Şenol Güneş: İtibar satın alınamaz

Gryphus Summit kapsamında bir araya geldiğimiz tecrübeli futbol adamı Şenol Güneş ile futbolu, itibarı ve kariyerini konuştuk.

Türkiye’de futbol dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Şenol Güneş, sahadaki başarılarının ötesinde, oyuna kattığı felsefi derinlikle de her zaman farklı bir figür oldu. Güneş, futbolda aidiyet ve karakterin ön planda olduğu yıllardan bugünün endüstriyel futboluna uzanan o uzun yolculuğun en önemli tanıklarından biri. Deneyimli futbol adamı, devasa bütçelerin ve popülaritenin şekillendirdiği futbol dünyasında, itibar kavramını hâlâ her şeyin merkezinde tutmaya devam ediyor.

Türkiye’de futbolun itibarı bugün nasıl bir yerde? Bir spor dalı bir ülkenin itibarını ne ölçüde etkileyebilir?

İtibar nedir? Benim için itibar sermayedir. Eski sözlerimde de vardır: “Benim en büyük sermayem itibarımdır” derim. Güvenilir olmak, saygın olmak, sözünde durabilmek, tutarlı olmak… Maalesef her alanda sıkıntımız var sadece sporla ilgili değil.

Eskiden insanların kendine olan bir güvensizliği vardı. Bu bilgi eksikliğiyle veya kendini ifade etme eksikliğiyle ilgiliydi. Bazen çok iyi düşünen insanlarımız, doğru kelimeleri bulamadığı için kendini ifade edemezdi. Bir de tabii çekingenlik, utangaçlık veya baskıdan kaynaklanan bir güvensizlik vardı. Bu güvensizlik zaman içerisinde güvene dönüştü ama aşırı özgüvenle beraber saygınlıkta bir erozyon oldu. Şimdi, “Kendini ifade etsin, hayallerini söylesin veya uygulasın” dediğimizde; eğer bilgi donanımı eksikse, destekte yalnızsa, rehberlik görevimizi iyi yapmamışsak çocuklarımızı kaybettiğimizi görüyoruz. Burada ekonomik ve sosyal gelişmeler de (genelde dünyada da bu var) insanları zorladı. Bugün “dünyada ekonomik kriz var” diyoruz ama zenginlerin de fazla olduğu ve çok kolay kazanıldığı bir dönem yaşıyoruz. Burada bir haksızlık var, bu tutarsızlıklar götürüyor işi.

Çocukluğuma baktığımda, “futbolcular serseri, ahlaksız, işi gücü olmayan adamlar” derlerdi. Ben öyle biri olmadığımı söylüyordum ama bunu söylemekten çok ispatlamak, göstermek önemliydi. İşime sahip çıkan, düzgün yaşayan biriydim. Çünkü o dönem spor ekonomik olarak çok büyük katkı yapmıyordu, meslek olarak da görülmüyordu ama son yıllarda ekonomisi iyi, tabii fiziksel olarak sporcular da iyi olunca bu sefer “Aa çok popüler” denmeye başlandı. Bu da yanlış. Yani bu, bizim bakış açımızla ilgili.

İtibar, sizin davranışlarınızla ilgili bir olaydır, sizin beslediğiniz bir şeydir. Onun için bir emek vermeniz lazım. Bir bedel ödüyorsunuz ama sağlam inşa ettiğiniz zaman da ileride karşınıza çıkıyor.

Peki şimdi futbolun itibarı mı yükseliyor, yoksa futbolun değeri, önemi veya ona olan ilgi mi? Bunlar birbiriyle karıştırılıyor. İtibar dediğiniz şey parayla, güçle satın alınan bir şey değildir. Bu kişi için de geçerli, kurum için de. Bir kurum kurarsınız, çok parayla beslenip çok büyük yerlere gelir, herkes de ona ilgi gösterir; ama bir sene sonra çöker gider. Mesela şu anda Avrupa kupalarındayız, daha çok para harcanıyor ama kulüplerimiz borçta. İddia, bahis gibi konuşulan şeyler var. Bunlar yaralayan şeyler. Eskiden de Spor Toto, Milli Piyango vardı ama bir güven duygusu da vardı. “Ben buradan kazık yemiyorum, yanlış yapılmıyor” duygusu vardı. Şimdi her yapılana şüpheyle bakıyorsunuz. Bu sadece futbolla ilgili değil.

