Reklamcılara sorduk: Çocuğunuz reklamcı olsun ister miydiniz?

Bediz Eker'in ardından söz kreatiflerde.

03.07.2019 - 10:54 | MediaCat

Çocuğunuz reklamcı olsun ister miydiniz?

Bediz Eker’in geçen ay MediaCat için kaleme aldığı “Çocuğunuz reklamcı olsun ister miydiniz?” yazısı üzerine, bu soruyu MediaCat Twitter takipçilerine yönelttik ve 220 kişinin katılım gösterdiği anketten yüzde 60 oranında “hayır” cevabı aldık.

Sektörde hararetli bir tartışmayı beraberinde getiren konuyu, bu kez yaratıcı endüstrinin yaklaşımlarıyla birlikte ele alıyoruz.

“Bir eve bir reklamcı yeter”

Arda Erdik
Tribal Worldwide Istanbul Ajans Başkanı ve ECD’si

Babam Hava Kuvvetleri mensubuydu. Bunun da etkisiyle küçükken “Büyüyünce pilot olucam” diyordum. Babam da “Bir eve bir asker yeter” diyerek, pilot olmak için askeri okula gitme isteklerime hep karşı çıkmıştı. İyi ki de öyle yapmış. Sonrası malum, hayat beni reklamcılığa doğru sürükledi.

Bediz’in “Çocuğunuz reklamcı olsun ister miydiniz?” yazısından sonra konuyu Türkiye’nin önde gelen yaratıcı yönetmenlerinin bir arada olduğu Creative Society WhatsApp grubunda birkaç kişi tartıştık. Orada yazdıklarımı aynen buraya kopyalayıp yapıştırıyorum:

Netflix, Apple gibi “yaratıcı” müşterilerde çalışmak varken, kendi start-up’ını kurup “yırtma” fırsatı varken, YouTuber vs. olup -filmini kimseye onaylatmadan- şöhret olma şansın varken… 10 sene öncenin maaşlarıyla reklam sektörüne girmek… Fikir sahibi gençler için pek iyi fikir değil sanki.

Bu yazdıklarıma katılan meslektaşlarım da oldu, karşı çıkanlar da. Yaptığım işi ne kadar severek yaptığımı yakınlarım çok iyi bilir. Fakat durum artık başka. Benim kuşağımla önceki kuşak arasında yıllar varken artık bizden sonraki kuşakla aramızda on yıllar var. Ve kendi meslektaşlarım da dahil 35-40 yaş üstü insanların “yeni gençlik”in dertlerini pek anlamadığını düşünüyorum.

Size sıcak sıcak bir örnek de verebilirim. Birkaç gün önce Cem Seymen aşağıdaki tweet’i yazdı ve gençler tarafından -en hafif tabirle- büyük bir isyanla karşılaştı. Tweet’in altına yazılanları okumanızı tavsiye ederim.

Özetle, maddi/manevi değeri gittikçe düşen bir meslek olarak devraldığımız reklamcılığı bir sonraki kuşağa “farklı” bir şekilde emanet edebilirsek ne mutlu. Ama şimdilik, ileride çocuğum “Ben reklamcı olucam” diye gelirse tek bir cevabım var: “Bir eve bir reklamcı yeter.”

“Tereddütlerim var mı? Olmaz mı!”

Burçak Günsev
Wanda Digital Yönetici Ortağı

Ben mutlu olduysam onlar da reklamcılıkta mutluluğu bulabilirler gibi bir mantıkla düşündüğümden, evet reklamcı olsunlar isterim. Benim annem de reklamcıymış ama kimse evde bana reklamcı ol demedi, hatta ben de üniversiteyi okurken farkında olduğum bir meslek içinde bile değildim. Mezun olduktan sonra çalışmaya başladıkça sevdiğim bir meslek oldu. Bunu yapmak istediğimi ve başka bir meslek yapmak istemediğimi de öyle fark ettim.

Kimsenin hayatı planladığı iş sisteminde yürümüyor bence. İçimizden gelenle, başarılı olduğumuz ya da heyecanlandığımız gelişmeler ve karşımıza çıkan fırsatlarla şekilleniyor. Benim iki oğlum var, altı ve 10 yaşındalar. Reklamcı olmak ister misin, diye sorduğunda bir tanesi pasta şefi olmak, diğeri ise oyun senaryosu ve kodunu yazmak istiyor. Şimdi onlara gel reklamcı ol demek yerine istedikleri meslek yolunda ilerlemelerine izin vermem gerektiğini biliyorum. Belki yine yolları bir şekilde reklamla birleşebilir. Sonuçta aileden ne görüyorlarsa o olmak isteyeceklerdir. Anne ve baba örnek alınan bir karakter ise ikimiz de reklamcıyız, belki ileride kararları bu yönde değişir.

