Kulaktan kağıda bir tuhaf öykü

Medina Turgul DDB Yönetici Yaratıcı Yönetmeni Kurtcebe Turgul'la harikulade absürt kitabı Bence Katil Öldürdü'yü özel kılan detayları konuştuk.

10.06.2019 - 11:15 | Haluk Kasarcı

Kulaktan kağıda bir tuhaf öykü

Kıymeti kendinden menkul bir dedektif. Çorum aksanıyla Türkçe konuşan Fransız bir subay. Ruh çağırma seansları, şifalı bitkiler üzerine hayati bilgiler, çözülmeyi bekleyen bir cinayet… 2015 yılında Jacques Petit Carrefour imzasıyla ve bir radyo tiyatrosu olarak gün yüzüne çıkan Bence Katil Öldürdü, kısa süre önce Mundi’nin ilk yayınlarından biri olarak raflardaki yerini aldı. Kurtcebe Turgul’la harikulade absürt kitabını özel kılan detayları konuştuk.

Kitaba geçmeden evvel, Jacques Petit Carrefour’un yazdığı radyo tiyatrosu olan Bence Katil Öldürdü ile başlayalım mı?

2015’ti sanıyorum. Liseden beri birlikte fikir ürettiğim, bambaşka bir alanda profesyonel olan arkadaşım Koray Gürtaş dijitalde bir mizah işi yapmak istiyordu. Erdem Köksal (Publicis’te kreatif direktör), Bora Başkan (kitabın görsel haletiruhiyesinin sahibi) ve ben beraber oturup biraz konuştuk. Bir internet sitesi yapmak istiyorduk; daha doğrusu Koray istiyordu, biz de ona kafamızın imkânları ölçüsünde yardım edelim diyorduk. Bu sürecin başlarında benden de bir şeyler istedi. Ben de her ekstra iş için yaptığım gibi önce yokuşa sürdüm ama sonra bir radyo tiyatrosu yazmak istediğimi söyledim. Çok gülerim radyo tiyatrosuna ben. İyisi çok iyidir. Cüneyt Türeller ve Şener Şenlerden gelen inanılmaz da bir kültürümüz vardır. Tanpınar oynanmıştır, daha ne olsun? Ben bu madalyonun öbür yüzündeki; ferasetli konuşmaya çabalayan dublajcıların, onların o kendilerini çok ciddiye alan hallerin radyo tiyatrosuna hep çok güldüm ve bunun komik olabileceğine dair bir izlenim edindim.

Ferasetli konuşmaya çabalayan dublajcıların, onların o kendilerini çok ciddiye alan hallerin radyo tiyatrosuna hep çok güldüm ve bunun komik olabileceğine dair bir izlenim edindim.

Mizahla ilgili olmayan edebi bir şey yapmaya kalksam da herhalde polisiyenin peşinden giderdim. Bu da bir polisiye olmalı dedim. Önce bu anlattığım ciddiyet seviyesine uygun olan isim geldi. Bence Katil Öldürdü deyince geri kalan her şey bir his olarak gelmeye başladı. Kim yazar böyle bir eseri, herhalde 20’nci yüzyılın başları veya ortalarıdır… Zaten bunlar genelde bir Fransız tarafından yazılıp hızla Türkçeye çevrilir ve çevirileri çok da iyi değildir. Derken Jacques Petit Carrefour diye bir adam yazsın dedim ki Petit Carrefour bence çok kötü bir espri ama uydu o haletiruhiyeye. Çeviren Somer Kalemşör diye bir adam… Etrafımızdaki yetenekli insanların bir araya geldikleri çok iyi bir imece iş oldu. Sonunda verkendini.com’a yüklendi ve kendine 10 bin kadar dinleyici buldu.

Bu noktadan kitaba nasıl varıldı?

Birgün çok sevgili Murat Menteş “Bu aralar ne yapıyorsun?” dediğinde “Absürt bir şeyler yazdım, fena da olmadı bence” dedim. Niyetim dinletmek değildi ama yollamamı isteyince yolladım. Zaten övgüden hiç kaçınmayan, bu yönüyle çok hoş bir insandır. “Bundan bir şey yap. Burada başka bir nüve var. Kitaba dönüştüğünde öyle kalmamalı, başka bir hale getirmeyi de düşün” dedi. Belki de böyle bir şey denilmesini bekliyordum, zaten sevmiştim de işi. Kitaplaşma süreci orada başladı.

