Bir senaryo, roman; belki bir köşe yazısı hatta bir tiyatro bile olabilir. Hangi disiplinde yazarsa yazsın insan ruhunun derinliklerini, modern dünyanın çelişkilerini ve aşk kavramını irdelemeyi çok seven bir yazarla, Başar Başaran ile bir aradayız.
Başar Başaran’ı Başar Başaran yapan, gerçekliğin mükemmel bir hız içinde eriyip yok olduğu modern dünyada “ruhun bedenle kavgasından” dokunaklı aşk hikâyeleri çıkarmayı bilmesi. Kaleme aldığı her şeyde olduğu gibi, senaryosuna imza attığı Adsız Aşıklar’da da bu çetin kavgaya şahit olmak mümkün. Sanatını şekillendiren dünya dertlerini konuşurken yeni projesinin müjdesini de alıyoruz kendisinden:
Siz iktisat okumuşsunuz, bunu felsefe yüksek lisansı izlemiş, gazeteciliğiniz var… Bütün bu geçmiş, yönelimler ve deneyimler yazarlık serüveninize nasıl ışık tuttu?
Bence yazarlık, insanın dünyaya dair bir derdi oluştuktan ya da olgunlaştıktan sonra iyi ürünler verebileceği bir meslek. Dolayısıyla hayata dair yaptığınız her şey yazarlığın hem içinde hem ona katkı sağlayacak şekilde gelişiyor. Ama iktisat açısından konuşayım: İktisat, insan davranışlarını anlamak açısından, hatta daha sonra insana dramatik çatışmalar kurmak açısından bir yazarın kaçırmaması gereken bir alan. İçinde yaşadığımız dünyayı açıklamak açısından psikoloji kadar, felsefe kadar, insanın iktisadi davranış ve yönelimlerini; iktisadi kuralların insan hayatını nasıl belirlediğini anlamak da önemli. Çünkü biz zaten iktisadın içinde yaşayan varlıklarız. Çarşı hissi, alışverişin kuralları, arz-talep dengeleri, alternatif maliyet…
Alternatif maliyet olgusu, bugün burada bulunmakla aslında nerede olma ihtimalini kaçırdığımızı düşündüğümüz zaman tam bir dramatik çatışmadır. Nerede olmak istiyorsun ama neredesin ve burada olmakla neler kaybediyorsun…
Yollarınızın Alev Alatlı ile kesişmesi ile birlikte hikâyeniz senaristliğe doğru evriliyor. Kurt Kanunu, Yol Ayrımı gibi Kemal Tahir uyarlamaları doğuyor bu süreçte. Bir romancı olarak ilk geçiş deneyiminiz nasıldı?
O yıllarda romancı olmayı isteyen ama henüz roman yazmamış biriydim. Alev Hoca’yla ilk tanışmam gazeteci olarak röportaj yapmak için yanına gittiğimde oldu; sonrasında yaklaşık on yıl süren bir usta-çırak ilişkimiz başladı. Ben politik ve tezli romanlar yazmak için çabalarken, Alev Hanım roman için kırk yaşından sonrasını beklememi, çağımızın görsel bir çağ olduğunu ve dizilerle dert anlatmanın daha etkili olacağını söylüyordu ki o zamanlar için sadece bir öngörüydü bu. O zamanlar diziler henüz dünyayı sallamıyordu.
Kendimi bir anda Kemal Tahir uyarlamasının içinde buldum. Onun eserlerine dair bilgim vardı, Alev Hoca da beni bu konuda yüreklendirip tavsiye etti. Böylece televizyonla tanıştım.
Peki şimdi, teknik olarak hangisi daha zorlayıcı sizin için? Roman mı senaryo mu?
Dilekçe ile mektup, mektup ile köşe yazısı ne kadar farklıysa; roman ile senaryo da o kadar farklı. Ortak nokta yalnızca “yazmak”. İllaki temele dünya derdinizi koyarsanız, o dünya derdine ilişkin bir ürün vermeye gayret edersiniz ama disiplinleri, çıkış noktaları başkadır. Şiir mesela, insanın kalbinden gelir. Roman ise bir meseleyi kavramasından, idrak etmesinden, sezgiden gelir. Sistemleri ve uymanız gereken kuralları farklıdır.
