Prof. Dr. Talat Kırış: Beyin cerrahisi bir ‘keşke keşke’dir

Güvenin en ağır sınandığı yerlerden biri tıp: Bir karar, bir insanın hayatını değiştirebilir; bir hata geri alınamayabilir. Gryphus Summit’te Prof. Dr. Talat Kırış’la cerrahi üzerinden aslında iş dünyasının da her gün karşı karşıya kaldığı sorulara baktık: Belirsizlikte nasıl karar verilir? Güç insanı nasıl değiştirir? Kibirden nasıl kaçınılır? Ve güven, hangi davranışlarla gerçekten inşa edilir?

Hepimiz işimizde yüzlerce karar veriyoruz ama çoğunu grinin tonları arasında, “sonunda ölüm yok ya” rahatlığıyla veriyoruz. Sizin için durum böyle değil. Cerrahi, denizcilik ve sanat gibi planların istisnaya dönüştüğü, belirsizliği yönetmeyi gerektiren alanlarda geçiyor sizin hayatınız. Bu belirsizlik anlarında nedir pusulanız?

Önce belirsizliği belirli kılmaya çalışıyoruz, bu da birikim gerektiriyor. Denizcilikte de, cerrahide de, edebiyatta da durum aynı. Entelektüel olmanın da bir bedeli var; Dostoyevski’yi, Tolstoy’u okumadan olmuyor. Binbir Gece Masalları’nda Sinbad, okyanuslara açılmadan önce denize dalmayı öğrenmek gerektiğini söyler ve ekler: “Zafer, uzun ve uykusuz gecelerin ölümsüz kızıdır.” Pusula o uzun ve uykusuz gecelerden çıkıyor. Bilgi birikiminin ardından deneyim geliyor. Bizim işimiz hem zanaat hem sanat, biz de onu bu şekilde yürütüyoruz.

“Cerrahi, el becerisinden önce bir karar verme becerisidir” diyorsunuz. Verdiğiniz bir kararın yanlış yöne gittiğini fark ettiğinizde nasıl davranıyorsunuz?

Yetiştirdiğim bütün asistanlara bunu söylerim çünkü hep “Hocam, elim iyi mi acaba?” diye tereddüt ederler. El becerisi zamanla gelişir, asıl önemli olan karar vermektir. Bizim işimizde karar verirken bir insanın hayatına, görme ve hareket gibi fonksiyonlarına karar veriyorsunuz. Beyin cerrahisi biraz “keşke keşke”dir. Motor alana yakın bir tümörü ameliyat ettiğinizi düşünün. Tümörü çıkarmak istiyorsunuz; biraz daha ilerlerseniz hasta felç olabilir, durursanız tümör geride kalır. Ameliyattan sonra film çekersiniz, tümör kalmışsa “keşke biraz daha gitseydim” dersiniz. Biraz daha giderseniz hasta felçli uyanır, bu kez “keşke dursaydım” dersiniz. Hocam Gazi Yaşargil’in bir sözü vardır: “Ameliyat yaparken üç dört hamle sonra karşılaşacağınız felakete hazırlıklı değilseniz kaybedersiniz.” Kararlarınızı sürekli ileriyi düşünerek vermeniz gerekir. Denizde de öyledir; havanın patlayacağını görüp fırtınaya girmeden yelkeni küçültmüyorsanız, hava patladığında geçmiş olsun. Karar yanlış yöne gittiğinde ise en önemlisi, ameliyatta da denizde de soğukkanlı kalmak. Soğukkanlılığınızı kaybettiğiniz anda yanlış kararlar birbirini izlemeye başlar.

Türkiye’de en güvenilen meslekler araştırmalarında hekimler yıllardır ilk üçte yer alıyor. Buna rağmen bu güven davranışa dönüşmüyor, hekime yönelik şiddet sürüyor. Sizce arada kopan şey ne?

Önemli bir soru. İnsanlara sorduğunuzda hekimlere güvendiklerini söylüyorlar, başka bir soruda ise hekimleri rahatça dövebildiklerini görüyorsunuz. Bunun bir nedenini televizyonda görmek mümkün. Bir dizide mafya babası acile getiriliyor, doktorlar müdahale ediyor. Doktor artık yapacak bir şey kalmadığını söyleyince hastanın oğlu silahını çekip “Ölürse sen de ölürsün” diyor ve doktora 200 jul, 300 jul vermesini emrediyor. Doktor dediğini yapıyor, hasta düzeliyor. “Kan neden kırmızı akar?” sorusuna “karpuz, vişne, kiraz yediği için” diye cevap veren bir toplumda bu sahneleri gösterdiğinizde, o güven maalesef davranışa yansımıyor. En küçük komplikasyonda CİMER’e, valiliğe, rektörlüğe şikâyet ediliyorsunuz.