Kulaktan kağıda bir tuhaf öyküÖzünde bir radyo tiyatrosu işi olduğu için sesle gelen “saçmalığı” çok kullandık işin yükselmesi için. Hatta bu, Abdullah Şevki Lamortier’nin Çorumlu olmasına dek vardı. Bu “saçmalığı” nasıl yazınsal ve görsel bir şeye dönüştürürüz diye düşündüm. Kitap boyunca söylenen, etrafta duyulan birçok malumat var. Hercule Poirot da çok sever ya, bu böyle, şu şöyle olur deyip atıp tutmayı… Tüm konuşulanlardan malumatları çıkarıp bunların altını çizsek ve onlar kitabın etrafına döşense her bölümün başında da o bölümü tasvir eden, gravür tarzı –ki bu Bora’nın fikriydi- işler koysak elimizdeki “saçma” şeyi daha fazla köpürtebileceğimizi düşündük.

Kitap yapalım dedik ama benim bu işlerin nasıl yapıldığına dair hiçbir ilgim ve bilgim yok. Yayıncı tanırım da kime gidilir, niye böyle bir kitap yapsınlar, nereden çıktı şimdi bu gibi bir sürü soru var ortada. O dönem üniversitede, Koç Yayınları’nın başında, şimdiyse Mundi Yayınları’nın ve Can Yayınları’nın genel yayın yönetmeni olan Cem Akaş’ı eskiden beri tanırım. “Bunda bir şey var mı?” diye ona verdim. Murat’tan sonra (birinci bölümü yazdıktan sonra ilk ona gösterip geri bildirim almıştım çünkü) kitabın fahri editörü Cem oldu. Yayınevine gittim. “Bizim böyle böyle fikirlerimiz var. Mundi isminde bir yayınevi kuruyoruz. Bunun da Mundi’nin ilk kitaplarından biri olmaması için bir sebep göremiyoruz” dediler. Önce Cem’e, sonrasında birlikte çalıştığım editör Özlem Alkan’a çok güvendim. Bir ay kadar evvel de yayınlandı.

Bora Başkan’la çalışma süreciniz nasıldı? Çizgi roman dünyasında yazarların çizerleriyle tek bir karedeki uyuşmazlık sebebiyle aralarının bozulduğu hikâyeler var malum…

Bu benim için şöyle bir süreçti: Bora varsa yaparım, yoksa yapmam. Kitaba bir illüstratör bulmadım yani. Açıkçası hiç itiş kakış yaşamadık. Bilgi bölümlerinde, çizim şeklimiz çok belli olduğu için en güzel/ayrıntılı biçimde yapma hedefi vardı yalnızca. Bazı ilave illüstrasyonlara ihtiyaç oldu, onları da zaten kapağa yazdık. Örneğin şifalı bitkiler bölümünde Medina Turgul DDB’de halihazırda çalıştığım art direktör Tolga Özbakır’dan yardım aldık. Sonra Bora onları alıp bizim haletiruhiyeye çevirmek için üzerlerinde hafif oynadı. Böyle paslaşa paslaşa ilerledik.

Adaşı Poirot’dan bahsettiniz. De Potasse’la benzeştikleri birçok nokta var, kendi dehalarına olan hayranlıkları gibi.

Poirot duysa buna çok kızar… Tabii tabii.

Bunun kadar belirgin olmayan, De Potasse’ın harcında olan başka neler var? Bu ilginç dedektifi nerelerden beslenerek ortaya çıkardınız?

Edebiyat kadar sinema ve televizyon da çok ilham verdi. Bir kere en ünlü sarsak müfettişlerden biri olan Clouseau… Sonra diğer bir sürü Fransız polisiyesinde karşılaştığımız müfettiş tipleri. Bunun böyle bir frankofon tarafı var zaten; konuşma, hal, tavır, ukalalığının cinsi daha frankofon bir yerde. Bir şeye benzetip sonra “Ya ne alakası var?” denmesinden de çok korkuyorum ama Monty Python’ın saçmalık şekli bende her zaman büyük hayranlık uyandırmıştır. O kendi gerçekliği içinde, olmadık yerlerde olmadık şeylerle sizi karşı karşıya bırakır. Monty Python karakter türleri, John Cleese’in oynadığı bütün o tuhaf adamlar… Gözümün önünde hep onlar vardı.