Ben onlar için ne isterdim? Mutlu oldukları işi yapmalarını elbette birinci sırada tutarım çünkü mutlu oldukları meslekte başarı kaçınılmaz olacaktır. Bildiğim mesleği onların yapmasını da isterdim, reklamcı olsunlar tabii. Bildiğim ve bilgi birikimimi paylaşabildiğim bir alan olduğu için bu meslekte birçok kişiden daha fazla başarılı olmaları mümkün. Acı çekecekler, mesailere kalacaklar, çok yorulacaklar veya az kazanacaklar diye tereddütlerim var mı? Olmaz mı! Tüm anneler kadar benim de var ama hangi meslek farklı ki? Yaptığı işte mutlu ise fark eder mi? Göreceğiz, 15 yıl sonra tekrar yazarım düşüncelerimi.

“Asıl soru: Çocuğum reklamcı olmak ister miydi?”

Kerem Özkut
Concept Kreatif Direktörü

İşimi çok ama çok seviyorum. Her gün büyük bir aşkla, büyük bir tutkuyla yapıyorum. Soruya dönersem de, aslında bu soruya bir soruyla karşılık vermek istiyorum. Ben çocuğumun reklamcı olmasını ister miydim değil de, asıl soru çocuğum reklamcı olmak ister miydi, sanıyorum.

Onların jenerasyonu zaten söylenilen hiçbir şeyi dinlemiyor. Daha şimdiden hemen her şeye kendileri karar veriyorlar. Bizim jenerasyonumuzdan daha fazla kendilerini, geleceklerini düşünüyorlar. Daha bilinçli ve kararlılar. Şimdi bu ortamda çocuğum reklamcı olmak ister miydi? İstemesi için neler yapmalıyız? Sizin sorunuzu duyduğum an aklıma bunlar geldi.

Sektör olarak en büyük sorunlarından birinin sektörümüze yetenek çekmek olduğunu düşünüyorum. Artık birçok yaratıcı genç için reklamcılık tek opsiyon değil. Ben çocuğumun reklamcı olmasını ister miydim? Evet, tabii ki isterdim. Ama o ister miydi? Asıl soru burada yatıyor ve burada hepimize çok iş düşüyor. Bu konuda yeterince çaba harcıyor muyuz? Harcıyor muyum? Emin değilim.

“Mesele insan olmakta, çocuğum!”

Oğuzhan Akay
Come to Movida Ajans Başkanı

Armut dibine düşer diye bir söz vardır. Evde, gözünüzü açtığınızda piyano varsa, ileride piyano öğrenmeniz ve çalma ihtimaliniz, başka bir evde alet çantası gören kişiye göre daha fazladır.

Fiktif olarak yazmaktansa somuta gelelim. İki çocuğumdan biri henüz ortaokulda. Diğeri ise reklam yönetmeni.

İlkini etkiledim mi? Uykuya dalmadan önce kurmaca, “uyduruk” masallar anlatarak ve zamanla onun da anlatmasını sağlayarak, hayal ve sözcük dünyasını geliştirdiğimi düşünüyorum. Fikirler buluyor şimdiden çeşitli konulara ilişkin. Farklı şeyleri birleştirerek yeni bir şey ortaya çıkarmayı seviyor. Dansa, müziğe, seramiğe, öykü ve şiirlere meraklı. Yazıyor. Anne-baba reklamcı. Konular da belli. Duydukları da. Bu etki mi? Sizce ne olacak? Yönetmen olan da (Oğulcan Eren Akay) filmlere, oyunlara, çizgi romanlara meraklıydı hep. Seçimini kendisi yaptı.

Babam şair ve yazar, büyükbabam eğitmen, şair, araştırmacı. Her ikisinin de kitapları var. Bu da etkiye girer mi? Yoksa genetik etkenler mi ağır bastı? Daha küçükken, yazar olacağımı biliyordum. İçimde vardı. Sonuçta, hayatta sadece mutlu olmak ve yaşamak önemli. Nelerden zevk alıyorsan, onları işin edinmelisin. Bu konuda elâleme yol ve yön gösterirken ben, çocuklarıma da rehberlik yapabilirdim elbette. Yaptım da. Düşeceği bir yerlerde dolaşması yerine, çimenlerde koşmasını önermek gibi.

Seçimlerini nasıl yapması gerektiğini göstermek, anlatmak bizim işimiz. Hayıflanmak değil. Gerisi ona kalmıştır.

İkinci çocuğumun reklamcı olmasını ister miyim peki? Onu kendisi seçer. Bu yolun (iletişimin) evrimleşecek halinde bir işi mi, yoksa bilim insanı mı olur, kendisi bilir.

İyi, dürüst, ahlaklı, samimi, sevgi dolu, empatisi olan bir insan olması için elimden geleni yaparım ama her zaman. Ve yapmışımdır da… Çünkü esas mesele budur!

