“İnsanlar geçim derdindeyken merakını besleyemiyor”

Habitat TV Genel Yayın Koordinatörü Coşkun Aral ile bir aradayız. Günümüz belgeselciliğinden teknolojinin estetik algısında yarattığı değişikliğe uzanan yolculuğumuzda, geçmişe de kısa bir ziyaret gerçekleştiriyoruz.

02.11.2021 - 14:23 | Arzu Nilay Kocasu

Haberci ile bir nesli farklı coğrafya ve toplumsal gerçekliklerle tanıştıran Coşkun Aral, ilham dolu İZTV macerasını takiben Ocak ayından beri Habitat TV ile ufkumuzu genişletiyor. Toplumların ileriye taşınabilmesi için tarihî ve kültürel değerleri korumak gerektiğini söyleyen duayen televizyoncuya göre güzellik ve anlam insanı düşünmeye, sorgulamaya ve mutluluğa iten içeriklerde saklı.

Özellikle Netflix ile birlikte belgeseller pek çoklarımızın gündelik seyir deneyiminin parçası oldu. Bir zamanlar “entelektüel bir hobi” olarak görülen belgesel izleyiciliği artık çok daha geniş bir kitleden rağbet görüyor. Yeni nesil belgeselciliği içerik ve biçim itibarıyla nasıl buluyorsunuz? Sizce streaming platformları belgeselciliği nereye taşıdı?

Sosyal bir devlette bir insanın meraklı olması ve merakının peşinden gitmesi çok da şaşılır bir durum değil. Bizim durumumuz ise maalesef farklı.

Meraklı izleyici Netflix’ten çok önce de belgesel izliyordu. Örneğin benim kuşağım televizyonun siyah beyaz olduğu yıllarda gerek Türkiye’de gerek dünyada yapılan belgesellerin adeta müptelasıydı. Fransız sualtı kaşifi Kaptan Cousteau’nun maceraları; Ertuğrul Karslıoğlu’nun, Suha Arın’ın belgeselleri izleniyordu.

Ülkemizde belgesel izleyicisi her zaman sınırlıydı. Sosyal bir devlette bir insanın meraklı olması ve merakının peşinden gitmesi çok da şaşılır bir durum değil. Bizim durumumuz ise maalesef farklı. İnsanlar geçim derdindeyken merakını besleyemiyor. Günümüzde iletişim olanaklarının gelişmiş olması ve sosyal medyanın gücü insanların merakını neyse ki körüklüyor. Bu da belgesele izleyici getiriyor. Yine sayının çok olduğunu düşünmüyorum. Teknoloji desteğiyle güçlendirilmiş yapımlar, özgün senaryolar, farklı konular, kurmaca işler çok daha severek izleniyor. Streaming platformları belli bir kitle için bu tür nitelikli yapımları kolay ulaşılabilir kıldı.

Şu da bir gerçek, Türkiye’de internet yavaş, altyapı yetersiz. Türkiye’nin internet hızı sıralamasında 170 ülke arasında 103’üncü sırada olduğu haberini okumuşsunuzdur. Dolayısıyla konvansiyonel medya da ülkenin bütününe ulaşma konusunda hâlâ önemli bir göreve sahip diye düşünüyorum. Belgeselcilik bence teknolojinin de yardımıyla, mutfakta olanlar için işi biraz daha kolaylaştırdı. İzleyici açısından bakarsak da nitelik ve nicelik açısından belgesel yapımlarında olumlu gelişmeler var.

Teknolojinin yükselişi ânı ölümsüzleştirme ayrıcalığını cebinde telefon olan herkese tanıyor. Bu anların sosyal medya platformlarında sergilenmesiyse, sergilenene yüklenen anlamı başkalaştırıyor diyebiliriz sanırım. Sizce teknoloji estetik algımızı ne yönde değiştirdi? Günümüz koşullarında “güzel” ve “anlamlı” bir kareyi nasıl tanımlarsınız?

Benim için güzel ve anlamlı olan; insanı düşünmeye, sorgulamaya, mutluluğa iten içerikler.

Binlerce yıllık deneme – yanılmayla oluşmuş estetik, bir toplumda hâlâ korunuyorsa, o topluma doğan çocuklar da bu estetik algısının içinde büyüyor. Mesela Mimar Sinan’ın doğduğu Kayseri’nin Ağırnas Köyü’ndeki mimari estetik, Sinan’ın çocukluğunda sahip olduğu estetik algıyı mutlaka beslemiştir. Keza teknoloji de bu anlamda algımıza etki ediyor. İnsanların oluşturdukları toplumları estetik, kültürel ve tüm bunlar sayesinde her açıdan daha ileriye taşıyabilmeleri için tarihî ve kültürel değerlerimizi korumak işte bu nedenle önemli.

