İletişim uzmanları değerlendirdi: Gençler arasında şiddet neden arttı ve neler yapılabilir?

Dijital dünyanın ve iletişimsizliğin körüklediği şiddet sarmalının okul sıralarına kadar indiği son dönemde iletişim uzmanları görüşlerini MediaCat ile paylaştı.

Türkiye, dün Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda yaşanan olayın haberiyle sarsıldı. Olaya göre bir 8. sınıf öğrencisinin gerçekleştirdiği saldırıda, öğrencilerine kendini siper eden matematik öğretmeni ve 8 çocuk hayatını kaybetti. Saldırganla birlikte hayatını kaybedenlerin sayısının 10 kişi olduğu olayın ardından ülke gündeminde yas havası hakimken, gençler arasında gittikçe artan şiddet eylemleri yeniden gündeme geldi.

Son dönemlerde akran zorbalığı, siber şiddet ve çeteleşme gibi başlıklarla sık sık gündeme gelen genç kuşak arasındaki şiddet eğilimi, bu son olayla birlikte artık ertelenemez bir toplumsal kriz halini aldı. “Çocuklarımız neden bu kadar öfkeli?”, “Okullarımız gerçekten ne kadar güvenli?” ve “Nerede hata yapıyoruz?” soruları, uzmanlardan ebeveynlere kadar herkesin zihninde en yüksek sesle yankılanmaya başlarken iletişim dünyasının da gündemi haline geldi.

İletişim alanında uzman isimler bu toplumsal kriz hakkında görüşlerini MediaCat ile paylaştı:  

“Okulun kapısına değil, diline güvenlik koyun”

PROF. DR. HALUK GÜRGEN / Bahçeşehir Üniversitesi / İletişim Uzmanı

“Bazı acılar insanın içine sessizce değil, şiddetle yerleşir. Çocukların ve gençlerin adının korku, şiddet ve ölümle yan yana geldiği her olayda, toplum olarak biraz daha eksiliyoruz. Çünkü okul dediğimiz yer sadece bilgi verilen bir bina değildir; çocuğun dünyaya güvenmeyi öğrendiği yerdir.

Bu yüzden okulda yaşanan her şiddet olayı hepimizi derinden sarsıyor. Çocukların kendini en güvende hissetmesi gereken yerde endişe, korku ve ne yazık ki vahşet yaşanıyorsa sorun çok ama çok ciddi demektir. Bu yüzden meseleyi sadece güvenlik tedbirleriyle açıklamak yetmez. Şiddet çoğu zaman bir anda patlamaz; uzun süre görülmeyen yalnızlığın, bastırılan öfkenin, duyulmama hissinin içten içe büyümesiyle gelir.

Güvenli okul, sadece kapısı kontrol edilen okul değildir; öğrencinin görüldüğü, duyulduğu, ciddiye alındığı okuldur. Ama burada bir başka hayati halka daha var: okul, öğrenci ve anne-baba arasındaki iletişim. Çocuk evde başka, okulda başka bir yalnızlık yaşıyorsa; ailesiyle kurduğu ilişki kaygı, baskı ya da kopukluk taşıyorsa; okul da veliyle sadece sorun çıktığında temas kuruyorsa, o çocuğun iç dünyasında biriken yük daha da ağırlaşır. Oysa çocuğu koruyan şey, yalnızca kurallar değil; etrafındaki yetişkinlerin birbiriyle konuşabilmesi, iş birliği kurabilmesi ve aynı dikkat diliyle hareket edebilmesidir.

Burada okul yönetimlerine de Milli Eğitim Bakanlığına da düşen sorumluluk yalnızca olay olduktan sonra açıklama yapmak, bir dizi fiziki önlemler almak değildir; asıl sorumluluk, olay yaşanmadan önce koruyucu bir iletişim ve destek sistemi kurmaktır. Okul yönetimleri öğrenciyi sadece başarı ve disiplin üzerinden izleyen değil, duygusal iyi oluşunu da gözeten bir anlayış geliştirmelidir Bakanlık ise bunu bireysel çabaya bırakmadan rehberlik, psikolojik destek ve şiddetsiz iletişim modellerini eğitim sisteminin asli parçası haline getirmelidir. Çocuğu koruyan şey bazen bir kural değil; zamanında fark edilmiş bir sessizlik, ciddiye alınmış bir yardım çağrısı ve doğru kurulmuş bir destek sistemidir.

Medya da burada yarayı büyütmemeli. Şiddeti haber yapmak başka, onu dolaşıma sokulacak bir gösteriye çevirmek başka şeydir. Kontrolsüz görüntüler, acele yorumlar ve sosyal medyada yayılan acı, mağdur için ikinci travmadır.

Artık daha sert tedbirlerden önce daha doğru bir cümle kurmak zorundayız. Çocuklara sadece başarıyı değil, öfkeyi yönetmeyi, çatışmayı konuşarak çözmeyi, yardım istemeyi ve başkasının acısını hissetmeyi öğretmeliyiz. Aynı şekilde ailelere de yalnızca akademik başarıyı takip eden değil, çocuğun duygusunu duyan, değişen davranışlarını fark eden, okul ile temasını not günlerinde değil hayatın içinde kuran bir iletişim sorumluluğu düşüyor. Çünkü dil çöktüğünde şiddet konuşur.

Ve artık bunu açıkça söylemenin zamanı geldi: Okulun kapısına değil, diline güvenlik koymadan, çocukla öğretmen ve anne-baba arasında gerçek bir güven köprüsü kurmadan hiçbir çocuğu gerçekten koruyamayız.”

