Yaratıcılığın İzinde: Kaan Sezyum

Müziğin, mizahın ve hicvin nefes alma imkânı bulduğu her yerde yaşayabilen nadide yaşam formu Kaan "Sezyum" Sezgin ile kendisine can veren bu üçlüyü konuştuk.

04.11.2019 - 15:16 | Haluk Kasarcı

Geçtiğimiz günlerde Hollanda’da “bulunan” ve yıllardır kıyametin geleceğine inandıkları için bir sığınakta yaşadıkları öğrenilen ailenin üyelerinden biri değilseniz; bir yerlerde, bir şekilde Kaan “Sezyum” Sezgin’le yolunuz kesişmiştir.

Müzisyen, radyocu, yazar, reklamcı Sezyum üretmeye ve eleştirmeye ara vermeden devam ediyor. Absürt addedilenin sınırlarını zorlamakta beis görmeyen Sezyum, her yolcu gibi yola çıktığı günkünden farklı biri. Bir süredir aksi veya yanlış bulduğuna öfke duymayı bıraktığını söyleyen Sezyum, hiciv için gerekli motivasyonu; eleştiri, öneri ve isyanı yeni yöntemlerle dile getirmeye çalışma çabasına bağlıyor.

Kendine has mizahının, ülkenin halihazırda fazlasıyla absürt olması itibarıyla nasıl hâlâ ekmek getirdiğine şaşırmadığını sorduğumuzda, yine tarzından ödün vermeden yanıtlıyor: “Bu ülke büyük bir fırın. Burada ekmek bitmez.”

88’den beri devam etmesi itibarıyla, icra ettiğiniz işler arasında en büyük tutkunuzun davul olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Nedir sizi bunca yıldır ona bağlayan? Asabi mizacı kötü şöhreti olan bir başka komik adam Bill Burr “iki saat davul dövüp kafayı boşaltıyorum” minvalinde sıklıkla konuşur. Sizinki de benzer bir rasyonel mi?

Sanırım müziğe olan ilgim ve bir şeyler üretebilme isteğim beni davula yönlendirdi. Davul dışındaki diğer aletlerde nedense başarılı bir şekilde başarısızım. Şimdilerde bas gitar çalmaya çalışıyorum ama o konuda da çok iyi olduğumu söyleyemem. Mesai arkadaşlarım Cem Ömeroğlu ve Kerem Tüzün gibi iki uzman müzisyen olunca ister istemez kendimi davula daha yakın hissediyorum. Onlar varken bana gitar çalmak düşmez gibi geliyor.

Sosyal medya dediğimiz şeyin hayatlarımız üzerindeki etkisinin yeni yeni tartışıldığı yıllarda “Problemlerimizi dövüşerek değil anlaşarak çözeceğimiz unutuluyor. O yüzden sosyal medyayı önemsiyorum” demiştiniz. Aradan geçen yıllar içinde sosyal medya bu önemli işlevi konusunda nasıl bir performans gösterdi sizce?

Sosyal medya içinde bulunduğu toplumun şeklini alıyor. Nasıl bir toplumdaysanız, sosyal medyası da o topluma ayna tutuyor adeta. Geldiğimiz noktada herkes sadece kendi fikrini ve benzerlerini görüyor, kimse kimseyi çok da dinlemiyor gibi geliyor bana. Yine de kullanıcıdan kullanıcıya fark var, eğer farklı fikirlere açıksanız, sizinle aynı görüşte olmayanlara da kulak kabartabiliyorsunuz. Bunun dışında -yerli ve yabancı- devlet adamlarının trollüğü de hiç çekilmiyor.

Hicvin giderek çekinik hale geldiği, “yırtık” sesler duymanın son derece güçleştiği bir atmosferde, bunu mümkün olan her platformda sürdürme gayreti içindesiniz. Bu kavgaya can veren motivasyonun kaynağı ne?

Bir şeylere kızmaktansa onları dönüştürmeyi seviyorum. Eskiden her şeye kızan asabi, huysuz birisiydim, şimdi ise daha farklı bakmaya çalışıyorum olan bitene. Olumsuzluğun sonu olmadığı için yeni yollar, yeni yöntemlerle eleştiriyi, öneriyi ve isyanı dile getirmeye çalışıyorum. Başlı başına bunu aramak ve denemek bile zaten büyük bir motivasyon.

Hayata dair pek çok şeyin, üstelik çoğu zaman ciddi olmasını beklediğimiz şeyin bizatihi absürt olduğu bir memlekette sizin için hâlâ amiyane tabirle ekmek olmasını neye bağlıyorsunuz?

Bu ülke büyük bir fırın. Burada ekmek bitmez.

Bill Hicks ve George Carlin gibi isimler “sınırda” işler yapmalarıyla, hatta her şovda seyirciye önce burası sınır deyip, sonra da hep o sınırı ittirdikçe ittirmeleriyle büyük saygı ve ün kazanmışlardı. Kendilerini izleyennice “ofansif” komedyene de ilham oldular. Bizim komediyi böylesi iddialı bir çizgide düşünmememiz, yapmamamız nedendir dersiniz?

İfade özgürlüğünde o kadar kaliteli bir ortamımız, o kadar anlayışlı bir altyapımız yok. Yani şöyle söyleyeyim, öyle bir coğrafyadayız ki, bugün yaptığınız bir şaka ya da çizdiğiniz bir karikatürden ötürü –bırakın hapse girmeyi- hayatınızdan bile olabilirsiniz. Penguen’i bile bir kere yakmaya çalıştılar… Zaten bizim linç kültürümüz de gayet gelişmiş durumda. Sonuçta şairlerini, yazarlarını, düşünürlerini canlı canlı yakabilenler de biz değil miyiz?

Bir de “sektörel” sorumuz olmasın mı diyerek, müsaadenizle soruyorum: İlk kez ürettiğiniz dönemden bu yana televizyonda veya diğer mecralarda rastladığımız reklam fikirlerinin dönüşümüne dair gözlemlerinizi paylaşır mısınız?

Şimdilerde daha çok “kapsayıcı”, çok ayaklı, daha dinamik işler tercih ediliyor. Ajanslar küçülüyor, mecralar televizyondan influencer’lara kayıyor, YouTube ve Instagram hayatın daha çok içine giriyor, girdikçe de diğer mecralardan pay çekiyor gibi geliyor. Yeni bir mecra çıkana kadar şimdilik bunlarla idare edeceğiz.

Son ve bonus sorumuz olsun. Ted’deki “Değerin değerini anlamak” isimli konuşmanızın sonunda, “bana değer katmak isteyen olursa” deyip IBAN paylaşmıştınız. O IBAN doğru muydu?

Kesinlikle doğrudur. İstediğiniz kadar ateşleyebilirsiniz. Şimdiden ARO.