Size acı bir gerçek söyleyeyim. Son Tıpta Uzmanlık Sınavı’nda bin 500 kadronun yalnızca 46’sı doldu. Dört yüzü aşkın çocuk hastalıkları kadrosundan 8’i, 90 kadın doğum kadrosundan 1’i, 192 cerrahi kadrosundan ancak iki üçü doldu. Bir felakete doğru sürükleniyoruz. İnsanlar doktorlara güvendiklerini söylüyor ama doktorlar artık bu mesleği, özellikle zor branşları yapmak istemiyor.

Genç hekimler TUS’a hazırlanmak yerine Almanca kurslarına gidiyor. Buna rağmen Türkiye’de tıp hâlâ iyi bir yerde ve bunu ekstra bir emeğe, bir gayrete bağlıyorsunuz. Her şeyin net bir alışverişe dönüştüğü bir dünyada o ekstranın önemi ne?

Bu yıl İstanbul Tıp Fakültesi’nin, yani Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin 200’üncü yılını kutluyoruz. Ben de İstanbul Tıp Fakülteliyim; öğrenci, asistan ve hoca olarak hayatımı orada geçirdim. Biz iyi hekimlik, insana sahip çıkma ve özveri değerleriyle yetiştik. Ancak son 25-30 yılda neoliberal politikalar dünyada da Türkiye’de de baş döndürücü bir hızla sağlığı ele geçirdi ve sağlık metalaştı. Bugün bir hekimin performansı yaptığı ameliyat ve muayene sayısıyla, kuruma sağladığı mali katkıyla ölçülüyor. Oysa ölçülmesi gereken ameliyatın niteliği. Nitelikten niceliğe geçtik. Bir hekim yetiştirdiği öğrenciyle, asistanla, yaptığı araştırmayla, kimi zaman da ameliyat yapmama kararıyla değerlendirilmeli. Bugün kamuda da özel sektörde de, tırnak içinde söylüyorum, tamamen mali bir performans anlayışı hâkim. Tıbbın böyle olmaması gerekir. TTB de İstanbul Tabip Odası da bunu savunuyor. Gidişat iyi değil ama biz tıbbın henüz metalaşmadığı bir dönemde yetiştik, o gelenekten geliyoruz. Bundan sonrasını size verdiğim rakamlar gösteriyor. Buraya gelmeden az önce bıçaklanan bir meslektaşımızla ilgili bir telefon aldım. Böyle bir dünyada, böyle bir Türkiye’de sıkıntı gerçekten çok.

Bütün bunlara endişeli hastaları ve yakınlarını da eklediğimizde, güvenilir kalmanın ve işinizi iyi yapmanın yolunu nasıl buluyorsunuz?

Bize gelen insanlar mecbur oldukları için gelir. İnsan sinemaya, alışverişe, spora isteyerek gider ama kimse hastaneye istediği için gitmez. Hastaneye gelen insan endişelidir; iğne mi yapılacak, içine bir boru mu girecek, ameliyat mı olacak, ölecek mi, hepsi aynı anda aklından geçer. Önce o endişeyi kırmak gerekir. Bu yüzden bütün konuşmalarımda ve yazılarımda aynı şeyi söylüyorum: Hekim şefkatli olmak zorundadır. İyi hekimlik şefkatle başlar. Ne kadar usta olursanız olun, bilginiz ve teknik beceriniz ne kadar yüksek olursa olsun, şefkatli değilseniz bana göre iyi hekim değilsiniz. Hasta o şefkati görür ve anlar, şefkat de zamanla güvene dönüşür. Hasta “Bu doktor benim için sonuna kadar çalışır, benim için en iyisini yapar” der. Bunu vermek gerekir. Gerçekten çok iyi hekimler tanıyorum ama şefkatleri yok; benim gözümde o kadar iyi hekim olamıyorlar.

Cerrahlar sık sık tanrı kompleksiyle eleştirilir. Siz ise işinizi şerpalığa benzetiyorsunuz. Yani ne kadar yükseğe ulaştığınız değil, kaç insanı zirveye taşıyabildiğiniz belirleyici. Bu bağlamda başarı tanımınız yıllar içinde nasıl değişti?