Bugün yozlaşma da neredeyse elle tutulur bir halde. Bu da teknoloji sayesinde görünür oldu. Güzel ve anlamlı olan ise herkes için bambaşka. Sosyal medyada yapılan paylaşımlara verilen geribildirimlerin de paylaşılanın değerini etkilediğini düşünüyorum. Benim için güzel ve anlamlı olan; insanı düşünmeye, sorgulamaya, mutluluğa iten içerikler.

İnsanlara, olaylara bakış açısını ve düşünceleri değiştirme gücü pek çok kişininkisine kıyasla daha yüksek olan bir kariyer yolculuğunuz var. Kariyeriniz boyunca sizi derinden değiştirdiğine inandığınız bir olayı paylaşır mısınız bizimle?

Birçok olay var aslında. Bunların büyük bölümü savaş coğrafyalarında ölüme ramak kala yaşadığım anlar. Beni kurtaran her zaman iç sesim oldu. 1980 yılından itibaren defalarca yaşadığım bu tip olaylardan birini anlatayım size.

1984 yılında Müslümanların bulunduğu Beyrut’un güney banliyösünden Hıristiyanların bulunduğu bölgeye doğru ilerlerken, aniden aracımıza atılan bir uçaksavar mermisi sonucu şoför yaralandı. Araç birkaç takla atıp yolun dışına çıktı. Kafasından ağır yaralanan şoförü dışarı çıkartırken ateş devam ediyordu. Hemen birkaç metre ötemizde yanan bir arabadan çıkmaya çalışan kolu kopmuş yaşlı bir adam gördüm. Ona doğru ulaşmaya çalışırken bir anda bize ateş eden zırhlı personel taşıyıcı araçtan silahlı Falanjist milisleri çıkageldi. Olduğum yerde şoförümü, kolu kopmuş adamı yan yana yüz üstü yatırdılar. “Müslüman mısın Hıristiyan mısın?” sorusunu sordular. Ne şoförden ne de yaşlı adamdan cevap geldi. Ben “Fransız ajansına çalışıyorum” dediğim anda, bir anda fren yapan bir arabadan çıkan bir Fransız gazetecisi mermiyi namluya süren milislere Fransızca olarak “O adam gazetecidir, vurmayın!” diye bağırdı. Milislerin arasında rütbeli olan biri bırakılmamızı emretti. Böylece kurşuna dizilmemizi engellemiş oldu.

Ya sonra?

Kolu kopmuş adamı ve şoförü Fransız gazetecinin arabasına koymamıza izin verdiler, hastaneye gittik. Kolu kopan adam öldü, şoför kurtuldu. Şoktan çıkıp kendime geldiğimde fotoğraf makinam ve pasaportumun devrilen arabadaki çantada kaldığını fark ettim. Fransız arkadaşa durumu anlattım. Bana kimliksizsem onun da hayatını tehlikeye atabileceğimi, BM Ofisi’nin bulunduğu İsrail sınırına gidip oraya başvurmam gerektiğini söyledi. Birdenbire aklıma BM Sözcüsü Timur Göksel geldi. Fransız gazeteci arkadaş beni Timur Göksel’in yanına bırakıp, İsrail’e geçti. Lübnan’da telefon bağlantısı olmadığı için haber geçmek üzere İsrail’e gidip gelmek gerekiyordu. Rahmetle andığım Timur Göksel bana BM antetli bir kâğıda Sipa-Press muhabiri olduğumu belirten bir yazı yazdı. Bununla Beyrut’a dönecektim.