Türkiye’de futbola ilgi çok büyüdü. Ben buna büyüme sancısı diyorum. Büyümeyle orantılı doğru davranış bilimini geliştiremedik. Yani antrenörün, oyuncuların, hakemlerin, medyanın yetkisi, görevi, sorumluluğu var. Hepsi aynı tavanın içinde. Herkes davranışlarında, birbirleriyle ilişkilerinde daha iyi olmalı. O yüzden “yüzde yüz iyi” diyemiyorum. Evet biz Avrupa’da yarışıyoruz ama futbolla en çok ilgilenilen, yani ekonomisi en büyük olan beş ülke var Avrupa’da. Bunların futbol kültürü iyi. Bizde de futbol kültürü, genel kültürle bağlantılı olarak iyi, taraflarımız var ama bozulmaya da müsaitiz.

Trabzonspor’da hem oyunculuk hem teknik direktörlük yaptınız. Kısıtlı bütçeler ve kendi kaynaklarınızla diğer kulüplere kafa tuttunuz. Bir şehrin itibarını kendi öz çocuklarınızla inşa ettiniz. Bugünün dünyasında bu mümkün mü?

Şimdi zor… Değişen şartlar var. O günün koşullarında ekonomi birinci planda değildi. Evet futbol hep ekonomik bir olaydı. O gün de para vardı, bugün de var. O günkü para seni beslemezdi. Biz okumak veya bir iş bulmak mecburiyetindeydik. Futbol hayat geçimi için bir değer değildi. Ama oynamak istiyordum, bizim oyuncağımız yoktu, sokak arasında oynuyorduk. Şehrimde olduğum için kazanç hanem hiçbir zaman İstanbul veya Avrupa’daki para değerleriyle aynı değildi. Ama onu taşıyabilecek bir karakter yapım vardı. Trabzonspor’da futbol hayatım bitti, 35 yaşına kadar top oynadım Trabzonspor’da. O kazancımla antrenörlüğe devam etmesem geçinemezdim. Ben klasıma çalıştım ve çok başarılı bir dönem de geçirdim. Şehre ve takıma çok şey kattığımı düşünüyorum. Benim rol modellerim iyiydi.

Futbol bir yarış, kazanan ve kaybeden olacak. Kazandığımız zaman hırsla, emek vererek kazanıyoruz ama hayat yine devam ediyor. O kadar çalışıyoruz, sonunda kaybediyoruz; yine devam ediyor. Arkadaşlığımız da devam etti. Futbol bir yarışma unsurudur, yok etme sanatı değil. Bizde yok etme sanatına döndü. Rakip takımı, oyuncuyu yok etme… Hatta “savaşıyoruz” diyoruz. Bu kelimeleri başta mecazi anlamda kullandık ama bir süre sonra normale döndü. “Göstereceğiz onlara!” Neyi gösteriyorsun?

Taktik dediğimiz şey biraz hile yapmaktır, yani karşı tarafı yanıltmaktır ama düzgün çalışmalarla. Şimdi rakibi kandırarak da maç kazanmak var ama itibar görmüyor. Yanıltıcı hareketleri seyirci de kabul etmiyor. Örnek olmalısın, gücün yetiyorsa hak ettiğini almalısın. Gücün yetmediğinde yanlardan destek aldığın zaman bu sefer senden daha güçlü olan seni de yenebiliyor. Bütün bunların karşısında durabilen adam itibarlıdır.

Peki şunu sormak istiyorum. Oyunculuktan teknik direktörlüğe geçtiğinizde nasıl bir değişim oluyor? Yeniden bir kariyer kuruluyor çünkü, ikisi bambaşka kulvarlar. Bu spor çok iyi futbolcuların başarısız teknik direktörlük denemeleriyle dolu ya da tam tersi. Bu sıfırdan başlamak anlamına mı geliyor?