Şerpa benzetmesinin nereden geldiğini anlatayım, herkes kitabımı okumamıştır. Bana beyin cerrahisinin nasıl bir şey olduğunu sorduklarında Everest’e tırmanmaya benzediğini söylerim. “Zor değil mi?” diye sorarlar. “Biz şerpayız” derim, biz o dağa her gün çıkıyoruz. Evet, insanları sırat köprüsünden geçiriyoruz ve bu bir tanrı kompleksi yaratabilir. Böyle meslektaşlarım da var ama bu hiçbir doktora yakışmaz.

Altı yıl okuyoruz, altı yıl ihtisas, ardından üst ihtisas yapıyoruz, yıllarca günaşırı nöbet tutuyoruz, nöbet ertesi izin de yok. Bir şeyleri hak ediyoruz ama bu kibir değil. Kibir, ardında hak edilmiş yıllar olsa bile kötü bir şeydir. Denizden bir örnek vereyim. Dünyayı dolaşmış, Horn Burnu’nu dönmüş çok iyi denizciler tanıdım. Onlarda da kibir olabilirdi ama hepsi çok mütevazı insanlardı; hiç öne çıkmazlar, siz sormadıkça anlatmazlardı. Özellikle sağlıkta böyle olmak gerektiğini düşünüyorum çünkü kibir arttıkça hem şefkatten hem hastadan uzaklaşırsınız. Genç meslektaşlarıma da hastaya özen göstermeyi anlatmaya çalışıyorum.

Teknoloji sizin alanınıza da giderek yerleşiyor. Yapay zekâ tıpta neyi değiştirmeli, hangi alana müdahale etmemeli?

Teknolojiden kaçılmaz. Yapay zekâ da artık çok gündemde. Ben teknolojiye çok meraklı bir hekimim ve Türkiye’de beyin cerrahisinde birçok ilki başlattım. Örneğin robotla ilk ameliyatı ben yaptım, robotu şu anda da kullanıyoruz. Elbette mahzurları olabilir, yapay zekâ için bunu çok konuşuyoruz. Bu teknolojiler bizim kontrolümüzde olmalı. Onları cebimize koyacağız; nasıl kullanabileceğimizi, nasıl geliştirebileceğimizi ve bir zararı olup olmadığını sorgulayacağız. Ama cerrahide de denizde de teknolojiden kaçılmaz. GPS yerine sekstantla yön bulmak eğlenceli olabilir ama GPS varken onu kullanmak gerekir. Tekerlek icat edildiğinde “yarın araba olur, kaza olur, gelin bu tekerleği baştan yok edelim” diyemezsiniz. Teknoloji ilerleyecek.

Yapay zekâ görüntüleri okuyor, riskleri hesaplıyor, senaryolar sunuyor. Oldukça da hatasız görünüyor bunlar. Yine de “bu doğru olamaz” dediğiniz anlar var mı?

Yapay zekâyı radyolojide kullanmaya başladık; radyolojik değerlendirmelere hekim yorumlarının yanında yapay zekânın yorumları da giriyor. Açıkçası bu tarafta böyle bir şey yaşamadım ama hastalarım üzerinden yaşıyorum. Hastalar yapay zekâyla uzun uzun konuşuyor ve sonra benimle aynı düzeye geldiklerini düşünüyorlar. “Hocam, şu makaleyi okudunuz mu? ChatGPT böyle diyor” gibi konuşmalar oluyor.

Geçenlerde bir hastam geldi ve hastalığını o kadar güzel anlattı ki uzmanlık sınavında bir asistana yıldızlı pekiyi verirdim. Araya girmeye çalıştıkça bir dakika deyip anlatmayı sürdürdü. Sonunda “Çok güzel anlattınız ama sizin hastalığınız bu değil, yapay zekâya yanlış şeyi sormuşsunuz” dedim. Buna inanamadı, kadıncağız ağlamaya başladı. “Sizin daha basit bir hastalığınız var” dedim.

Kimsenin karşı çıkamadığı bir güce ulaşıldığında, büyük kararlar veren biri kendini nasıl hizada tutabilir?

