Orka Holding Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Orakçıoğlu ile Türkiye tekstil ve hazır giyim sektörünün kritik yol ayrımını, artan maliyetlerin üretim stratejilerine etkisini ve Mısır başta olmak üzere üretimin yurtdışına kayma eğilimini konuşuyoruz.
Türkiye tekstil ve hazır giyim sektörü, köklü bir geçmişe sahip olmasına rağmen bugün kritik bir kavşakta bulunuyor. Geleneksel üretim gücünü, hızla değişen dijital ve sürdürülebilir taleplerle uyumlu hâle getirme çabası, sektörde hem fırsatları hem de zorlukları beraberinde getiriyor.
Orka Holding Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Orakçıoğlu ile sektörün bugünkü durumunu, maliyet artışlarının üretim stratejilerine etkisini, yurtdışına kayma eğilimlerini ve “Made in Türkiye” markasının küresel arenadaki rekabet gücünü konuştuk. Orakçıoğlu, sadece üretim değil, marka inşası, inovasyon ve sürdürülebilirlik ekseninde Türkiye tekstilinin geleceğine dair vizyonunu paylaşıyor.
Türkiye tekstil ve hazır giyim sektörünün bugün geldiği noktayı nasıl tanımlarsınız?
Bir yol ayrımında diyebiliriz. Geleneksel üretim gücünü, modern dünyanın dijital ve çevreci talepleriyle harmonize etme mücadelesi içinde. Dünya modasında adeta olgunlaşma ve kabuk değişimi dönemi yaşanıyor. Sadece “iyi terzilik” değil, “iyi hikâye anlatan” ve “iz bırakan” kazanıyor bu dönemde.
Sizce artan maliyetler üretim iştahını nasıl etkiliyor?
Düşük katma değerli üretim yapanlar için bir iştah kaybı yarattığı açık. Ancak bizim gibi vizyoner markalar için verimliliği ve inovasyonu tetikleyen bir unsur. Maliyet yapısındaki değişim, “ucuz iş gücü” rekabetinden çıkarıp “yüksek teknoloji ve sürdürülebilir tasarım” rekabetine zorluyor. Artık “birim fiyatı” yerine “birim değerini” konuşmanın vakti. Maliyetler, bir engel yerine operasyonel mükemmellik yolunda optimizasyon fırsatı olarak görülmeli.
Bir zamanlar Türkiye’de ağırlıklı olan üretim, son dönemde Mısır başta olmak üzere farklı ülkelere kayıyor. Bu eğilimi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mısır gibi ülkelere eğilime, ülkemizin niteliksel bir sıçrama yapması için bir fırsat olarak bakmak lazım. Fakat bu eğilimin Türkiye’deki tekstil ve hazır giyim sanayi ekosistemini zayıflatmaması için bazı somut adımlar atılmalı. Ülkemizin yüksek nitelikli, sofistike ve sanatsal derinliği olan koleksiyonları kendi topraklarında tutması büyük önem taşıyor. Salt temel üretim merkezi olmanın ötesine geçerek Ar-Ge, tasarım ve marka kimliğini yöneten bir “operasyonel merkez” olması gerekiyor.
Yeşil Dönüşüm ve dijitalleşme açısından bakarsak; diğerlerinden fiyat rekabeti değil “etik ve sürdürülebilir üretim” ile ayrışmamız mümkün. Avrupa Yeşil Mutabakatı’na uyum sürecini hızlandırarak, karbon vergisi riskini bir avantaja çevirmeli ve Avrupa pazarı için “en güvenilir, en çevreci ve en hızlı” partner olma konumumuzu perçinlemeliyiz. Nitelikli iş gücü ve teknoloji entegrasyonu ile girdi maliyetleri artışını verimlilik ve otomasyonla dengeleyebiliriz.
Fabrikalarımızı -Orka Holding’in Giresun’daki sürdürülebilir ve robotik üretim üssü gibi- yüksek teknoloji ve tasarımın harmanlandığı “akıllı üsler” haline getirebiliriz. “Made in Türkiye” imajı ile ülkemizin dünya lüks moda segmentine yön veren “stil kurucu” ülkelerden biri olduğunu kanıtlayabiliriz.
İşgücü tarafında nasıl bir tablo görüyorsunuz? Ücret beklentileri, nitelikli eleman bulma zorluğu ve motivasyon başlıkları üretim kararlarını nasıl etkiliyor?
Bugün üretim kararlarımızı etkileyen en büyük faktör, ücretlerden ziyade genç kuşağın sanayiye olan bakış açısı ve motivasyonu… Bizler liderler olarak çalışanlara sadece bir maaş değil, kariyer tasarımı ve vizyon ortağı olma fırsatı sunmalıyız. Nitelikli eleman bulma zorluğunu ancak eğitimi sanayi ile tam entegre ederek ve fabrikalarımızı teknoloji üslerine dönüştürerek aşabiliriz. İnsan kaynağımızın sadece el becerisini değil, tasarım gücünü ve dijital yetkinliğini de ön plana çıkarmalıyız.