Bizim karakter için kıymeti kendinden menkul dedik. Zaman zaman üstüne çok basarak, zaman zaman da korkunç derecede saçma şeyler söyleyerek kıymetine dair sürekli bizde soru işareti yaratıyor. Ben işte o soru işareti yaratan adamı çok severim.

Bizim karakter için kıymeti kendinden menkul dedik. Öyle ama yine de bir kıymeti var. Zaman zaman üstüne çok basarak, zaman zaman da korkunç derecede saçma şeyler söyleyerek kıymetine dair sürekli bizde soru işareti yaratıyor. Ben işte o soru işareti yaratan adamı çok severim. Kitaba başladığınız andan sonuna kadar hep onunla ilgili şüphe duyarsınız. Sherlock Holmes da, Hercule Poirot da, Miss Marple da, Sam Spade de böyle değildir. Onların iki, bilemedin on sayfada ne olduklarını bilirsiniz. Bu karakterler sürprizli durumlarda dahi hep kendilerine ait bir tavır gösterirler. Çok sağlam karakterlerdir. Bizim karakter “manasızlığa” hizmet etmek üzere, bir öyle bir böyle gitmesini istediğim bir çizgideydi. Burada bazı kasti fauller de yapıyorsunuz. Çünkü bu, mizahı kuvvetli olduğu zaman değerli olacak bir polisiye ve o mizaha hizmet etmesi için bazen dramatik yapıda küçük küçük oynamalar yaparsınız. “Burada şimdi bu oldu mu?”, “E ama olduğu zaman çok güzel patlıyor, o yüzden olsun” gibi.

Abdullah Şevki Lamortier’de kullandığınız Çorum aksanını tercih etme nedeniniz neydi?

Güneydoğu, Doğu ve Karadeniz bizde mizahı çok yapılmış şeyler. Ben yine aksanlı, oralı olmaktan gurur duyan ve bunu çok güzel taşıyan bir adam yapmak istiyordum ama saydıklarım gibi çok tüketilmiş ayrıca okunurken anlaşılırlığında tehlike olabilecek şeylerden kaçınmaya çalıştım. Bir de gene o yöredeki Dodurga, Mecitözü gibi isimler kulağıma güzel geliyordu. Onun dışında herhangi bir lojistik değeri yok. Öbür aksanları çok duyduk, o denli tüketilmiş olmasın istedim yalnızca. Çok sevdiğim bir arkadaşımın babasına, Mehmet Şirin hocamıza danıştım. Sağ olsun aksan konusunda çok yardımcı oldu.

Hercule De Potasse’ın serüvenlerine devam etmemek için geçerli bir mazeretiniz yok diye umuyorum…

Geçenlerde Yekta Kopan sağ olsun davet etti, Hepsiburada’nın kanalında konuştuk. Hatta program sonrasında arkadaşça tavsiye verdi “Sen devam edersen olur. Birilerinden bekleme, yazacaksın öyle olacak ikincisi” diye. Biraz zaman ve benim istemem ve yine Bora’yla yapmayı arzu edeceğim için onun da zamanıyla ilintili. Olabilir tabii neden olmasın. Fakat an itibarıyla elime kalem alıp haydi De Potass tekrar sahaya çıksın demişliğim yok.

Ufak bir sorgu bölümüyle bitirelim. Hercule Poirot mu, Sherlock Holmes mu?

Holmes.

Agatha Christie mi, Arthur Conan Doyle mu?

Georges Simenon, ikisinden de çok.

Tüm zamanların en iyi dedektifi…

Eeh, çok zor. Vallahi çok zor. Jules Maigret. Onu çok seviyorum ama en iyisi o mu bilmiyorum, çuvallar çünkü arada sırada… İnsani olarak da zaafları vardır.

Monokl mu, büyüteç mi?

Büyüteç.

Seven mı, Silence of the Lambs mi?

Aaa, ikisi de müthiştir ama Seven. Evet evet.