Gecenin geç saatinde Radio Monte-Carlo’ya çalışan gazeteci arkadaşım İsrail’den döndü. Beni aldı. Tam Beyrut’a doğru yola çıktığımızda içimdeki ses çantamı almam gerektiği konusunda beni dürtmeye başladı. Bunu arkadaşla paylaşınca da bana deli olduğumu söyledi. Beni kurtardığı yere bırakmasını söyledim. Birkaç saat sonra beni oraya yakın, Lübnan güçleri diye tanımlanan Falanjistlerin karargâhına bıraktı. Sipa-Press’e çalıştığımı o da teyit edince, elimde de kâğıt olunca komutan özür diledi. Şoförü sordu. Kurtulduğunu söyledim. Benim arabamın bulunduğu yere gitmem gerektiğini söyledim. Komutan da deli olduğumu söyledi. Israr edince beni en uç noktaya götürdü. Karşımdaki savaşçılar yemek yiyorlardı. Beni karşılarında görünce “Sen hâlâ yaşıyor musun?” diye sordular çünkü beni öldürmeye çalışmışlardı. Bu defa yanımda komutanlarını görünce saygılıydılar. Onlarla yemek yedim. Güneşin doğuşuyla arabadan makinamı ve kimliğimi almam gerektiğini onlara da söyledim. Yine “Delisin” cevabını aldım. Bana arabamın bulunduğu yerde düşmanları olduğunu, sürünerek gitmem gerektiğini, yüzümü çamurla sıvamam gerektiğini, kamuflaj boya kullanmamı, çok tehlikeli olduğunu, onların yarım bıraktığı işi düşmanlarının tamamlayabileceğini anlattılar. Dediklerinin hepsini yaptım. Sürünerek gittim, arabadan eşyalarımı aldım ve döndüm. Bu defa cesaretim onları etkilemişti ve aralarından bir tanesi hatıra fotoğrafı çekti. Ben de onlara Paris’teki adresimin yazılı olduğu Sipa-Press kartımı verdim.

Aradan yıllar geçti. Bir gün Paris’te ajansta bir misafirim olduğunu söyleyen bir anons aldım. Aşağı indiğimde sivil kıyafetleriye genç bir Lübnanlı karşımdaydı. Beni Aral olarak tanıyordu. Yanında çekilen hatıra fotoğrafı getirmişti. Hemen hatırladım. Arkadaşlarının çoğunun öldüğünü anlattı. “Birlikte yemek yiyelim” dedim. Aynı anda ajansta çalışan bir Alman editör arkadaşım yemeğe bizimle gelmek istedi. Onu da kırmadım. Hep beraber yemeğe gittik. O geceyi anlattık, konuştuk. Birdenbire Alman arkadaşım “Coşkun sen Türk ve Müslüman değil misin?” deyince… Lübnanlı hemen ayağa kalktı, masayı devirdi. “Beni kandırdın, seni öldürmeliydim!” diye küfrederek çekti gitti. Kindarlık ve dindarlığa güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Habitat TV ile özellikle günümüz televizyonundaki büyük bir boşluğu dolduruyorsunuz. Küresel belgesellerin artan popülerliğinden bahsetmiştik… Hâl böyleyken nasıl oluyor da Habitat TV muadili oluşumlar artmıyor, günümüz televizyonculuğu bu değişime ayak uyduramıyor mu?

Habitat TV’yi pandeminin en şiddetli döneminde kurmaya karar verdik ve çalışmaya başladık. Yerli içerik üretme yolculuğumuz hiç kolay değil ve kolay da olmayacak. İçerikler hep üretiliyor ve birçok mecra var. Bu noktada televizyonların başka tür içeriklerle yola devam ettiğini görüyoruz. Tamamen maddi sebeplerden ötürü olduğunu düşünüyorum. Herkes kısa sürede geridönüş alabileceği alanlarda çalışmak istiyor.

Türkiye’de belgeselciliğin ilerlediği yolu nasıl görüyorsunuz, sizce memleket belgeselciliği nasıl bir yöne evriliyor?

Öncelikle bir haksızlıktan bahsetmeliyim. Dünyada eşi benzeri olmayan bir olay. Televizyon kanalları ile tematik kanallar arasında reklam birim fiyatlarında çok ciddi bir uçurum var. Bu adaletsizliğin giderilmesi lazım. Böylece bilgi ve belge üretenler için yaşam hakkı doğmuş olur. Bu olduğunda da memleket belgeselciliği zengin içeriklerle, uluslararası piyasada da adından sıkça söz ettirir.

Giriş

Parolanı mı unuttun?

Parolanı mı unuttun?

Kullanıcı adını ya da e-posta adresini gir. Sana bir e-posta göndereceğiz. Oradaki bağlantıya tıklayarak parolanı sıfırlayabilirsin.

Your password reset link appears to be invalid or expired.

Giriş

Gizlilik Politikası

Add to Collection

No Collections

Here you'll find all collections you've created before.