Esporla dönüşen evrensel bir hikâye

Yönetmen Umut Aral'dan dünyanın ilk espor sinema filmi İyi Oyun'u ve Netflix'in yereldeki ilk dizisi Hakan: Muhafız'ı dinledik.

14.11.2018 - 13:20 | Tuğba Dülger Özöğretmen

Esporla dönüşen evrensel bir hikâye

Umut Aral şu aralar hem kendi “ilk”lerini yaşıyor hem de Türkiye’nin iki büyük “ilk”ine hayat veriyor. Türkiye’nin ve dünyanın ilk espor sinema filmi İyi Oyun’un ve Netflix’in Türkiye’deki ilk dizisi Hakan: Muhafız’ın yönetmenliğini üstlenen Aral’ın, her iki proje için de büyük bir sorumluluk üstlendiğine şüphe yok.

Kendisi de bir “gamer” olan Aral bu sıradışı tecrübeleri paylaşırken, “Espor dünyasını sinemada insanları heyecanlandıracak bir hale getirmek çok zor bir işti” demekten de alamıyor kendisini.

Espor her ne kadar yaygınlık kazansa da, bu filmin daha niş bir kitleye hitap ettiğini söyleyebiliriz sanırım. Nasıl bir yönetmenlik deneyimiydi sizin için? Nasıl bir dünyanın içinde buldunuz kendinizi?

Aslında bunu bir espor değil, bir spor filmi olarak algılamakta fayda görüyorum. Ben de yola çıkarken buna çok özen gösterdim. İyi Oyun izleyicisi, iyi bir spor filmi izleyecek. Pek çok kişinin kendisiyle özdeşleştirebileceği karakterler var. Espor başlangıç noktamız ama hikâye çok evrensel.

Çok iyi bildiğiniz bir dünyayı anlatmak bile sinemada çok zordur. Espor dünyasını da sinemada insanları heyecanlandıracak hale getirmek çok zor bir işti.

Ben oyun dünyasına yakınım, bir “gamer”ım. Lisanslı bir sporcu değilim ama senaryosu olan oyunları çok seviyorum. League of Legends’a da –senaristimiz Emre Sirel kadar olmasa da- hâkimdim. Bu yüzden dünyada ilk kez espor dünyasını anlatacak bir sinema filmi fikri ortaya çıktığında çok heyecanlandım. Tabii her ne kadar tanısam da, bu endüstrinin içine girdiğim zaman bazı gerçekler beni bile çok şaşırttı. Çünkü çok iyi bildiğiniz bir dünyayı anlatmak bile sinemada çok zordur. Espor dünyasını da sinemada insanları heyecanlandıracak hale getirmek çok zor bir işti. Herkes bana filmde ne kadar espor olduğunu soruyor. Bir spor filminde ne kadar spor varsa, o kadar var. Tıpkı Karate Kid, Rocky, Victory ve Gol gibi.

Nasıl bir hazırlık süreci gerektirdi?

Ben projeye çok önce dahil oldum, senaryonun taslak aşamasından itibaren vardım. Esporun dünyada çok popüler bir kültürü var, dolayısıyla çok sayıda uluslararası kaynak mevcut. Çok iyi belgeseller var, onları izledim. Oyunda vakit geçirdim, gerçek müsabakaları izledim. Yurtdışında konuyla ilgili yayınlanmış pek çok makaleyi inceledim. Oyuncularla da hazırlık sürecimiz oldu. Filmin yapımcılarından Hakan Baş, SuperMassive takımının kurucularından. Onun vasıtasıyla da profesyonel oyuncularla bir araya geldik. Oyuncu seçimi sırasında da, gerçekten oynamış insanlar çıktı karşımıza. Tüm bunların yanında Dora Özsoy da bize LOL danışmanlığı yaptı. Onun önderliğinde tüm oyuncularımız eğitimler aldı.

Esporla dönüşen evrensel bir hikâye

Sinemada daha önce derinlikli bir profesyonel esporcu karakter izlemedik. Bu kitle gerek interaktif bir şey yapmaları gerekse de daha ulaşılabilir olmaları gibi sebeplerle geleneksel sporculara kıyasla farklı bir profil çiziyor. Siz bunları perdeye nasıl yansıttınız?

Hem Türkiye’de hem de yurtdışında yaptığım araştırmalarla, bu sporcuların gündelik yaşamlarını, antrenmanlarını, turnuvalara nasıl hazırlandıklarını, nasıl beslendiklerini, psikolojik hazırlıklarını inceledim. Oldukça gerçekçi bir noktadan yaklaştım. Ben esporun çok büyük bir geleceğe sahip olduğuna inanıyorum. Zaten Amerika’da aileler çocuklarını espor kamplarına göndermeye başlamış durumdalar. Bu değişim çoktan başladı ve olacaksa da sağlıklı olmasında fayda var.

Pek çok ebeveyn bana aynı şeyi soruyor; bilgisayar oyunları zararlı mı? O yüzden büyük bir sorumluluk hissettim bu hikâyeyi beyazperdeye aktarırken. Esporcuların maçlara hazırlık süreçleri, nefes egzersizleri, yoga, meditasyon yapmaları, aldıkları psikolojik danışmanlıklar ve fiziksel spora ne kadar zaman ayırdıkları gibi unsurları derinlemesine araştırdık. Elbette tüm bunları da filme kattık. Dolayısıyla seyircinin, profesyonel bir sporcu olma yolundaki maceraları da izleme fırsatı olacak.

