İki art direktörün Cannes Lions notları

Tribal Worldwide İstanbul Art Direktörleri Anıl Güzeliş ve Hakan İhtiyaroğlu Cannes Lions’ı anlatıyor.

26.06.2018 - 17:14 | MediaCat

İki art direktörün Cannes Lions notları

Bu yıl 65’incisi düzenlenen Cannes Lions Uluslararası Yaratıcılık Festivali’ni geride bıraktık. Festivalin son iki senedir cazibesini yitirmeye başladığına dair görüşler öne sürülürken, festival heyecanına yerinden ortak olan Tribal Worldwide İstanbul art direktörleri İsmail Anıl Güzeliş ve Hakan İhtiyaroğlu da festivale dair değerlendirmelerini bizlerle paylaştı.

Lafı fazla uzatmadan, festivalin heyecanını yitirdiğine dair görüşlere katılmayan iki art direktörden sözü önce Hakan İhtiyaroğlu’na, ardından da İsmail Anıl Güzeliş’e bırakıyoruz.

Tribal Worldwide İstanbul Art Direktörü Hakan İhtiyaroğlu

Her ne kadar geçen yıllara göre daha zayıf geçtiğine inanılsa da Cannes Lions hâlâ reklamcılığın süperstarı. Oraya gidildiğindeki enerji, insanların birbiriyle iletişimi, partiler, oturumlar, denizi, kumsalı, yemekleriyle insanı enerjik ve istekli tutuyor. Cannes’dan dönerken bende uyanan net iki duygu vardı: moral bozukluğu ve motivasyon. Ödül alan işlerin bazılarında 19-20 yaşlarındaki insanların sahneye çıkıp “Gold’ları kapıyor” olması biraz sinir bozucu ama insanın içinde kıpırtılar başlatan da bir his aynı zamanda. Ülke olarak tam olarak nerede olduğumuzu görmek, biraz tatsız. Yine de her yıl ülkemizden ışık veren işler çıkıyor tabii ki. Bu nedenle, çok çalışıp sağlam fayda sağlayacak işler üretebilirsek, oralarda daha baskın olabileceğimize inanıyorum.

Oturumlardan benim en keyifle dinlediklerim arasında “One Argentinian, One Brazilian and One Colombian Walk into a Bar” vardı. Bir bar ortamı kurdukları konuşmalarında hepsi tek tek kendi kültürlerini ve bunu işlerine nasıl yansıttıkları üzerine konuştular. E tabii biraz da bir şeyler içtiler. Ülkelerindeki sınırlamalar, karamsarlıklar ve garip eğlence kültürleri olması gibi bizimle çok benzer şeyleri yaşıyor olmaları da bence bize bir ışık tutuyor.

Chuck Porter’ın “kutuplaşmaya karşı reklamın gücü” gibi ağır bir konuyu, gökdelene tırmanan bir rakunun dünyası üzerinden anlattığı sunum etkileyiciydi, KFC sunumu zaten herkesi güldürdü. Giphy konuşmacı olarak dijital sanatçı Yung Jake’ı davet etti. Jake aynı zamanda rap de yapıyor. Yaptığı bütün işlerde interaktiflik var, incelemek faydalı olacaktır.

Oturumlar dışında festival zamanı her gün her saatte yapılacak
bir şeyler bulunuyor. Sadece, bazı partilere önceden davetiyeniz olmazsa giremiyorsunuz. Gidecek olanların bu işi önceden çözmeleri lazım. En önemlisi, her an biriyle saçma bir yerde tanışma ihtimaliniz var (gecenin bir yarısı ara sokaktaki kebapçıda McCann Romanya’nın kreatif direktörüyle tanışıp sohbet etmek gibi).

Özetle, festival her şeyiyle tatmin edici ve eğlenceliydi. Umarım, ülke olarak önümüzdeki yıllarda elimiz çok daha dolu gidip o sahneyi süpürürüz. Süpürelim be!

Tribal Worldwide İstanbul Art Direktörü İsmail Anıl Güzeliş

“Cannes nasıldı” sorusuna şöyle cevap veriyorum; Fransız Rivierası’nın bu güzel plajlara sahip, güneşli şehrinde ne kadar kötü geçebilir ki? Her yıl kalitesi ve içeriği üzerine tartışılsa da özellikle benim gibi 30’lu yaşlarda reklamcılar için bu festival kötü geçemez.

Şans eseri iki senedir üst üste Cannes’a gitme fırsatı bulan biri olarak, yeterince gözlem yapabildiğime inanıyorum.

Bence Cannes Lions deneyimi bir bütün. Sadece sunumları dinlediğiniz ve beklentilerinizi tamamen bu sunumlar üzerinden karşılayacağınız bir festival değil. Dünyanın dört bir yanından gelen, sektörden ve sektörle bağlantısı olan binlerce kişiyi bir arada gördüğünüz, festivalin izlerinin tüm şehre yayıldığı, lezzetli yemekleri tattığınız, sürpriz partilerle karşılaşacağınız, bütünüyle bir deneyim.

Adrian Botan’ın günümüz reklamcılığıyla ilgili çerçeveletip duvara asmak isteyeceğiniz bir iki cümlesini duyduktan hemen yarım saat kadar sonra benzer nitelikte cümleleri Chuck Porter’dan duyabildiğiniz bir deneyim (Üstelik tam da bu sırada bir markanın plaj konuşmasındaki Fernando Machado’yu ya da Ridley Scott’ın küratörlüğündeki showcase’i kaçırıyor olabilirsiniz).

