MediaCat

“Gelecek algımız kısalıyor”

İçinden geçtiğimiz zorlu dönemde markaların atması gereken adımları, toplum yapısındaki ve gelecek algımızdaki değişimleri CMO Sempozyum’da bir araya geldiğimiz Konda Araştırma Yönetim Kurulu Üyesi Bekir Ağırdır ile konuştuk.

“Gelecek algımız kısalıyor”

Ardı ardına gelen olağanüstü koşullar, etkisini iyiden iyiye hissettiren belirsizlik ortamı ve değişen demografi… Toplumun, bireylerin ve markaların içinden geçtiği bu zorlu dönemde markaların atması gereken adımları, toplum yapısındaki ve gelecek algımızdaki değişimleri Bekir Ağırdır’a sorduk.

Olağanüstü hayatın normal hale geldiğinin altını çiziyorsunuz. Bu durum pazarlamayı ve toplumu nasıl etkiliyor?

Genel olarak yönetim meselesi bir karar almaya ve onun sonucunu öngörmeye dayanıyor. İnsan zihni belirlilik arıyor. Halbuki bugünün dünyası böyle çalışmıyor. Çünkü çok aktörlü bir hayat var ve alınacak sonuç, süreç sadece sizin yaptıklarınıza bağlı değil. Sadece o işin dinamiklerine ya da rakiplere de bağlı değil. Hiç hesapta olmayan, Çin’in veya AB’nin siyasi veya ekonomik bir kararı, Putin’in bir çıkışı bile bütün ülkenin ekonomisini veya sizin sektörünüzü etkileyebiliyor.

Bütün bu hikâye; iklim değişikliği, küreselleşme, dünyanın gerilimlerinin bize yansıması, teknoloji sayesinde birdenbire hızlanan hayat diye nereden bakarsak bakalım, bildiğimiz eski modellerin çalışmasına engel. Dolayısıyla zihin haritamız bugünkü karmaşıklığı ve belirsizliği yönetmeye yatkın değil. Bu toplumlar için de şirketler için de devletler için de böyle.

Şirket yapılarında çeşitli değişikliklerin yaşandığından, yaşanması ve ekosisteme yatırım yapılması gerektiğinden bahsettiniz. Markalar geleceğin dünyası için ne tür adımlar atmalı?

Bütün değişimlere, değişen dinamiklere karşı çok aktörlü, çok boyutlu belirsizlik ve karmaşıklık esaslı bir hayat yaşıyorsak, buna teslim olacak halimiz yok. Mesele bu hayata uyumlu yeni iş modeli, tarım, tüketim, üretim neyse, onu arayıp bulma meselesi.

Teknolojik sıçrama sayesinde zaman ve mekândan bağımsız bir hayat var. Bütün ticaret bile artık sanal dünyaya kaymış ve zaman sınırından kurtulmuş durumda. Bir yanı bu; ikincisi, bu teknolojik sıçrama sayesinde söz bir şirkette, partide, devlet başkanında ya da devlet dediğimiz mekanizmanın elinde değil; herkesin elinde kamera ve mikrofon var ve artık herkes konuşabiliyor.

Bugün eğer bir interaktivite varsa, kendinize biçtiğiniz rol de her gün değişiyor. O zaman o büyük kitlelere ulaşmak yerine, söylediğiniz şeyi gerçekten bir yaşam tarzı, bir davranış biçimi haline getireceksiniz ve sürekli öyle olacaksınız. Bir marka için sadece sizin böyle davranmanız da yetmiyor. Her bir çalışanınızın, bayinizin, tedarikçinizin de böyle davranması gerekiyor.

Düşünün genel müdürlüğünüzde, yönetim kurulunuzda yüzde 40 kadın var; çalışanların yüzde 40’ını da kadın yapabilirsiniz. Ama bayilerinizin hiçbirinde, üretimde, tedarikçinizin hiçbirinde kadın çalışan yoksa “Ben toplumsal cinsiyet eşitliğine saygılı markayım” demek hikâye…

İletişim ve pazarlama dünyası için en güzel mottoyu bu topraklar yazmış. Mevlana demiş ki “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol”. Bunu bütün topluma yapamayacağına göre kontrolün olan alan neresi? Ekosistemin, yani kendi yapın. Bayilerinle tedarikçilerinle, çalışanlarınla… “Bu topraklar için şu iyiliği yapıyorum, bu iyiliği yapıyorum” demek yerine çalışanlarına göster o iyiliği. Eğer bir depremde ya da pandemide çalışanların komşusuna “Benim şirket şöyle davranıyor bana, yanımdalar” diyorsa, asıl hikâye buradan başlayacak. Çünkü o komşunun da elinde mikrofon, kamera var. O komşu oturup samimiyetle yazacak ve asıl hikâyen de burada oluşacak.