Teknik direktörlükle oyunculuk aynı şey değildi. Oyunculukta bir yeteneğin var, bir de buna bağlı bir karakterin, ahlak yapın var. Bunu da sürdürebilmek için sabretmen, çalışman, ekip çalışması yapman gerekiyor. Kendi işini yapıyorsun ama bir işin de parçasısın. Diğerinde sen yönetiyorsun, aynı zamanda sen yönetiliyorsun da. Çünkü seni yönetici getirdi, başarılı olsan bile görevden alabilir. “Ben beğenmedim” diyebilir. Başarılıyken giden de var, başarısızken sahiplenilen de.

Şunu söyleyeyim: Oyunculuktaki itibarım, davranış şeklim, tutarlılığım hep aynı şekilde devam etti. Ben orada da ifademi kullanabiliyordum, ters düştüğüm yerler, eleştirenler oldu ama sonra hak verdiler. Antrenörlükte de aynı şeyi yaptım. Devam eden şey o itibar. Oyunculuktaki başarından sonra antrenör olamayabilirsin. Mesela çok düzgün arkadaşlarımız var, hiç yapamadı. Kendi başarısının altında ezildi. Yönetmek bir sanattır.

Benim avantajım ne oldu? Tabii öğretmenlik de yaptım, oradan pedagojik olarak da bir avantajım var. Antrenörler genelde kurslara giriyor ama kursta bu pedagojik tarafları almadığın zaman eksik kalıyorsun.

Kalecilik ve teknik direktörlük biraz da hata yapınca yalnız kalmayı barındırıyor. Bu görevler futbola bakış açınızı ve sonuç yönetiminizi nasıl değiştirdi?

Ben şanslıyım. Kaleci yalnızdır zaten. Sonunda gol yediğinde suçlu sensin. Herkesin hatasını kapatan var ama onun hatasını kimse kapatmıyor, gol oluyor. O kişiliğini de etkiliyor zaten. Kaleci kimseye arkasını dönmez ama herkes ona arkasını döner. Futbolcular orada ne kadar oynarsa oynasın, sonunda sana gelecekler veya karşı kaleye gidecekler. Zaten futbol iki kaleci arasında oynanan oyundur. Gol atmak, gol yememek… Bütün o çalışmalar boşuna aslında.

Taktik yaparken oyunculara diyordum: “Bu topu karşı kaleye direkt atabiliyorsanız atın ama gol olacaksa. Olmuyorsa buradakine at, olmuyorsa buradakine…” Futbol zaten basit bir oyun ama bu basit oyunu oynamak için konuştuğun zaman o kadar farklı konular ortaya çıkıyor ki. Anatomi bileceksin, insanın nasıl koşması gerektiğini, nasıl çalışması gerektiğini bileceksin. Aynı zamanda yeteneğini yakalayacaksın. Bunu birliktelikle ekipçe yapacaksın. Teknik, taktik, fizik hep iyi olacak. Yetmiyor, sosyal ve psikolojik olarak, mental olarak da hazır olacaksın. Onun için futbol zor. Bunları yapmayan içinse çok kolay.

Kaybedip de pes etmeyenler başarılı oluyor. Mutlaka bir şey kaybediyorlar; zaman, emek, para, pozisyon kaybedenler vardır. Pes etmeyenler sonunda mutlaka bir yere gelir. Sonuna kadar gidenler başarılıdır.

Bugünlerde ilkelerden bahsetmek biraz zor. Sizin ilkeleriniz neler?

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Yani neysen o. Şeffaf olacaksın, düzgün olacaksın, yalan konuşmayacaksın. Söz verdin mi yerine getireceksin. İşine ciddi sarılacaksın…

Bugün kulübeden kaledeki genç Şenol Güneş’e baktığınızda neler görüyorsunuz? 1975’te kalede duran Şenol Güneş’e ne tavsiye verirdiniz ve o size ne söylerdi?

Can Yücel’in şiirinde olduğu gibi; “Kendinden özür diliyorum” derdim. Çocukluğuma, kendime, sevdiklerime haksızlık yaptığını düşünüyorum. Bu da bir bedel ödemedir. Hayat böyle bir şey; hayallerinize ulaşmak, hedefe gitmek için büyük bedeller ödersiniz. Zirveye ulaşmak zordur. Orada kalmak daha da zordur. Bir sürü unvan kazanır ve kaybedersiniz. Sizinle gelen, yaşayan itibarınızdır, diğerleri yüktür. Çocukluğum da hakkını helal ederdi.