Çevreci Sisifosların kayası zirveye varır mı?

Küresel şirketlerin yıllardır büyük vaatlerle pazarladığı sürdürülebilirlik söylemlerinin, gerçeklerle yüzleşince nasıl hızla çöktüğünü gösteren tablo her geçen gün daha da netleşiyor.

Esra Şengülen Ünsür

İletişim Danışmanı / Artı İletişim Yönetimi

Yıllardır büyük bir gümbürtüyle “karbon salımı” ile mücadele ettiğini söyleyen dev şirketlerin pek çoğu,maalesef EY’nin 2025 Global Climate Action Barometer raporu ile yalanlanıyor. Rapora göre her ne kadar şirketlerin yüzde 64’ü bir geçiş planına sahip olduğunu belirtse de bu planların yalnızca çok küçük bir bölümü somut ve şeffaf şekilde kamuoyuna açıklanmış durumda. Dahası, işletmelerin yalnızca yarısı net sıfır hedeflerini bilimsel standartlarla uyumlu hâle getirmiş. Raporun en çarpıcı bulgularından biri ise şirketlerin karbon kredilerine aşırı bağımlılığı. Net sıfır hedefi olan şirketlerin yaklaşık üçte ikisi hâlâ gerçek emisyon azaltımı yerine dışarıdan telafi mekanizmalarına yöneliyor. Bununla birlikte, birçok şirket belirsiz ekonomik koşullar nedeniyle iklim hedeflerini yeniden gözden geçiriyor. Hemen her gözden geçirme ise ya takvimi geri çekmeyle ya da hedefleri küçültmeyle sonuçlanıyor.

Benzer bir tablo teknoloji devleri için de geçerli. Yapay zekâ patlamasından önce açıkladıkları karbon salım hedeflerini, hedeflerdikleri tarihte yakalayamayacaklarınden neredeyse herkes emin. Carbon Market Watch’un raporuna göre elektrik tüketiminin ve bununla birlikte gelen karbon emisyonlarının, son üç-dört yılda teknoloji devlerinden bazılarında iki katına, bazılarında ise üç katına çıktığı belirtiliyor.

Küresel iş dünyasının, sektör bağımsız olarak, sürdürülebilirlik hedeflerinde ne kadar geride kaldığını ve buna karşılık insanlığı ikna edecek bir güven tesis etmekten de ne kadar uzak olduğunu tartışmaya bile açamayacağımız bir noktadayız. Bu durumda da bir kurum sözcüsünden sürdürülebilirlik, karbon nötrolmak, çevresel uyum gibi bazı kavramları duyduğumuz her an için bir bahis oynasak, “yeşil yıkama” ihtimali kesinlikle daha çok kazandırır durumda.

Yapısal çevrecilik ile retorik çevreciliği arasında bir yerde

İletişimi, hakikat üzerinden yapmak için bir hakiki kurumsal amaç sahibi olmak gerekiyor. İletişim kampanyalarını kuruma has gerçeklik ve otantik bir duruş çerçevesinde tutmadıkça ortalık “özde değil sözde”, yapısal değil retorik hassasiyetlerden toz duman oluyor.

Yeşil yıkama meselesi üzerine her gün konuşup yine de bildiğini okuyan bir dünyada hakikat en temel ihtiyaç. Kerameti kendinden menkul” nicelerine karnının tok olabilmesi için, tüketicinin “yaratıcı görsellerin” arkasındaki hakikate erişimi olmalı. İşin doğası gereği, “yoğurdum ekşi” demeyecek kurumların hakikatinin terazisi ise ancak kanuni düzenlemeler olabilir. İletişimde kullanılamayacak ifadelerden tutun da gerçekte hiç ilgisi olmadığı halde “çevreciymiş gibi pazarlanan” her şeye karşı kural, denetim ve yaptırım şart.

O beklediğimiz kapsamlı yaptırımlar gelene kadar ise mahalle esnafın inisiyatifine teslim. Bir sokağa bir kahveci açılınca, biraz da ilgi görünce, tam karşısındaki esnafın da dükkanına kahve makinesi alıp satışa başlaması misali bir iletişim stratejisine tanığız maalesef. Kadınlar meselesinde tutarlı bir duruşu olankurumların kadınlar günü filmleri “tutunca”, meseleye dair fikri bile olmayanların ajanslarına “brief” yarışına geçmesi epey can sıkıcı. Ya da hayvanseverleri ikna etmek üzere pek duygusal filmlerini gördüğümüz kurumları, “kontrolsüz besleme yasağının” ardından bir daha hiç görmüyor oluşumuz... Duruş yok, etki hedefi yok, hakiki bir savunuculuk yok. Sadece “tutan konudan etkileşim kasmak” var.

Yeşil yıkama da benzer bir paterni takip ediyor. İletişime taşımak adetten olmuş. Gerçek ya da değil, samimi ya da sahte her kurumun bir “sürdürülebilirlik duruşu” var kendi meşrebince. Tüketici araştırmalarındaki “sürdürülebilirse, tercih edebilirim” verilerini de görünce kim tutabilir ki bizi?

Yunan mitolojisinde Sisifos (Sisyphus) isimli lanetli bir kral var. Yüksek bir tepeye kocaman bir kayayı çıkarmaya mahkûm edilmiş ve laneti nedeniyle de hiçbir denemesinde taş zirveye yerleşmiyor, her seferinde geri düşüyor. Dünyanın geleceğini gerçekten dert edinmiş, çevresel ve toplumsal sürdürülebilirlik için hakiki bir eylem içinde olan az sayıda kurum ve kişi için Sisifos karakterinden daha uygun bir benzetme bulamıyorum. Yasal düzenlemeler, küresel bağlayıcı anlaşmalara atılan imzalar, toplumsal hassasiyetlerdeki yükseliş derken zaman zaman gaza gelmiyor değiliz. Ama tam kayayı zirveye yerleştireceğiz, umutlarımızı kıran bir gelişme ya da bir gerçek ortaya çıkıyor. Bize yine hüsran…

Ancak psikolojide Sisifos, umudun ve başkaldırının simgesi olarak da ele alınıyor. İçinde bulunduğu şartları kabullenmek ama kendi eyleminden vazgeçmemek halinin sembolü… Haklılığın, doğruluğun rahatlığı belki de. Belki bir gün Sisifosların da kayası zirvede durur, kim bilir?

İlgili İçerikler