We live in Public 2019

Kimimiz sosyal medya diyetinde ve platformlara arada bir giriyor. Ama toplumun büyük bir kesimi ruhsal bir obeziteye doğru koşuyor. "El âlem ne der" günlerinden, "resmi kimler like etti" ve "story'me bakmışlar mı" günlerine geldik.
01.03.2019 - 11:19

Bazı kitapları yıllar sonra tekrar okumak ayrı bir keyif. O günlerin öngörüleri bugün ne durumda diye bakmak eğlenceli olabiliyor. Aynı şey bazı belgeseller, programlar için de geçerli.

Geçtiğimiz günlerde Sosyal Medyanın İnsanlar ve Markalar Üzerine Etkisi konulu bir sunuma hazırlanırken Josh Harris’in eşsiz hikâyesine takıldı gözüm.

1999 sonunda New York’ta yaptığı Project Quiet deneyimi ve Omni Timoner’in ödüllü We Live in Public belgeselini hatırladım. (2010’da yine bu köşede belgeselden detaylıca bahseden bir yazı kaleme almıştım. Merak edenler için YouTube üzerinde belgeselin tamamı var. Boş bir zamanınızda izlemenizi tavsiye ederim.)

20 yıl önceki heyecanla bir kere daha izledim. Josh’ın ne kadar haklı olduğunu görmek eğlenceli ama bir o kadar da tüyler ürperticiydi.

Sosyal medyanın insanı nasıl kökten değiştireceğini sosyal medyadan yıllar önce haykırmıştı.

“Fark edilmek ve şöhret için insanlar özel hayatlarından fedakârlık edecekler” diyordu Project Quiet’ın sonunda. İnternetin yaygınlaşmasıyla, insanlar başkalarının ilgisiyle beslenecekti ve buna bağımlı olacaktı.

Bu sözlerin üzerine son günlerin popüler terimi “me calories” geliyor aklıma. İnsanlar gün içerisinde kendileriyle ilgili içeriklerle; bu içerikleri paylaşmak, yorumları okuyup değerlendirmekle ilgileniyor ve bununla besleniyorlar. Buna da “me calories” deniyor.

Kimimiz sosyal medya diyetinde ve platformlara arada bir giriyor. Ama toplumun büyük bir kesimi ruhsal bir obeziteye doğru koşuyor.

“El âlem ne der” günlerinden, “resmi kimler like etti” ve “story’me bakmışlar mı” günlerine geldik.

Psikolojide dış referanslı olmak diye adlandırılan bir olgu var. Bu, “yakın çevresinin düşünceleriyle yaşamayı bir hayat felsefesi haline getirmek” diye de özetlenebilir. Bu insanlar günlük hayatta belirledikleri otoritelere danışmadan adım atamaz hale gelebilirler.

Sosyal medya, zaten içimizde olan bu dış referanslılığı iyice dışa vurmaya başladı.

Instagram’a yüklenen içeriklerin yüzde 40’ı ilk 10 saniye içerisinde siliniyor. Yüklediklerimizi bile beğenmeyip, hemen siliyoruz ve yeniliyoruz. Sanırım sadece bu küçük örnek bile ne durumda olduğumuzu anlatmak için yeterli.

Öte yandan, Black Mirror’ın ünlü bölümü Nosedive geliyor aklıma. Dış referanslı olma konusunda belki de gelinebilecek en son nokta.

Influencer’lara dair minik bir öneri

Markalar açısından bu yeni insana seslenebilmek ve etkileşebilmek için en ideal platform kuşkusuz sosyal medya.

Ama sosyal medya üzerindeki dış referanslı kitlelerle buluşabilmek için direkt konuşmaktansa, fikir liderleri aracılığıyla mesajlarımızı iletmek daha da önem kazanacak. Influencer’ların önemi daha da artacak. 2018 rakamları 10 milyar dolardan fazla bütçenin bu alana kanalize olduğunu gösteriyor.

“Sevgili influencer, markamı tanıtır mısın?” sorusundan çok daha öteye geçecek pazarlama dünyası. Bugün yaptıklarımız daha bebek adımları…

Evet, fraud konusunda endişelerimiz var. Evet, ilerleme kaydedilmiş olsa da, henüz istediğimiz gibi ölçemiyoruz. Ama yepyeni kaynaklar geliyor. Önümüzdeki dönemde bugünkü sorunların çoğu çözülmüş olacak.

Minik bir öneri: Bu işi dijital planlarınızın bir köşesinde bırakmayın. “Basın toplantısına çağırırız, post atarlar”, “bu ay bizimle ilgili üç post atsınlar, borcumuz ne kadar?” bakış açılarının biraz daha ilerisine bakmaya çalışın.

Eldeki örneklere ve eleştirilere takılmayın.

Doğru kullanıldığında, Josh Harris’in çizdiği dünyanın anahtarı onların elinde olacak.