Petfluencer dünyası: Sevimli mi yoksa etik dışı mı?

Geleneksel fenomenlerin pırıltılı dünyası çatırdarken, sahneye dört ayaklı yeni bir ordu çıkıyor. 2025’te 33 milyar dolarlık dev bir pazara dönüşen influencer ekosisteminde artık söz sırası ne pozu ne de samimiyeti yapay olan “petfluencer”larda.

Bir an için durun ve düşünün: En son ne zaman bir insanın paylaştığı sponsorlu içeriğe “gerçekten” güvenerek tıkladınız? Kantar tarafından hazırlanan Media Reaction 2024 raporuna göre geleneksel fenomenleri “fazla kurgulanmış” buluyor. İşte tam bu noktada, karşımıza Nala the Cat veya Jiffpom çıkıyor. Onlar ne ego savaşı veriyor ne de yanlış bir kelime edip linç kültürünün kurbanı oluyorlar. Onlar sadece var oluyorlar ve bu varoluş, markalar için altın yumurtlayan tavuğa dönüşüyor.
Günümüzde bir petfluencer’ın başarısı artık sadece aldığı beğeni sayısıyla değil, raflardaki ürün hacmiyle ölçülüyor.

Forbes (2024) analizlerine göre, petfluencer’ların kendi markalarını yaratma eğilimi, geleneksel e-ticaret modellerine göre yüzde 22 daha hızlı bir büyüme sergiliyor. Bunun sebebi, “güven” unsurunun zaten en baştan kurulmuş olması.

Onlar ailenin bir parçası

Petfluencer’ların bu denli başarılı olmasının kökeninde, psikolojide “Antropomorfizm” olarak adlandırılan, insani özellikleri hayvanlara yükleme eğilimi yatıyor. Journal of Advertising Research (2025) tarafından yayımlanan The Petfluencer Effects, petfluencer’ların izleyiciler nezdinde geleneksel fenomenlerden çok daha “samimi” algılandığını doğruluyor. İnsan fenomenler çoğu zaman kıskançlık veya yetersizlik hissi uyandırırken, dört ayaklı dostlarımız bu negatif duyguları elimine ederek doğrudan beynimizdeki ödül mekanizmasını tetikliyor. Bu bilimsel “sevimlilik kalkanı”, markaların en zor beğenen Z kuşağı tüketicilerine bile yüzde 43,5 daha hızlı ulaşmasını sağlıyor.

Bir reklam aracı: Tüylü patiler

Rakamlar, petfluencer’lığın sadece bir hobi olmadığını kanıtlıyor. Marketing Scoop (2023) verilerine göre, hayvan odaklı sosyal medya hesapları, insan meslektaşlarına kıyasla tam üç kat daha yüksek etkileşim oranına sahip. Bir petfluencer’ın paylaştığı içerik, izleyicide “satış baskısı” yerine “bir dost tavsiyesi” hissi uyandırıyor. Örneğin, Guinness Rekorlar Kitabı’na giren ve yaklaşık 100 milyon dolarlık bir servete hükmeden Nala the Cat, sadece bir kedi değil; içinde mama markalarından yaşam tarzı ürünlerine kadar dev bir ekosistemi barındıran ticari bir oluşum.

Tarihin ilk influencer köpeği: Nipper

Aslında markaların “pati gücüyle” tanışması yeni değil. 19’uncu yüzyılın sonunda, gramofondan gelen sahibinin sesini merakla dinleyen Nipper isimli teriyer kırması köpek, tarihin ilk gerçek petfluencer’ıydı. HMV (His Master’s Voice) markasının ikonu haline gelen Nipper, o dönemde gramofon satışlarını katlayarak bir hayvanın bir markayı nasıl küresel bir sembol haline getirebileceğini kanıtlamıştı. Bugün Nipper’ın yerini alan Jiffpom veya Doug the Pug gibi isimler, 10 milyonu aşan takipçileriyle aynı sürdürülebilir sadakati telefonlarımıza taşıyor.

Skandalsız bir marka elçisi mümkün mü?

