“Cebe değil, kalbe dokunuyoruz”

25 yıllık kariyerini reklam sektörüne adamış Sertuğ Alptekin, hayatında yepyeni bir sayfa açarak artık "gerçekleri" odağına alıyor.

01.08.2019 - 11:40 | Gönül Hadımlı

Reklamcılık hayatının son 15 yılını Alametifarika’da geçiren Sertuğ Alptekin, reklamcılık kariyerine nokta koyarak, bundan böyle prodüksiyona Dijital Sanatlar bünyesinde devam etme kararı aldı. 46 yaşında, 25 yıldır faaliyet gösterdiği reklamcılık sektörüyle vedalaşmasını “hayata yeniden başlamak” olarak nitelendiren Alptekin’in gözünden, iki endüstrinin arasındaki farkları ve bu radikal kararının ardında yatan nedenleri dinliyoruz.

Öncelikle 25 yıllık reklamcılık hayatınızı noktalayıp yeni bir sayfa açmanızdan bahsedelim. Nedir size bu kararı verdiren, neden bu seçimi yaptınız?

Ben bu kararı aslında beş sene önce vermiştim, “45 yaşımda reklama veda edeceğim ve yapabilirsem sinema filmi yapacağım” demiştim. Aynen de böyle oldu. 45 yaşına girdiğim 2018 yılında reklamcılık kariyerime son verdim. 45 benim için bir psikolojik bariyerdi, reklamcılıkta kendime vakit ayıramıyordum, hayatım boyunca öncelik hep iş oldu ve artık kendime vakit ayırmak istiyordum. Benim için öncelik artık özel hayatım sonra ailem ve sonra iş, ben hep bu sıralamayı istiyordum. Bir sene hiçbir şey yapmadan kendimi nadasa bıraktım, hem insanlar hem yalan dünyadan detoks yaptım. Açıkçası reklamın yalan dünyası bana biraz fazla geldi. Tabii ki sinema sektörü aslında reklamcılıktan daha yoğun, daha fazla çalışıyorum ama daha mutlu olarak ve daha zevk alarak çalışıyorum. Reklamcılığın dünyasında olmak artık beni mutlu etmiyordu.

Ben reklamcılık mesleğimin son 15 senesinde Alamet kurulduğundan bu yana Serdar Erener ve Uğurcan Ataoğlu sayesinde hızlı, pratik ve ekonomik olmayı öğrendim. Yüzlerce film çektik beraber yan yana, omuz omuza… Bunun şu anki pozisyonda olmamdaki katkısı çok büyük.

Şimdi tüm bu yaşanmışlıklarla birlikte reklamcılığa dışarıdan bir göz olarak baktığınızda neler hissediyorsunuz? “Elimde olsa reklam endüstrisindeki şu sorunlara çözüm bulurdum” dediğiniz noktalar var mı?

Gerçekten müşterilerden başlayarak tüm sektörün kalitesi düştü, ajansların kalitesi düştü çünkü artık her şey paraya döndü. Kalite düşüşünün sebebi de para, yeterli bütçeler çıkılamayınca doğal olarak kalite de düşmeye başlıyor. Eskiden ajanslar müşteriye sözünü geçirebiliyordu, şimdi öyle değil. Zaten müşteriler eskiye göre çok fazla bütçe daralmalarına gitmişken, ajanslar da ellerindeki müşterileri kaybetmek istemiyorlar ve dolayısıyla “tamam” diyorlar. Bu da tabii iş kalitesini düşürüyor çünkü her şeyi en iyi müşteri biliyor ve parayı da onlar verdiği için “ben ne dersem o olur” diyorlar.

Bu daha çok Türkiye’nin ekonomik durumuna bağlı bir durum. Ekonomik durum ne zaman düzelirse, bu adımların ancak öyle önüne geçebiliriz. Bir de bizim zamanımızda bu kadar çok özel üniversite yoktu. Şimdiki gençlerin özel üniversitelerde yaşadıkları gibi rahat bir gençlik yaşamadık biz. Ben 1992’de başladım ve çok zorlandık meslekte ilk başta, okullularla Yeşilçamlılar kavgası vardı, alaylılar okulluların önüne duvar örüyorlardı. Ben Anadolu Üniversitesi Sinema Televizyon mezunuyum, o zamanlar üniversite gerçekten çok ileri teknolojideydi. Tüm ekipmanları sadece fotoğraftan değil elimize alarak tanıdık ve öğrendik. Ama bugün bazı okullarda, sektöre çok uzak, işin mutfağıyla alakası olmayan insanlar ders veriyorlar. Bu otomatik olarak eğitim kalitesini düşürüyor. Zaten öğrenci kalitesi de çok düştü.

