Cannes Lions’ın bu yılki programında yapay zekâdan kültürel içgörüye, yaratıcı etkinlikten marka büyümesine uzanan geniş bir seçki yer alıyor. Bu yazıda, yaratıcılık dünyasının en kapsamlı buluşmasından öne çıkan 10 oturuma göz atıyoruz.
Cannes Lions’a katılanların yakından bildiği üzere festival programı, insana aynı anda birkaç farklı yerde bulunma isteği uyandıracak kadar yoğun. Bir yanda dünyanın önde gelen marka ve yaratıcı liderlerinin Palais’nin farklı salonlarındaki oturumları, diğer yanda Croisette boyunca uzanan beach house’lar ve rooftop’larda gün boyu süren marka aktivasyonları seçim yapmayı zorlaştırıyor. Hal böyle olunca, programı önceden incelemek ve bazı oturumları şimdiden ajandaya sabitlemek önem kazanıyor.
Bu yıl programın genelinde yapay zekâ hâlâ güçlü bir ağırlığa sahip. Ancak tartışmanın odağı, teknolojinin neler yapabildiğinden yavaş yavaş onu nasıl ve hangi amaçla kullanmamız gerektiğine kaymış görünüyor. İnsan zevki, kültürel sezgi, yaratıcı muhakeme ve uzun vadeli marka inşası gibi konuların öne çıkması da bunun bir göstergesi.
Üretken yapay zekâ hayatımıza ilk girdiğinde tartışmaların önemli bir kısmı, makinelerin hangi yaratıcı işleri yapabileceği üzerine kuruluydu. Yapay zekâ insan aklıyla yarışacak kadar metin yazabilir mi, görsel üretebilir mi, film çekebilir mi… ve nihayetinde yaratıcıların yerini alabilir mi?
Bugün geldiğimiz noktadaysa daha önemli bir soruyla karşı karşıyayız: Yapay zekâ sayesinde tek tek işler üretmek yerine, sürekli yeni işler üretebilen yaratıcı sistemler tasarlamaya başlarsak ne olur?
“Making Things That Make Things”, ajansların ve markaların kampanya üretme modelinden yaratıcı sistemler tasarlama modeline geçişini ele alıyor. Ancak oturumu dikkate değer kılan nokta, bu dönüşümü yalnızca teknoloji veya verimlilik perspektifinden değerlendirmemesi. Zira üretim sonsuz hale geldiğinde asıl kıt kaynak fikirden ziyade zevk, seçicilik, kürasyon ve stratejik muhakeme olacak gibi görünüyor. Başka bir deyişle, makinelerin ne üretebildiğinden çok insanların neyi seçtiği önem kazanacak.
AI çağında strateji ve yaratıcılığın yeni rolünü anlamak isteyenlerin 22 Haziran Pazartesi günü 11.45’te Rotonde Stage’de olmasını öneririm.
Marka mı performans mı? Sadakat mi yeni tüketiciler mi? Yenilik mi devamlılık mı? Uzun vade mi kısa vade mi? Yaratıcılık mı frekans mı?
Bu tartışmaların karşıt cephelerinde görmeye alıştığımız iki isim, Mark Ritson ve Byron Sharp, bu kez ayrıştıkları noktaları değil, üzerinde uzlaşabilecekleri pazarlama gerçeklerini konuşmak için aynı sahneye çıkıyor.
Başlığı itibarıyla bile Cannes’ın en merak uyandırıcı oturumlarından biri. Zira sektörümüzde kesin hükümler verenlerin sayısı çok, herkesin üzerinde uzlaşabileceği ilkeler ortaya koyanların sayısıysa oldukça az.
Ritson ve Sharp’ın üzerinde gerçekten anlaşabildiği beş şeyi öğrenmek için 22 Haziran Pazartesi 15.30’da Debussy Theatre’da yerinizi alabilirsiniz.
Yapay zekâ reklamcılığın geleceğini nasıl değiştirecek?
Bu soru son birkaç yılda o kadar sık soruldu ki, artık sorunun da cevabın da pek bir heyecanı kalmadı. Ancak OpenAI’ın katılımıyla gerçekleşecek “Advertising in the Age of AI” oturumu, meseleyi yalnızca yeni yaratıcı araçlar veya daha hızlı içerik üretimi üzerinden ele almayacak gibi duruyor. Zira oturum, reklamcılığın medya merkezli bir işletim modelinden zekâ merkezli bir modele geçişini tartışıyor.
Bu değişim, reklamın nerede gösterildiğinden çok tüketiciyle nasıl etkileşim kurduğunu önemli hale getiriyor. Markalar sabit mesajlar yayınlayan yapılardan, sorulara cevap veren, kişiselleşen ve kullanıcılarla karşılıklı ilişki kuran sistemlere dönüşebilir.
Bu dönüşümün, bizzat kaynağı tarafından nasıl yorumlandığını dinlemek isteyenler için adres, 23 Haziran Salı 11.45’te Debussy Theatre.
Sırada: “The Anatomy of an Icon”