Türkiye’nin dünyaya sunacağı katkı: Büyülü gerçekçilik

“Özellikle reklam alanında yapay zekâyla film üretmek bence gayet mübahtır. Neden derseniz; reklam dünyası doğası gereği zaten klişeler üretir ve aslında üretmek zorundadır da” diyor Ezel Akay. CMO Future Business Symposium öncesi, usta yönetmenle yaratıcılığa dair güncel ne varsa konuşuyoruz.

Bu sene konuşmacı olarak katılacağınız sempozyumun teması olan “WTF?!” ile başlamak istiyorum. Dünyada olup bitenler bu tema seçimini birçok kez haklı çıkardı. Modern bir Ezop olarak size sormak isterim: Tüm bunlara rağmen koruduğunuz bu iyimserliğin kaynağı nedir ve sizce gelecek nesiller için bugünün kıssadan hissesi ne olacak?

Valla, “What the f*ck?!” veya “Ne oluyor yahu?” aslında tarih boyunca, bilgi arttıkça sorulmuş bir sorudur. Bugün internet sayesinde muazzam bir enformasyon bombardımanı altındayız ve doğal olarak kafası karışan insan “Neler oluyor?” diyor. Fakat artık her sorunun birden fazla cevabı var. İnsanlar yüzlerce farklı perspektifi görebiliyor.

Buradan da “İyimserlik neden anlamlı?” sorusuna geçebiliriz. Günlük dertlerin içinde boğulurken iyimserlik insana saçma gelebiliyor. Fakat insanlık tarihine geniş bir perspektiften baktığımızda kötümserliğe yer olmadığını, her şeyin yavaş yavaş düzeldiğini ve dönüştüğünü görüyoruz.

Bugünlerde, tüm dünyada savaşa karşı yeni türden küresel bir halk hareketi doğdu. Birbirinden tamamen farklı kültürlere sahip halklar, eşzamanlı olarak haberdar olup ortak bir itirazı yükseltebiliyorlar. Bu, yeryüzünde daha önce görülmemiş bir şey.

Dolayısıyla iyimser olmamak bir tür aymazlıktır. Üstelik kötümserlik umut kırıcıdır, eylemi felç eder. Uzun vadede muhalefetin ve samimi itirazların başarılı olacağına inanmak zorundayız. Sosyalizm bir iktidar biçimi olarak dünyada çok başarılı olamadı belki ama sosyalist fikirlerin başarısız olduğunu söyleyebilir miyiz? Sendikal haklar, mesai düzenlemeleri, ücret politikaları, sosyal devlet anlayışı… Bunların hiçbiri kapitalist devletlerin kendi icadı değildi.

İyimserlik, dünyayı değiştirmenin tek stratejisidir.

İnternetin getirdiği devasa enformasyon bombardımanından bahsettiniz. Peki, her şeyin bu kadar kolay tüketildiği bir dünyada, hikâye anlatmanın kıymeti değişti mi? Hikâye anlatıcılığı nasıl bir dönüşüm geçiriyor?

Hikâye anlatmak son derece kadim bir meslek, hikâye dinlemek ise aynı derecede kadim bir kültürdür. Öyle ki, insan topluluklarının kendi hikâyelerini dinleyerek var olmaya ve örgütlenmeye başladığını söyleyebiliriz. Hikâyesi anlatılmayan bir topluluk, gerçek anlamda bir toplum olamaz.

Bugün geldiğimiz noktada olan biten şudur: Nüfus çoğaldı, iletişim olanakları arttı; dolayısıyla hikâye anlatıcılarının ve dinleyicilerinin sayısı da sayesinde herkes ortak bir platforma kavuştu; sinema, edebiyat ve her türlü anlatı dijital ortamda sınırsızca paylaşılabilir hale geldi. Bütün bu teknolojik gelişmelere ve anlatılan hikâyelerin biçim değiştirmesine rağmen, hikâye anlatma ve dinleme geleneğinde prensipte en ufak bir değişiklik yok. Tam aksine, bugün hikâye anlatıcılığının altın çağını yaşıyoruz.

Yepyeni bir “dünya toplumu” doğuyor. Yaşadığımız bu büyüme, bizi evrensel bir dünya literatürüne, ortak bir dünya kültürüne doğru adım adım götürüyor. Bu, çağlar boyunca eşine rastlanmamış bir durum ve bizim çağımızın insanı, tarihte ilk kez bu eşsiz dönüşümü bizzat yaratıp ona şahitlik etme ayrıcalığını yaşıyor.

Biraz da reklam dünyasına uzanalım istiyorum. Kariyerinizde yaklaşık bin 200 reklam filminde imzanız var. Bu devasa tecrübenin ve az önce konuştuğumuz hikâye anlatıcılığının içinden süzerek baktığınızda; reklam sizin için tam olarak nedir?

Reklam özünde, her türlü aracı kullanarak markalar için yepyeni bir evren, bir atmosfer kurma operasyonudur. Benim gibi sinemacılar açısından bakarsanız işin aslı şudur: Birileri size “Alın bu parayı, en yeni teknolojik oyuncaklarla oynayın” der. Sinema o kadar teknolojiyle iç içe bir alandır ki; bu teknolojiye hâkim olmadan, tabiri caizse o oyuncaklarla oynamayı sevip beceremeden bu işi yapmanıza imkân yoktur. Marka sahipleri, en dikkat çekici filmi yaratmanız için size en son teknolojileri kullanma fırsatı ve bütçesi sunar. Siz de gelen senaryoları o teknik imkânlarla bir oyuna çevirirsiniz. Çok kısa bir sürede koca bir hikâyeyi anlatmak gibi yepyeni beceriler edinirsiniz. Kendi adıma şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Reklam sektörü bana muazzam bir sinematografik eğitim sağladı.

