Türkiye nasıl bir algı yönetimi stratejisi kurgulamalı?
“Algıyı değiştirmek için dolarlar saçmak yeterli değil”
Cenk Sidar, Sidar Global Advisors Kurucu Direktörü
Türkiye’nin Batı’daki algısı hiçbir zaman çok pozitif olmadı ancak darbe girişiminden bu yana geçen döneme baktığımızda son derece negatif bir tabloyla karşılaşıyoruz. Politik ve ekonomik açıdan bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence bu saptama çok doğru değil. Türkiye’nin Batıdaki algısının yakın zamanda oldukça güçlü olduğu dönemler oldu. Özellikle 2001-2013 yıllarında Türkiye’nin Batıdaki algısı kuvvetliydi. Türkiye’nin sanat, spor, bilim, edebiyat alanlarındaki başarıları, demokrasinin gelişme emareleri göstermesi, özgürlük alanlarının genişlemesi ve ekonomik kriz sonrası yaşanan hızlı büyüme süreci Türkiye’nin Batıdaki algısını güçlendirdi. Çünkü aynı dönemde dünya bir finansal krizle karşılaşıyor, Orta Doğu devrimlerle sarsılırken Türkiye’de işler oldukça olumlu gidiyordu. 2013 sonrası özellikle Gezi direnişi sonrasında izlenilen politikalar bu algının değişmeye başlamasına neden oldu. Algı çoğu durumda gerçekliğin bir yansımasıdır. Batı’da Türkiye algısının bozulmaya başlamasının nedeni
Türkiye’de siyaset ve ekonomide işlerin bozulmaya başlamasıyla paraleldir. 2013 sonrası Türkiye dünya gündeminde yolsuzluklar, hukuksuzluk, gazeteci tutuklamaları, otoriterleşen siyaset, dış politika krizleri, terör saldırıları ve en son olarak darbe ile yer aldı. Darbe sonrası kullanılan retorik ve Batı karşıtı söylem de Batı’daki olumsuz algıyı iyice güçlendirdi. Burada bir fasit daire var ve bunun içinden bir türlü çıkılamıyor.
Dış basında Türkiye hakkında çıkan haberleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce ciddi bir önyargı söz konusu mu yoksa dışarıdan görünen tablo gerçekten de bu mu?
Ben Türkiye Cumhuriyeti’ne ve ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına karşı küresel bir önyargının olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Batı’nın her zaman kendi çıkarı için başarılı ve kuvvetli bir Türkiye modeline ihtiyacı var. Bu yüzden aslında ekonomide ciddi sıkıntılar yaşanılırken bile Financial Times ve Wall Street Journal gibi önemli yayın organları Türkiye’yi gelişmekte olan piyasaların yıldızı olarak gösterme hatalarını yaptılar. O dönemde bile Türkiye ekonomisinin çok yapısal sorunları vardı. Birçok küresel ekonomist bu durumu görmezden geldi. Economist dergisi 2011 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı oldukça olumlu bir şekilde kapak yaptı. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ülke tarihinin en başarısız bakanı olmasına rağmen Foreign Policy dergisi tarafından “Türkiye’nin Kissinger’i” gibi ifadelerle tanımlandı, dünyada ilk 100 düşünür arasında gösterildi. Batı’nın Türkiye’ye yahut Adalet ve Kalkınma Partisi’ne karşı bir önyargı içerisinde olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Tam tersine çoğu dönemde hak ettiğinden fazla kredi aldı ve Batı’dan aldığı bu kredi kendine olan temelsiz güveninin de kuvvetlenmesine neden oldu.
Bu olumsuz algıyı değiştirmek adına çeşitli çalışmalar duyuyoruz. Ancak bu tarz kampanyalar algıyı değiştirmek için yeterli mi? Sizce bu algının değişmesi için hangi somut adımlar atılmalı?
Olumsuz algıyı değiştirmek için dolarlar saçmak, birilerini zengin etmek yeterli değil. Washington ve Brüksel gibi başkentlerde birçok fırsatçı PR ve danışmanlık şirketi vardır. Algı değiştirmek için ülkede demokrasiyi tekrar tesis etmeniz, hukuku, insan haklarını, özgürlükleri ve meritokrasiyi ana unsur kılmanız gerekir. Bunları gerçekleştirerek hem vatandaşınıza hak ettiği bir idareyi sağlamış olursunuz, hem de dünya devletlerinin saygısını kazanırsınız. Ukrayna’nın da, Suriye’nin de, Suudi Arabistan’ın da paralar saçtığı PR şirketleri var. Ne kadar etkililer? Otobüs üzerine reklam vererek ülkeye turist çekmek, içinde yaşadığımız iletişim çağında artık mümkün değil. Çünkü izlediğiniz yanlış politika ülkeyi IŞİD’in cirit attığı bir ülke haline getirdiyse ve sadece son aylarda birçok saldırı gerçekleşmiş ve ülkenizde yüzlerce insan can vermişse size turist gelmez. Turist güvenli bulduğu ülkelere seyahatini yapar. Özellikle darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hal, Batı’ya karşı takınılan düşmanca tutum ve keyfi tutuklamalar bu algının uzun süre daha değişmeyeceğine işaret ediyor. Umarım bu konuda yanılırım ama ortaya çıkan mevcut uzlaşma zemininin ülkede demokratikleşme ve özgürlüklerin genişlemesi sürecine yol açacağına inanmak şu aşamada güç.