Markalar için petfluencer’ları asıl cazip kılan şey, onların “kusursuz” geçmişleri. İnsan fenomenlerin geçmişteki tweetleri veya şahsi hataları markalar için her an patlamaya hazır birer kriz kaynağıyken, bir köpeğin veya kedinin itibar riski neredeyse sıfır. MediaCat UK’de yer alan araştırma haberinde de dediği gibi, petfluencer’lar hem daha ekonomik bir maliyet sunuyor hem de marka güvenliğini (brand safety) en üst düzeyde sağlıyor. Bir petfluencer ile çalışmak, sadece sevimli bir görsel paylaşmak değil; aynı zamanda tüketicinin kalbine giden en kestirme ve en “temiz” yolu seçmek anlamına geliyor.

Madalyonun öteki yüzü etikliği sorguluyor

Bu tüylü dostlarımız her ne kadar neşe ve kâr dağıtsa da arka planda büyüyen bir soru işareti var: Bu bir başarı hikâyesi mi, yoksa 21’inci yüzyılın yeni nesil hayvan istismarı mı? “Petfluencer” kavramı popülerleştikçe, hayvan hakları savunucuları ve veteriner psikologlar, ekranın arkasındaki “sahne hayatının” hayvan refahı üzerindeki etkilerini daha yüksek sesle tartışmaya başladı. Sosyal medya etkileşimi uğruna hayvanların doğal olmayan kostümler içinde saatlerce tutulması veya sürekli flaş ışığına maruz bırakılması, onlar için kronik stres yaratabiliyor.

Hayvanlar, bir influencer gibi “mesai yapmayı” kendi rızalarıyla seçmiyorlar. Bir kedinin komik göründüğü için rahatsız edici bir kıyafete sokulması veya bir köpeğin viral bir video uğruna korkutulması, dijital dünyada “sevimli bir içerik” olarak kodlanırken; biyolojik dünyada bu durum “antropomorfik şiddet” olarak tanımlanabiliyor. Evcil hayvan davranışlarını inceleyen Journal of Veterinary Behaviour yayınının evde yaşayan köpeklerdeki anksiyete ve korku sinyallerini incelediği bir çalışma, insanların komik bulduğu birçok davranışın (örneğin bir köpeğin aşırı suçlu bakması veya gülümsemesi) aslında yüksek seviyede anksiyete ve boyun eğme belirtisi olabileceğini ortaya koyuyor. Takipçi sayısı arttıkça, hayvanın bir “canlı”dan ziyade bir “içerik üretim objesi” veya bir “ticari mal” haline gelmesi, pet ebeveynliği ile menajerlik arasındaki çizginin tehlikeli bir şekilde incelmesine neden oluyor.

Pazarın büyüklüğü, beraberinde “seçici üretim” baskısını da getiriyor. Sosyal medyada daha çok “beğeni” alan, basık burunlu veya iri gözlü türlerin (Pug veya Scottish Fold gibi) popülaritesinin artması, bu hayvanların hayat boyu çekeceği genetik sağlık sorunlarının (solunum güçlüğü, eklem ağrıları vs.) göz ardı edilmesine yol açıyor. Royal Veterinary College (RVC) tarafından 2024-2025 dönemini kapsayan ve basık burunlu kedi ve köpeklerin sağlık sorunlarını irdeleyen The Brachycephalic Crisis araştırmaları, petfluencer trendlerinin bazı türlerin sağlığını tehlikeye atan “estetik odaklı” bir talebi körüklediğini kanıtlıyor. Sonuç olarak; biz ekran başında bir sonraki sevimli videoyu beklerken, dijital dünyanın bu dilsiz kahramanlarının gerçekte ne hissettiği, 33 milyar dolarlık bu devasa sektörün yanıtlaması gereken en ağır etik borç olarak masada duruyor.

Türkiye ne zaman petfluencer yetiştirir?

Küresel sahnede petfluencer’lar kendi markalarını kuran ikonlara dönüşürken, Türkiye’de bu ekosistem çok daha farklı olarak marka elçiliği modeliyle ilerliyor. Türkiye’deki yüksek üretim maliyetleri ve katı regülasyonlar, yerli pati fenomenlerini riskli üretim süreçlerine girmek yerine, güvenilirliği kanıtlanmış dev markalarla stratejik ve uzun soluklu ortaklıklar kurmaya itiyor. Sonuç olarak; bizde henüz yüz milyon dolarlık bir “kedi CEO” imparatorluğu doğmamış olsa da, milyonlarca pet ebeveyninin satın alma kararını tek bir pati hareketiyle yönlendiren, markalar için ekonomik riski düşük fakat sadakati yüksek devasa bir “güven ekonomisi” hüküm sürüyor gibi…

İlgili İçerikler