Fakat bu ışıltılı dünyanın çok ciddi bir dezavantajı, tabiri caizse bir tuzağı da var. Birçok reklam yönetmeni, sürekli ısmarlama işler yapmaya alıştığı için sinema filmi çekemedi, bağımsız sanatını icra edemedi. Bu durum zamanla insanda bir konfor alanı ve alışkanlık yaratıyor. Hep başkasının siparişi üzerine çalıştığınızda, kendi özgün ve içten eserlerinizi üretme damarlarınızı köreltiyorsunuz. Bugün yeryüzünde sayısız reklam yönetmeni var ama dikkat ederseniz, bunların içinden çok azı gerçek bir sanatçı performansı ortaya koyup sinemada var olabiliyor.

Prodüksiyonun geleceğini nasıl görüyorsunuz? Reklamda her fırsatta altını çizdiğiniz o zanaat kısmı yapay zekâ çağında nasıl evrilecek?

Yapay zekâ artık sinematografik araçlarımızdan biri ve özellikle reklam alanında yapay zekâyla film üretmek bence gayet mübahtır. Neden derseniz; reklam dünyası doğası gereği zaten klişeler üretir ve aslında üretmek zorundadır da. Bir reklam filminin izleyici tarafından bakar bakmaz anlaşılabilmesi için, o kültürün içinde halihazırda var olan, tanıdık görsel malzemeleri kullanması gerekir. Yapay zekâ da zaten var olan görüntülerden bir dünya kurduğu için reklam sektörü için biçilmiş kaftandır. Belki saf sanat üretmek için ideal değildir ama reklamcılık için işlevi yüksek bir araçtır.

Yakın zamanda yapay zekâ; 5-10 dakikalık pilot çekimlerin üretilmesinde bize olağanüstü bir kolaylık sağlayacak.

İşin bir de seyirci boyutu var. Seyirci sürekli aynı klişeleri göre göre bir noktada sıkılır ve yeni şeyler görmek ister. İşte yapay zekânın sınırları tam da burada başlar. Yapay zekâ ile prensipte yepyeni bir şey yaratmanın imkânı yoktur. Çünkü gerçek anlamda yeni ve yaratıcı şeyler, ancak arzu ve merak sahibi sanatçılar tarafından üretilebilir.

Dijital platformlardan bahsetmişken konuyu sinemaya, Tabutta Rövaşata’dan bugüne uzanan o geniş serüvene taşımak istiyorum. Bugün geldiğimiz noktada gerçekten de üretim anlamında ortada ciddi bir hacim var. Peki nicelikteki bu artış kaliteye nasıl yansıdı? Günümüz yönetmenlerini nasıl buluyorsunuz? Türk sinemasının dünyadaki yerini nasıl konumlandırıyorsunuz?

Türk sineması olarak nihayet bu konuları tartışabileceğimiz büyük bir üretim bolluğuna ve artistik çeşitliliğe ulaştık. İçinde bulunduğumuz bu ekonomik ve siyasi iklime rağmen geçtiğimiz yıl 200 civarında yerli film vizyona girdi. Elbette bu filmlerin büyük bir bölümü tabiri caizse “çöp”. Ancak bu hacim ve kötü film oranı eşyanın tabiatına aykırı değil. Hollywood’da da yılda üretilen yüzlerce filmin belki yüzde 20’si gerçekten iyidir, kalanı B-tipi vasat işlerdir. Önemli olan nokta şu: Seyrede seyrede gustomuz, estetik algımız gelişti ve beklentilerimiz yükseldi. Artık kimse amatörce çekilmiş, estetikten yoksun işlere dönüp bakmıyor.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, bugün Türk sinemasının önünde tek bir büyük problem kaldı: Senaryo. Oyunculuk, yönetmenlik, sanat ve görüntü yönetmenliği ile ses ve müzik tasarımı gibi teknik ve estetik alanların hepsinde kelimenin tam anlamıyla dünya standartlarını yakaladık ancak senaryolarımız maalesef aynı seviyeye ulaşamadı. Pembe dizi mantığıyla yazan senaristlerin bir türlü kopamadığı kalıplaşmış temalar var ve bu alışkanlık, senaryoları aşağı çekip sıradanlaştıran bir kültüre dönüşüyor.

Yine de o zengin hikâye anlatıcılığı kültürümüzün tüm dünyaya yayılma vakti çoktan geldi. Zaten hikâyelerimiz yurtdışında son derece ilginç bulunuyor. Eskiden kendi kendime hep şunu sorardım: “Acaba bizim kültürümüzün ‘taharet musluğu’ dışında dünyaya ne gibi bir faydası dokunacak?”

Bugün görüyorum ki, Türkiye’nin hikâye anlatma kültüründeki en dikkat çekici ve güçlü damarlardan biri “büyülü gerçekçilik”. Bu kavram genellikle Güney Amerikalı yazarlarla, özellikle de Gabriel Garcia Marquez ile anılır. Ancak Yaşar Kemal’e ve daha da öncesine uzanan sözlü geleneğimize baktığımızda; bu anlatım biçiminin aslında bizim topraklarımızın ruhuna çok yakıştığını ve seyircimizle ne kadar derin bir bağ kurduğunu görürüz. Büyülü gerçekçilik, tüm dünyada ilgiyle izlenen, evrensel ve çok sevilen bir hikâye formudur. Bizim dünyaya sunacağımız asıl büyük katkı da işte bu büyülü hikâyelerimiz olacaktır.