Riot Games’in dahiliyeti nasıl oldu? Sizden beklentileri neydi?

Riot Games’e ne kadar teşekkür etsek az. Çünkü bu, uluslararası alanda çok talep gören bir oyun, milyonlarca oyuncusu var. Muhtemelen onlarca yapımcı daha önce kapılarını çalıp filmlerinde bu oyunu kullanmak için izin istemişlerdir. Tabii ki tüm süreç onların kontrolünde ilerledi. Oyunun kullanımı ve filmin içindeki varlığıyla ilgili çok hassaslar. Bize çizdikleri hatlar dahilinde güzel bir hikâye yarattık.

Netflix projesiyle devam edelim. Nasıl bir araya geldiniz? Netflix’le çalışmak nasıl bir tecrübeydi?

Netflix’in Türkiye’de ilk defa bir proje yapacağını ve bir romanı uyarlayacaklarını duyduğum zaman, ilk iş gidip o romanı edindim. Romanı okudum, bir proje sunumu hazırladım. Doğru kontakları bulmak üzere insanlarla bağlantıya geçtim ki bu proje yapılacaksa, bir de benden duysunlar istedim. Ben bu araştırmayı yaparken oradan telefon geldi. Dolayısıyla ertesi gün buluşmaya gittiğimde sunumum hazırdı. Haklı olarak şaşırdılar, kostümden mekânlara kadar çok detaylı bir sunum vardı. İlk karşılaşmamız şahsım adına da onlar adına da çok keyifli oldu. Daha sonra her profesyonel süreçte olduğu gibi pek çok görüşme yaptık.

Projeyle ilgili olarak farklı aşamalarda fikirlerimi aldılar. Çok öğretici bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Daha önce farklı ülkelerde çalışma imkânı buldum, Avrupa’nın pek çok ülkesinde, Hindistan’da birçok reklam filmi çektim. Ancak Amerikalılarla, özellikle de Netflix kadar kurumsal bir yapıyla çalışma imkânı bulduğunuz zaman süreç bile çok şey öğretiyor. Sanatçıyla kurdukları iletişim, yarattıkları alan ve özgürlükler açısından çok profesyoneller. Her konuda çok deneyimliler. Türkiye’de kurulan ekip de sinema alanında Türkiye’nin en iyi isimlerinden oluşuyordu. Cast’ında, Türkiye’de her yönetmenin çalışmak isteyeceği isimler yer aldı. Başsenarist Jason George, Narcos’un da yazarlarından biri. Onunla bizzat çalışma imkânı bulmak çok güzel bir fırsattı.

Netflix’te olmak bir prestij meselesine, neredeyse milli bir meseleye dönüşmüş durumda. Bu platformda olmak ülke sinemasına ne katar?

Tabii ki Netflix’te olmak çok önemli. Bununla beraber Türkiye olarak hangi aşamada olduğumuzu da unutmamamız gerekiyor. Türk dizileri dünyada, bizim tahmin ettiğimizin çok ötesinde bir bilinirliğe sahip. Ben dünyanın neresine seyahat edersem edeyim, karşılaştığım insanlar bana Türk dizi, aktör ve aktrislerini soruyor. Bu açıdan, Netflix’in Türkiye’ye gelip de bu isimlerle böyle bir proje yapmış olması bir tesadüf değil diye düşünüyorum.

Esporla dönüşen evrensel bir hikâyeBir de bu yapımın yeni bir janra kapı açması hem yenilikçi hem de cesaretlendiriciydi. Türkiye’de bugüne kadar, süper güçler edinen bir gencin başına gelenlerin anlatıldığı fantastik türde işler yapılmıyordu. Yapılsa bile ya sınırlı kalıyordu ya da ilerleyemiyordu. Uluslararası bir platformun gelip Türkiye’de, buranın mekânları ve oyuncularıyla böyle bir şey yapması cesaretlendirici bir şey. Bu anlamda bizim arkamızdan gelen gençler, yazarlar ve yönetmenler için bir kapı açacağını düşünüyorum.

Ben bu işten çok umutluyum, yalnızca içinde olduğum için değil. Uluslararası alanda da çok beğenileceğini düşünüyorum. Biz risk almak konusunda hep itinalıyızdır ama biri o riski aldığında ardından giden çok olur. Hakan: Muhafız’da da aynı şey olacağını düşünüyorum.

Önceki yıllarda bir müzikal tecrübeniz olduğunu biliyorum. Bu iki büyük “ilk”i konuştuktan sonra, müzikal alanında bir şeyler yapmayı düşünür müsünüz?

Bir La La Land yapmayı, modern bir klasik yaratmayı çok isterim. Hiç düşünmediğim bir konu, belki de bu röportaj bir sonraki projeye ön ayak olacaktır. Tiyatro yönetmenliği yaparken Galatasaray Lisesi’nde bir müzikal sahneye koymuştum. Benim için de bir ilkti. Evrensel anlamda kabul görebilecek bir iş olabilecekse, böyle bir şey yapmaktan büyük keyif alırım. Bu alanın en iyileriyle çalışmayı çok isterim.