Sinema gösterme sanatıdır. Dolayısıyla senaryo yönetmene yazdığınız bir mektuptur. Derdini nasıl göstereceğine ilişkin kafanızda geçen filmi aksettirme becerisidir.
Dünyanın en kolektif işidir. Yapacağınız iş sadece yönetmenle bitmez, müzisyene de laf söylemeniz lazım, kostümcüye de oyunculara da laf söylemeniz lazım. Senaryo içindeki duyguları onlara geçiriyor olmanız lazım ki, o kolektif yapının sonucunda sizin kafanızdakine yakın bir sonuç çıksın. Yarattığı ekonomi açısından da daha profesyonel bir iş. O stres ve zaman baskısı çok eğlenceli olabilecek olan senaryoyu zaman zaman baskı altında yazmana sebebiyet veriyor.
Roman öyle değil, tamamen bireysel. Okurla baş başasınız. Görmeyen bir okura içinizdekileri göstermeye çalışıyorsunuz. O zaman iç sesler ve uzun betimlemeler daha çok devreye giriyor. Kelimenin içinde oyalanma imkânı buluyorsunuz. Yine bir zorluğu var ama senaryodaki gibi dışsal bir zorluk değil, içsel bir zorluk. İnsanın kendi içine yaptığı yolculuk da her zaman keyifli bir yolculuk olmuyor. Orada neyle karşılaşacağınız belli değil. İçinde şeytanlar, canavarlar var. Ama dışsal bir baskıyı göz önüne alırsak bireysel olarak roman yazmak daha tatlı bir yolculuk.
Ben dizi ve uyarlamaların her zaman tehlikeler barındırdığını düşünürüm. Orijinal eserin gölgesinde kalma tehlikesi, orijinal eserin zihnimde kurduğu dünyayı alt üst etme tehlikesi, gibi. Özgünlük yakalamak çok zor gibi geliyor bana…
Bir eseri uyarlarken, o esere bir şey katmaya yönelik bir çaba varsa zor değil… Geçmişe ait bir eserin yazıldığı döneme ait bir probleme denk gelen tarafı vardır ve bunun bugüne karşılık gelen bir tarafı da olabilir. Bugünün dünyasında da tespit ettiği şeyler; önerdiği, vaaz ettiği şeyler var. Kocaman bir eserin içindeki küçük bir pasaj eserin ana damarı olmasa da bazen o kadar kuvvetli bir damardır ki, onu alıp uyarladığımız zaman eserin bir parçasını daha değerlendirmiş oluruz. Mücevherlerle dolu bir metnin içinde herkes elması ararken biz belki köşelerde bir yakut bulmuşuzdur da ondan bir şey yaparız. Bir eseri olduğu haliyle başka bir disipline aktarmanın sebebi, o eserin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak da olabilir.
Bu da bir yol, ticari beklenti de bir yoldur. Ama her biri okurun kitapla kurduğu ilişki karşısında yenilmeye mahkûmdur. Çünkü okur kitapla bir ilişki kurar. Okurken kafasında kendi filmini çekmiştir. Uyarlamanın değerli olması için, metinden cımbızla çektiğin o parçaya kendi bakışını, kendi sözünü katman gerekir. O zaman okur da “evet, bu olmuş” diyerek saygı duyar.
Şimdi bir de Semih Saygıner projesi geliyormuş…
Evet, Netflix için Semih Saygıner’in hayat hikâyesini anlatan bir dizi üzerine çalışıyoruz. Bu süreç, yazarlık hayatımda yaşadığım en ilginç tecrübelerden biri oldu. Çünkü bu kez bir edebiyat metnini uyarlamıyorum; karşımda yaşayan, kanlı canlı bir insan var. Onu görüyor, tanıyor, hikâyesini dinliyorsunuz. Fakat sonra tüm bunları senaryonun istediği disipline, kurallara ve matematiğe oturtmanız gerekiyor.