Müzik klipleri, reklam filmleri ve şimdi de uzun metraj, pek çok farklı işte imzanız bulunuyor. Yaratıcılık sürecinde bu farklı kollar arasındaki değişen dinamiklerden bahsedebilir misiniz?

Birincisi reklam filminde kendi paranızı harcamıyorsunuz ama sinemada harcadığınız en ufak bir kuruş dahi direkt sizin cebinizden gidiyor. Reklam dünyası bir yalan üzerine kurulu, işimiz o, hepimiz profesyonel yalancıyız. Ekranda gördüğünüz size sunulan sahte bir dünya. Senaryosundan oyuncusuna dekoruna sahte bir dünya.

Benim şimdi sinemaya girdiğim iki film de gerçek hikâyeye dayalı, yalan yok, kurmaca yok. Mustafa Uslu, Can Ulkay, Özer Feyzioğlu benim yıllardır reklam sektöründe de beraber çalıştığım çok yetenekli insanlar. Bu ekip zaten Ayla ve Müslüm ile başarısını tasdikledi. Filmlerin ana yapımcısı Mustafa Uslu ve Dijital Sanatlar. Ben baş yapımcı olarak buradayım. Ben de bir kurmacayla girmek istemedim bu sektöre. Hem Dumlupınar hem Naim gerçek insan hikâyeleri. Ayrıca reklam filmleri cebe odaklıyken, sinema filmleri kalbe odaklı. Ben insanların kalbini fethedersem insanlar gelip bana para kazandırıyor ama reklam filmleri öyle değil, mecburen bireyler ana akım mecralardan tüketiyorlar.

Şimdi şöyle laflar duyuyorum Dumlupınar için: “E filmin sonu belli değil mi?” Ee ama Titanik de battı hem de tüm dünya biliyor bunu? Niye çeksin James Cameron? Hayatının en büyük gişe başarısını elde etti. Burada bir sinemacı olarak neyi nasıl gösterdiğin ve kalplere inme şeklin önemlidir.

Reklamcılık şu noktada size nasıl bir perspektif katıyor?

Tabii burada reklamcılığın getirdiği avantajlar da oluyor. Dördümüz de reklamcıyız. Ona bir ürün gözüyle bakabiliyoruz, hedef kitleyi biliyoruz, tüm bunlara göre filmin omurgasını oturtuyoruz. Ayla ve Müslüm’de de bunu görürsünüz, filmler hiçbir şekilde reklam kokmuyor ama kameranın durduğu yer, tüm açılar anlatılmak isteneni çok iyi ve net bir şekilde yansıtıyor.

Kendimin gerçekten delirmiş olduğunu düşünüyorum. Bu işleri yapmak için deli olmanız lazım zaten. Dumlupınar’ın hikâyesi 2004’ten beri çekilecek. Ben kendimi harala gürele bu iki filmin içinde buldum, bu kadar ülke ekonomisinin dar boğazda olduğu bir zaman, Türkiye’nin yapım maliyeti bu kadar yüksek iki filmi ve arka arkaya, aynı yapım şirketinden akıl kârı değil…

Türkiye film endüstrisini geliştirmek adına pek çok adım atıyor. Midwood platosunu duymuşsunuzdur. Ancak yine de dünyayla aramızda bir bariyer var. Türkiye’yi dünya sinemasına açabilmek için nelere ihtiyaç var dersiniz?

İnsanlar buraya gelmekten korkuyorlar ve bu korkuyu kırmak için yapılması gereken pek çok şey var. Ortadoğu’da devamlı bir gerginlik var, o gerilimin düşmesi lazım.

Uzun metraj filmler de artık markaların radarında. Bu da beraberinde ajans yapısındaki müşteri ilişkileriyle benzer dengeleri getiriyor belki. Siz buradaki dengeyi kurabilmek için neler yapıyorsunuz?

Ürün yerleştirme ve sponsorluk aslında burada benim işim. Bu sene gerçekten de en kötü senelerden biri; herkes bütçelerini kısmış vaziyette, parası olan büyük firmalar da sponsor olup göz önünde olmak istemiyorlar.

Ürün yerleştirmenin de çok hassas bir dengesi var. Biz ona çok dikkat ediyoruz, kameranın döndüğü her yerde bir ürün görüp yedinci sanatın büyüsünü bozmak istemiyoruz. Bu bir ticaret değil, reklam değil. Biz Dijital Sanatlar olarak buna çok dikkat ediyoruz, aslında keşke yalnızca tek bir ürün yerleştirmeyle tüm filmi kapatabilsek ama Türkiye ekonomisinde maalesef bu mümkün değil. Filmin dokusuna, yapısına ve tarihine uygun olarak yerleştirebilirsek, yapıyoruz. Bu ilk şartımız, eğer uymuyorsa almak istemiyoruz.