın Osmanlı’da neredeyse 20 yıl boyunca yasaklandı. Ve bu, basın Almanya’da başladıktan çok sonra oluyordu. Ancak zaman ilerledikçe, demokratik prensipler üzerinde yükselen ve kendi kaderimizi tayin edebilme hakkını tanıyan kurumların varlığına şahit olacağız.