Kendi yarattığınız karakterlere her şeyi yaptırabilirsiniz ama gerçek bir insandan bahsediyorsanız sınırlar var. Yaşayan bir hayatı kurgunun içine yerleştirmek çok zordu ama öğreticiydi. Ortaya çok güzel bir iş çıktığını düşünüyorum. Metinler çok iyi oldu, Bu ay çekimleri başlayacak.

Platformların, sosyal medya ve influencer’ların, yapay zekânın yükselişine şahit olduğumuz zamanlardayız. Her türlü bilgiye ulaşmak, insanlara ulaşmak çok kolay… Bir içeriği takip ederken detaya, uzun süreye tahammülümüz yok. Daha kısa içerikler, daha özet bilgiler istiyoruz. Böyle bir zamanda sanatçının hem kendisiyle hem toplumla kurduğu ilişki nasıl değişiyor?
Üzerimde bu tip baskılar hissetmiyorum. İnsanların benim hayatı algılama ve yorumlama biçimime uyum sağlayabildikleri ölçüde beni anlayacağını, söylediklerimin onlara ulaşacağını biliyorum. Öbür türlüsü -mış gibi yapmak ve bence bir sanatçı ile o sanatsal faaliyetin alıcısı arasında en kilit ilişki samimiyet.
Samimiyeti kaybetmemek adına kendi iç ritmimde, saatimde, anlatış şeklimde, anlatım durumumda kalmalıyım. Başka türlüsünü de bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Bugün her şey hızlandı ve kavramlar birbirine karıştı. Bilgi, enformasyon, malumat aynı şey değil. Bilgi, yaşantıdan süzülüp içselleştirilen şeydir; malumat ise gelip geçicidir ve sanatçının malumatla değil, bildiğini aktarmakla işi olur. Hız ise oyalamadır. 3 dakikalık diziler yapılıyor mesela. Kısacık eğlenceli işler… Onlar da tabi hayatın bir yerinde bir şeye iyi geliyorlar. Ama benim onlarla işim yok. Enformasyonla malumat kısmında değilim. Bilmeye ve bildirmeye gayret ediyorum. Zamanı hızlanmasıyla ilgilenmiyorum anlatım dilimi kurarken.
Peki “böyle bir çağda aşk” deyip Adsız Aşıklar’a gelmek istiyorum. Aşkın bir hastalık olarak ele alınıp tedavi edildiği bir hastane var burada. Siz içinde yaşadığımız bu zamanı, hep ruhun beden ile mücadele halinde olduğu, kimi zaman yenildiği bir çağ olarak tanımlıyorsunuz. Hastane tam olarak bu tezin bir simgesi gibi…
Ruhun bedene kendini hatırlattığı anlar, insanın bedenini aşıp daha büyük bir şey için yaşadığı anlardır. Eskiden bu, vatan sevgisi, ideoloji ya da uğruna ölümü göze aldığı büyük hayallerdi. Bugün de aile için çalışmak, bilimsel bir buluş peşinde koşmak gibi bedeni aşan çabalar ruhun dile gelişidir. İnsanın mutluluğu da ancak bu anlarda mümkün olur; bedenine hapsolan insan mutlu olamaz.
Bugün büyük fikirler, büyük kavgalar pek kalmadı. Aşk elimizde kalan son şey. Ruhun insana el sallaması gibi; en güçlü sandığın anda, gelir seni devirir. Bu, ruhun ölmediğini gösterir.
Bunların hepsine baktığın zaman aşkı bir fenomen olarak önemsediğim için bu diziyi yazdım. Aşkın böyle, ruhu dile getirişinden birtakım insanlar rahatsız olmalılar ve onu tedavi etmeye çalışmalılar. Ama safiyane başka biri de olur ve o aşkı savunur. O zaman bu karakterlerden biri bedeni savunsun, öbürü ruhu savunsun. Bedeni savunan makine mühendisi olsun, ruhu savunan da psikolog olsun. Ruh beden kavgasını insanlarla anlattım.