“Denizi tükettik”

Ozan Özüm Özbey
Alametifarika Kreatif Direktörü

Bediz “Çocuğunuzun reklamcı olmasını ister miydiniz?” diye girmese, konuyu bugün bu kadar tartışmayacaktık. Daha önce tartışmadık. Gidişatla ilgili WhatsApp’te happy hourlarda, dedikoduculuk boyutunda birkaç cılız ses çıkarmanın ötesine geçmedik. Belki gerçek, işimize gelmedi. Oysa Bill Bernbach^’ın dediği gibi reklamcılığın en güçlü bileşeni gerçeklerdi.

Bediz çocuğunuz deyince işler değişti. Anne-baba olmayanlarımız bile “Canım yani çocuğumsa konu…” falan diye fikirler beyan etmeye başladı. Kimi “Tabii olsun ne demek yani” dedi, kimi “Olmasın, gitsin app’ini yapsın” dedi. Yine iki uçta kutuplaşıldı.

Bediz’in sorusunun “anneme reklamcı olduğumu söylemeyin” zekâsında ve romantikliğinde olduğunu düşünüyorum. Konu çocuğumuzun reklamcı olup olmaması değil. Buysa da ben olsun isterim. Niye istemeyeyim? Hepimiz kendini geliştiren, havalı, iyi para kazanan, parlak fikirler bulan (müşterinin anlamadığı tabii), birazcık vakit ve para verseler dünya reklamcılığına yön verebilecek zamanın ötesinde insanlarız. Değil miyiz yoksa? Tabii bilemem. R.D Laing’in dediği gibi; “Çocukları sadece çocuklardan öğrenebiliriz”.

Neyse.

Yazının özü bence şu: Reklamcılıktaki değersizleşme. Hammaddemiz olan fikrin değersizleşmesi. Bu noktada topu tamamen müşteriye atmak haksızlık olur. Yeni nesil reklamcılar olarak çoğumuz müşteriye yön verecek donanımda, bilgelikte değiliz. İşin özünde işi büyütmek, dolayısıyla ticaret olduğundan çoğumuz bi’ haberiz. Renkli sunumlar, biz bize verdiğimiz ödüllerle yeterince büyük bir sera yarattık. Ama denizi tükettik. Şartlar artık olduğumuzdan daha fazlasına zorluyor bizi. “Sen nasıl istersen öyle yap, en iyisini sen bilirsin” denilen efsane reklamcılarla, işin özüne müşteriyle süreç yönetimini koyan reklamcılar arasında sıkışan enerji, artık yeni bir şeye dönüşmek zorunda. Ve bu dönüşüm çok yakın sürede olacak. Ya meslek eski itibarını kazanacak ya da artık ayağımızın altındaki halı iyice kayacak.

Uzun çalışma saatlerinin, ücretsiz konkurların, kırılan fiyatların altında hep bu değersizleşme var. Kurtuluş basit. Tabii eğer kabul edersek. Haydi biraz değerli fikirler bulalım.

“Perde arkasını bilince sahneye davet etmek zor”

Selim Ünlüsoy
Ogilvy İstanbul ECD’si

Benim annem ve babam 40 yıldır turizmci. Büyürken, yaklaşan iş yaşamıma dair benden istedikleri tek şey turizmci olmamamdı. İnsan sanırım perde arkasını bilince sahneye davet edemiyor kolay kolay arkadan geleni. Ama artık bu soruya yaklaşırken, verilecek cevapta anlamlı bir etkimiz olabileceği gerçeğini fark etmemiz lazım.

Reklamcılık şu an bizi yaşıyor. Bu sektör geleceğe doğru evrilirken, ona geçmişinden gelen kötü alışkanlıklarını bıraktırmak elimizde. Önce şu edilgen tribimizi bırakmamız lazım. Değişim. Bizle. Şimdi. Mümkün.

İyi örnekler uzakta değil. Daha birkaç sene önce prodüksiyon ekipleri birleşti, setler 12+4 saatte kilitlendi. Peki, şimdi daha az mı film çekiliyor? İşler mi yetişmiyor? Hayır, aslan gibi planlama yapılıyor. Tıkır tıkır çekiliyor her şey.

Bakın açıkça yazmak istiyorum; ekibimin fazla mesai yapmasıyla sorunum olsa da, kişisel olarak fazla mesaiyle sorunum yok. Benim “boşuna” mesaiyle sorunum var. Markayı, ajansı ve çalışanı ileriye götürecek işe; hayatta gerçekten sahip olduğum tek şeyi, zamanımı seve seve vermeye hazırım. Denemeye, yanılmaya, daha iyisini kovalamaya her zaman varım. Ama çöp kutusuna çalışmaya, farkında olmadan ya da olarak eksik planlamadan insan beyninin israfına yokum.

Bu iş ancak kendi vakti kadar ajansının vaktine de özen gösteren müşteriyle, ajanstaki mesai saatlerimizi verimli değerlendirmenin kendi hayatımıza olumlu etkisi olacağını anlayan bizlerle ve tüm partileri bu konuda çözüm ve karar odaklı birleştirmesi gereken bir dernekle olur.