Reklamcılık değişiyor, Cannes Lions da öyle. Tabii bu noktada tavuk ve yumurta ilişkisinden söz edilebilir. Neredeyse metrekare başına bir ajans başkanı ya da kreatif direktör düşen bir festivalde bu ilişkinin olmaması da garip olurdu.

Cannes Lions sektöre global olarak yön veriyor; doğruyu, yanlışı belirliyor ve yılların birikimiyle oluşturduğu kriterlerle de başarılı bulduğunu ödüllendiriyor. Akıllıca hack’leyen, yasaları değiştirebilecek kamuoyu yaratan, rasyonel fayda doğuran, yeni iş modelleri tasarlayan, icat çıkaran işler kazanıyor.

Bu derecelendirmeyi de çoğumuzun ait olduğu network ajansların en üst düzey yaratıcıları yapıyor. Bence bu sebeple de mesleğini severek yapanlardan saygı görmeyi daima hak ediyor. Cannes’la ilgili olumsuz düşüncelerin aksine ben Cannes’ın geldiği noktayı heyecan verici buluyorum.

Chuck Porter’ın sunumunda söylediği, “Hepimiz kabul etmeliyiz, kimse reklamları sevmiyor” lafından yola çıkarak, günümüzde reklamcılığın yeni bir forma büründüğünü, ilham veren, şaşırtan, güldüren, ara sıra da ağlatan bir içerikle, bir truva atıyla hedef kitlesine ulaşabildiğini kabul etmek gerek. Bu durum, Cannes Lions’ın bilinen reklamcılık kalıpları içinde kalmayıp çok daha kapsamlı bir hale dönüşmesini mantıklı hale getiriyor.

Cannes Lions 2018’de en çok konuşulan konu, otomotivden sağlığa, bir çok sektörde de gündem olabilecek olan yapay zekâydı. Yapay zekâ, günümüz reklamcılığının espri anlayışının konuşulduğu bir oturumda da karşınıza çıkabiliyor, kadın hakları temalı bir sunumda da.

Kişisel gözlemim: insanlar yapay zekâ ile ilgili de ikiye bölünmüş durumdalar. Bir grup, yapay zekânın yaratıcılığı olumsuz etkileyebileceğinden emin. Bir grup da yapay zekânın çok iyi bir araç, bir müttefik olacağını söyleyip, yakın gelecekte ikinci Rönesans’a bile sebep olabileceğinden bahsediyor. Yapay zekânın ardından ismi en çok duyulan isim ise ABD Başkanı Donald Trump. Zira kendisinin de ismini pek çok sunumda, farklı şekillerde duyduk.

Festival süresince en beğendiğim sunumlar;  Wieden+Kennedy ve KFC’nin ortaklaşa yaptıkları ve hem görsel hem de içerik olarak gerçek anlamda bir şov tadında geçen “How a Chicken Salesman Predicted the Future of Modern Media” ve Grey Global Group’tan Per Pedersen’in “The Future Belongs to the Rule Breakers” sunumları oldu. Tabii DDB’nin ev sahipliği yaptığı ve Super Bowl’un şahane işi Exclusive the Rainbow’un inceleğendiği “David Schwimmer the Rainbow” sunumunu da atlamamak gerek. Chuck Porter’ın Minnesota’da sebepsiz yere gökdelene tırmanmaya başlayan bir rakunun (MPR Raccoon) global viral etkisini anlatıp, “Siz de kampanyanız için rakununuzu bulun” diyerek günümüz reklamcılığını özetlediği ara sunum da ilham vericiydi. Conan O’Brien, Shaquille O’Neal, Akon ve Kevin Costner gibi ünlü isimleri farklı günlerde farklı oturumlarda görmek mümkündü.

Benim için Cannes reklamcılık açısından hâlâ kutsal, festivalde verilen ödüller de reklamcılığın Oscar’ları. Sektör adına elinize hiçbir şey geçmediğini düşünseniz de farklı kategorilerde yaptıkları nefis işlerle ödüllerini sahnede alanların mutluluğuna ve zaferine tanıklık ederek, siz de bir sonraki sene benzer başarılar elde etmek adına motive oluyorsunuz. Piyush ve Prasoon Pandey kardeşlerin The Lion of St Mark gibi onur verici bir ödüle layık görülmelerinin ardından yaptıkları konuşmada aktardıkları duygu ve düşüncelerini dinlerken de mesleğe olan saygınız kat kat artıyor.

Davetiye bulabilen şanslı isimlerdenseniz, ücretsiz ikramlar eşliğinde eğlenebileceğiniz özel partiler, yanı başınızdaki plaj, yemek yerken ya da sokakta yürürken rastlantısal olarak tanışabileceğiniz meslektaşlarınız da festivalin ve şehrin bonusları.

Henüz bu deneyimi yaşamamış olan yaşıtlarıma ve de benden yaş olarak küçüklere tavsiyem; Cannes’a gidin. Hatta daha da güzeli, Cannes’a yaptığınız işin layık görüldüğü Aslan’ınızı almak için gidin. Bunun için de çaba sarf edin.