Ekonomide kötü gidişatla birlikte yalnız yaşama, yer yer de ev paylaşımı artıyor. Aile yapıları, yaşam biçimleri nasıl değişiyor?

Türkiye demografisinde çok ciddi bir değişim var. Türkiye’de ortalama evlenme yaşı 27’ye geldi. 22’sinde üniversiteyi bitirmiş, şanslıysa, iş bulduysa beş yıl evlenmeden önce ya tek başına ya da ailesiyle yaşıyor ama eğitimli, çalışmaya başlamış bir insan hemen evlenmiyor. Bu, beyaz eşya sektörünü de inşaat ya da mimari sektörünü de etkiliyor.

İki, çekirdek aileye döndük. Göçle birlikte metropollerde, kasabalarda olduğu gibi geniş aile yok hayatımızda. Evler sobalı evlerden kaloriferli evlere dönüyor; apartmanlaşıyor. Türkiye’nin 3’te 2’si artık apartmanlarda yaşıyor. Ortalama aile, hane başına aile 3,5 kişiye düşmüş durumda. Dolayısıyla ataerkillik, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çok ciddi bir değişim var ve tek nedeni kadın hareketinin çabaları ya da şirketlerin yaptıkları değil, aynı zamanda sosyolojik bir değişim.

Artık İstanbul’da, metropollerde eskisi kadar 150 metrekare ev yok. Ortalama evler 50, 60, 45 metrekare yapılıyor; tek başına yaşayanlar için. 45 metrekare evde de 120 santimetrelik koltuk olmuyor. Ya da beyaz eşyalar… Küçük fırın, küçük buzdolabı ihtiyacı gelişiyor.

Kombinasyondaki değişiklik zihin dünyasını da etkiliyor. Bugün metropollerde Türkiye’nin yoksulluğu, ekonomik buhranının büyüklüğü nedeniyle ahlaki kaygıları, namus, onur, şeref, haysiyet gibi tanımları ne kadar ataerkil olursa olsun, bir erkeğin eşinin çalışmasına artık ihtiyacı var çünkü geçim derdi var. O zaman da bütün ahlaki referanslar yıkılıyor.

Daha ilginç olanı, böyle bir iktidar döneminde örneğin, dindarlık zayıflıyor. İsterseniz bütün okulları imam hatibe çevirin. Metropollerde kaza namazı yok. Metropolde çalışan bir işçi, 1,5 saat servisle gidecek, 1,5 saatte gelecek eve. Akşam 8’de gelecek, ikindi namazının kazasını kılacak, akşam namazı kılacak, yemek yiyecek, yatsı kılacak. Ne zaman dinlenecek? Ne zaman kendine vakit ayıracak, çocukları ile ilgilenecek ve uyuyacak? Sabah 6’da kalkıp yeniden servise yetişecek. Bütün bu hikâye zihin yapısını da değiştiriyor.

“Türkiye’de yüzde 65 için gelecek algısı 36 ay; yüzde 35 ise 37’nci ayı tahayyül edemiyor” dediniz. Bu nasıl bir gerçekliğe işaret ediyor?

Ülkenin gelecek algısı kısalıyor. 2014’te araştırmayı ilk yaptığımızda 10 yıl imiş, pandemiden önce dokuz yıl. Şimdi yapsak muhtemelen daha kısa. Gençlerin gelecek algısı çok daha kısalıyor ve ülkenin 3’te 1’i üç yıldan, 36 aydan sonrasını tahayyül edemiyor.

Amerika’da uzun konut kredisi, 30 yıllık, 20 yıllık… İnsanlar 20 yıl boyunca aynı evde oturacak demek bu. Türkiye’de de nitekim bankalar yaptı, kaç kişi aldı? Şimdi hiçbir banka vermiyor muhtemelen. Çünkü kimse almadı, çünkü kimse 10 yıl o evde oturacağına ve 10 yıl işten atılmadan ya da herhangi bir kriz yaşamadan taksiti de düzgün ödeyebileceğine inanmıyor.

Bugün Türkiye insanının geleceğe dair algısı kısalıyor, daha dönemsel, özellikle gençlerde. Bu ne demek? Hayalsizlik demek. Benim zamanımdaki iş görüşmelerinde “Kendini nerede hayal ediyorsun?” demek gelenekseldi. Üç sene sonrasını hayal edemeyen çocuk kendini nerede hayal etsin?

İlgili İçerikler

Parolanı mı unuttun?

Kullanıcı adını ya da e-posta adresini gir. Sana bir e-posta göndereceğiz. Oradaki bağlantıya tıklayarak parolanı sıfırlayabilirsin.

Your password reset link appears to be invalid or expired.

Giriş

Gizlilik Politikası

Add to Collection

No Collections

Here you'll find all collections you've created before.