Bugün tekstil ve hazır giyim markaları için en büyük sınav sizce üretim mi, marka inşası mı?
Marka inşa etmek. Kendi örneğimizden yola çıkarak yanıt verecek olursam; 85 ülkede mağazalaşmış durumdayız. Bu da sadece fiziksel bir büyüme değil, o ülkelerin kültüründe bir “ikon” haline gelme mücadelesinde başarıya ulaştığımızın göstergesi. Bir ürünü her yerde üretmek mümkün ancak Damat Tween ruhunu, duygusunu ancak köklü bir marka vizyonu inşa edebilir.
Devlet politikaları ve teşvik mekanizmaları sektörünüzü nasıl etkiliyor, yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?
Teşviklerin sadece metrekare veya makine alımı üzerinden değil, küresel marka performansı ve teknolojik dönüşüm üzerinden kurgulanması gerektiğine inanıyorum. Devletin sektörle olan yakın işbirliği kıymetli; ancak bu mekanizmalar ihracatçımızı Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi yapısal dönüşümlere ve dijitalleşmeye daha agresif bir hızda hazırlamalıdır. Teşvikler, “hayatta kalmayı” değil, “dünya lideri olmayı” hedeflemelidir.
“Made in Türkiye” algısını uluslararası pazarlarda güçlü kılabilmek için markaların ve sektörün ne yapması gerekiyor?
Bireysel başarı hikâyeleri elbette çok önemli ancak temelde kolektif bir itibar yönetimine ihtiyacımız var. “Made in Türkiye” algısını küresel pazarda güven ve prestij sembolü haline getirmek için “değer yaratan stratejik ortak” kimliğine geçiş yapılması gerek.
Sektörümüz; tüm paydaşlarıyla birlikte yüksek teknolojili Ar-Ge çalışmalarına odaklanarak tasarımda mimari disiplin, üretimde etik ve sürdürülebilir standartlar, dijitalleşme gibi unsurları “milli kalite mührü” olarak benimsemeli.
Bu saydığınız unsurlar, Türkiye tekstilinin ve hazır giyimin rekabet gücünü yeniden tanımlayabilir mi?
Tasarım ve hikâye anlatımı, tartışmasız sahadaki en büyük rekabet avantajlarından biri. Sektörümüzü maliyet savaşlarından çıkarıp prestij ligine taşıyan stratejik kaldıraçlar arasında. Bu sayede ürününüzü bir emtia olmaktan çıkarıp, global moda otoritelerinden övgü alan bir “ikon” haline getirmek ve sahadaki operasyonel gücünüz ile küresel bir marka mirasına sahip olmak mümkün.
Sektörde bir “manevi yorgunluk” hissi olduğunu düşünüyor musunuz?
Zaman zaman bir yorgunluk hissedildiği doğru, olması da çok doğal. Ancak bu manevi yükü vizyonunuzla aşmanız, istikrarlı bir şekilde ilerlemek için şart. Geride kalan dönemi sadece rakamlarla analiz etmek çok yorucu, hatta demotive unsuru olabilir. Onun yerine yarattığınız değerin küresel karşılığına bakarsanız, yorgunluk da yerini büyük bir motivasyona bırakır. Biz liderlerin önemli bir görevi de tüm paydaşlarımıza sadece hedef değil, “tutku” aşılamak olmalı.
Türkiye tekstil ve hazır giyim sektörünün yeniden güç kazanması için en kritik başlıklar nedir? Sizce nereden başlanmalı?
Nitelikli insan kaynağı ve küresel bir vizyon ile başlanmalı. Markalarımız küresel oyuncu olmaya odaklanmalı, devlet politikaları bu markaların küresel iletişimini desteklemeli ve insan kaynağımızı bu değişimi yönetecek donanıma kavuşturulmalı. Yüksek teknoloji ile kusursuz terzilik sanatını harmanlayan bir ekosistem inşa etmek, sektörün yeniden şahlanması için zorunluluk artık.
Bundan beş on yıl sonrasına baktığınızda, Türkiye tekstilini ve Türk markalarını nasıl bir senaryo bekliyor sizce?
Açıkçası modada gelecek; sürdürebilirlik ve dijitalleşmeyi aynı potada hızlı ve güvenilir bir biçimde eritebilenlerin olacak. Ülkemiz için “dünyanın terzisi” olmak yerine “dünyanın moda tasarımcısı ve marka yöneticisi” olduğu bir dönemi işaret etmesini diliyorum. Bu dönüşümü başardığımız takdirde Türk markaları dünya başkentlerinde sadece raflarda değil, trend belirleyen “ikon markalar” olarak liste başı bile olabilir.