“Şiddet artık yalnızca yaşanan bir olay değil, dolaşıma giren bir içerik”

PROF. DR. ÇİSİL SOHODOL / Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi

“Okullarda yaşanan şiddet olaylarını yalnızca güvenlik açığı ya da bireysel bir sorun olarak okumak eksik kalır. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, daha çok bir iletişim sisteminin aksamasıyla ilgili. Çünkü bu tür olaylar çoğu zaman ani değildir; öncesinde görülmeyen, fark edilmeyen ya da ciddiye alınmayan sinyaller üretir. Öğrencinin kendini ifade edemediği, duyulmadığı ve görünmediği ortamlarda bu sinyaller birikir ve bir noktadan sonra daha sert biçimlerde ortaya çıkar. Bu nedenle şiddeti yalnızca bir sonuç değil, çoğu zaman başarısız iletişimin yerine geçen bir ifade biçimi olarak değerlendirmek gerekir.

Gençler açısından bakıldığında mesele yalnızca öfke değil; görünürlük, tanınma ve aidiyet ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç karşılanmadığında ortadan kalkmaz, biçim değiştirir. Yalnızlık, dışlanma ve ifade edilemeyen duygular biriktiğinde, bu birikim çoğu zaman dolaylı ama daha sert yollarla dışa vurulur. Bu yüzden iletişim dili, yargılayan ve etiketleyen değil, erken aşamada açan ve anlamaya çalışan bir yapıda kurulmalıdır. Güvenli okul, yalnızca riskleri engelleyen değil, riskin üretildiği noktayı fark edebilen bir iletişim zemini gerektirir.

Bugün bu sürecin en kritik belirleyicilerinden biri de medya ve dijital platformlar. Şiddet artık yalnızca yaşanan bir olay değil, aynı zamanda dolaşıma giren bir içerik. İçerik haline gelen her şey ise dikkat ekonomisinin kurallarına göre hareket eder. Bu da şiddetin daha görünür, daha dramatik ve daha tekrar edilebilir bir forma dönüşmesine neden olur. Medya burada yalnızca aktaran değil, anlamı çerçeveleyen bir aktördür. Hangi görüntünün seçildiği, neyin tekrarlandığı ve failin nasıl konumlandırıldığı, şiddetin toplumdaki karşılığını belirler.

Bu noktada bilgilendirme ile sansasyon arasındaki çizgi kritik hale gelir. Bir içerik toplumsal farkındalık yaratıyorsa bilgilendirmedir; ancak şiddeti dramatize ediyor ve tekrar dolaşıma sokuyorsa sansasyona dönüşür. Özellikle görsel tekrarlar ve yoğun duygusal anlatım, şiddeti yalnızca anlatmakla kalmaz, yeniden üretme riskini de beraberinde getirir.

Dijital ortamda bu etki daha da büyür. Kriz anlarında hızın doğruluğun önüne geçmesi, yalnızca yanlış bilgi değil, aynı zamanda kontrolsüz bir duygusal yayılım yaratır. Şiddet içeriklerinin tekrar tekrar dolaşıma girmesi, bireysel travmayı kolektif bir travmaya dönüştürebilir. Bu nedenle dijital iletişimde asıl ihtiyaç içerik üretmekten çok, içerik akışını yönetmektir. Doğrulama, sınırlama ve çerçeveleme bu sürecin temelidir.

Öte yandan şiddet içeriklerinin etkisini tek başına belirleyici görmek de eksik olur. Bu içerikler doğrudan davranış üretmez ama davranışı çerçeveler. Özellikle algoritmaların uç davranışları öne çıkardığı bir ortamda, gençlerin karşılaştığı dünya dengeli değil; daha çok ekstrem davranışların görünür olduğu bir yapı sunar.”

“Hız ile doğruluk arasındaki denklemi yeniden kurmak gerek”

ARDA ÖZTAŞKIN / Yapı Kredi Kurumsal İletişim Direktörü

“Gençler arasında artan şiddet olaylarında medya hem tanık hem de aktör. Şiddeti haber yaparken, aynı zamanda şiddetin toplumsal anlamını da üretiyor. Fail kim, olay nasıl sunuluyor, hangi çerçeveden anlatılıyor? Bunların bir sonraki olayın zeminini şekillendirme riski var. ‘Bulaşma etkisi’ denen şey artık araştırmalarla belgelenmiş bir kavram. Belirli türdeki habercilik, benzer olayların sıklığını artırıyor. Bu, elbette ki medyanın tek başına sorumlu olduğu anlamına gelmiyor. Ama sorumluluğunun olmadığı söylemek de mümkün değil.

Bunun yanısıra failin kimliğini ve motivasyonunu merkezine alan habercilik ile olayın yapısal nedenlerini ve kurbanların insanlığını merkeze alan habercilik arasında da bir çizgi var. Failin adını, fotoğrafını, manifestosunu öne çıkarmak sansasyondur. Çünkü bunun, şiddeti bir tür görünürlük ve anlam arayışına dönüştürme riski bulunur. Oysa, peşinde olunması gereken bana göre, ‘bu neden oldu, sistem nerede bozuldu, nasıl önlem alınabilir?’ gibi soruların cevapları olmalı.

Öte yandan sosyal medyada yayılan kontrolsüz görüntü ve spekülasyonların tahribatını önlemek için dijital iletişimcilerin yapması gereken en somut şey ise hız ile doğruluk arasındaki denklemi yeniden kurmak. “Paylaşmadan önce doğrula” bir slogan olmaktan çıkıp, editoryal refleks haline gelmeli. Ama bunun ötesinde yapısal bir sorun daha var. Algoritmalar, doğrulanmış içeriği değil etkileşim yaratan içeriği yayıyor. Platform düzeyinde sorumluluk mekanizmaları olmadan bireysel özen tek başına zayıf kalabilir.”