Bizim işimiz sürekli kendini sorgulamayı gerektirir. “Artık oldum, en üstteyim” dediğiniz anda hata yapmaya başlarsınız. Sürekli bir denetim gerekir. Ben kendi ameliyatlarımın videolarını izleyip kendimi kontrol ederim. Bir noktada doğru olanı yapmışsam “iyi yapmışım” derim, yapmamışsam nedenini sorgularım. 40 yıllık deneyimin sonunda ben de hata yapabilirim. Asistanlarıma bir hatayı kabul edebileceğimi ama aynı hatanın ikinci kez yapılmasını kabul etmeyeceğimi söylerim. Güçte de benzer bir sorun var. Güç kazandıkça danışmayı bırakıp “en iyi ben bilirim” demeye başlıyorsunuz; tıbbı da iktisadı da en iyi siz biliyorsunuz. Öyle bir dünya yok. Ne kadar iyi olursanız olun durum değişmez. Biz neden konsültasyon yapıyoruz? Her perşembe sabahı tümör kurulunda bir araya gelip vakaları konuşuyoruz. En iyisini ben bilseydim neden başkalarına sorayım? Ama orada birinin söylediği bir şey başka bir fikir uyandırıyor. Kibirden kaçınmak ve bunu kendine sürekli hatırlatmak gerekir. “En iyi benim, bu ameliyatı yüzde bir komplikasyonla yaparım, başkaları yüzde 10’la yapar” diyen meslektaşlarım var. Hayat öyle değil.

Rönesans’a olan ilginizden de bahsedelim…

Rönesans gerçekten çok ilgilendiğim bir dönem. Merakım şöyle başladı: 1990’larda bir hekim, Michelangelo’nun Sistina Şapeli’nde Tanrı’yı bir beyin kesitinin içine resmettiğini ileri sürdü. Ben de o dönem yayımlanan Argos adlı sanat dergisinde bu konuda bir yazı yazdım. Rönesans merakım oradan başladı, Sistina Şapeli’ne defalarca gittim. Sizin hezarfen dediğiniz, İngilizcede polimat denen, pek çok şeyle uğraşan ve her şeyi merak eden insanlar Rönesans’ın en belirgin özelliklerinden biri. Beyin damarları dallanır, çatallanır. Neden düz gitmezler de dallara ayrılırlar? Doğaya baktığınızda ağaç da nehir de nöron da dallanır. Okumaya başladığınızda Leonardo da Vinci’nin de ağaçların neden dallandığını sorduğunu görürsünüz. Eskilerin tecessüs dediği öğrenme merakı bir kez başladığında her şeyi merak edersiniz; Michelangelo’dan Leonardo’ya, oradan başka bir yere uzanır.

Kılcallar demişken, 80’li yıllarda tıp öğrencisiyken Türkan Saylan’la birlikte Türkiye’nin kılcallarına, doğudaki köylere, cüzzam hastalarının yanına gitmişsiniz. O yolculuğu anlatır mısınız?

Bunu sorduğunuz için teşekkür ederim. Türkan Hocamızı saygı ve rahmetle anıyorum. Tıbbiyede beşinci sınıftayken yaşadığımız çok büyük bir deneyimdi. O zaman hepimiz memleketi kurtarmaya çalışan solcu gençlerdik ama memleketin gerçeklerinden haberimiz yoktu. Bir anda kendimizi Van’ın mezralarında, oradaki insanlarla karşı karşıya bulduk. Cüzzamlı hastalara dokunmanın düşünülmediği bir dönemde Türkan Hoca “Onlarla dans edin” dedi ve Elazığ Cüzzam Hastanesi’nde hastalarla dans ettik.

Sonraki yıllarda Türkan Saylan’la çok yakın olduk, ondan çok şey öğrendim. Önemli bir bilim insanı, iyi bir öğretmen, mentor ve vizyonerdi. Ama beni en çok etkileyen başka bir şeydi. Hayatım ölümle karşılaşan insanların arasında geçiyor. Buna rağmen öleceğini bilerek ölüm karşısında sağlam durabilen insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Türkan Saylan’ı ölümünden iki gün önce ziyaret ettim. Yatağında el yazısıyla bir şeyler yazıyordu, karnı şişmişti. “Hocam, yoruldunuz, biraz dinlenin” dedim. “Aman Talat, yarın öbür gün öleceğim, şunu bitireyim” dedi. İki gün sonra hayatını kaybetti. Öleceğini biliyordu ve ölüm karşısında son derece sakindi. Yaptığı onca şeyin yanında beni en çok etkileyen bu oldu. Kâmil insan olmak demek böyle bir şey olsa gerek.

Güven, merak, dayanışma, itibar… Galiba hepsi ölümün var olduğu bir dünyada anlam kazanıyor. Haliyle bu sohbette de ölüm her konuya sızdı.

Evet, ölüm var. Size bir şey söyleyeyim: Ölümden korkmayın. Ölüm o kadar kötü bir şey değil, hayatın bir devamı. Korkulacak bir şey değil, huzurlu bir şey.