Yaratıcılığın İzinde: Ayhan Sicimoğlu

Şubat ayında Yaratıcılığın İzinde söyleşi serimizin konuğu gezgin, televizyon programcısı ve müzisyen Ayhan Sicimoğlu oldu.

05.02.2019 - 10:27 | Tuğba Dülger Özöğretmen

Yaratıcılığın İzinde: Ayhan Sicimoğlu

O; zamanın donduğu şehirlerin, rafine zevklerin, estetik olanın, entelektüel birikimin ve güzel müziğin hastası. Hayatı boyunca icat çıkarmaktan ve arazi olmamaktan yana olmuş. Esas isminin Sinan olması, babasının onun mimar olması yönündeki hevesinden geliyor. Bu yüzden “güzel”i ayırt edebilen gözlere sahip. Kendinize ait bir ülkeniz olsa, nasıl bir yer olurdu diye sorduğumuzda yine ona özgü bir tavırla karşılaşıyoruz. Ayhan Sicimoğlu’nun hayal gücüne ortak olmak tam anlamıyla bir “zevk”.

Yeri geliyor en iyi şarabı içiyor yeri geliyor en bakir yerleri keşfediyorsunuz. Ancak bunlar gösterişli ambalajlar içinde değil. Yani daha basit ama daha rafine “an”ların peşindesiniz. Öyle mi gerçekten?

Türk turizminin anlaması gereken üç öğe olduğunu düşünüyorum: sade, fonksiyonel ve temiz olmak.

Bunu böyle anlamanız, size mesajı doğru geçirdiğimi gösteriyor. Tebrik ederim, herkes bunu böyle algılayamıyor. Bunu Türk turizmine bağlayalım. Türk turizminin anlaması gereken üç öğe olduğunu düşünüyorum: sade, fonksiyonel ve temiz olmak. Kristal avizeler, toz tutan kırmızı kadife perdeler, altın taklidi lavabolar, lekeli halılar… Tüm bunlara yönelik bir değişim yaratmak için Türkiye’de öncelikle bir kültür devrimine ihtiyaç var. Bunu -turizmle uğraşsın uğraşmasın- herkesin fark etmesi lazım. Tabii bunlar olurken bize ait şeyler kaybolsun demiyorum, pazarlardaki çığırtkanlar “Ablaaaaaa” diye bağırmaya devam etsinler.

Yıllar önce İspanya’da Bask bölgesinde bir bara gittim. Herkes ağzını sildiği peçeteleri yere atıyordu. Barın önü kâğıt peçete doluydu. Biz toplamaya yeltenince, sahibi geldi. “Hayır, bu bir gelenektir. Barın ne kadar kullanıldığını gösterir” dedi. Bu medeniyetsizlik değil. Turizmi konuşurken işin bu yönlerini kaçırmamak lazım.

Bir tarihin donduğu yerler -kendi örneğinizle Yunan adaları gibi- bir de zamanın önünde koşan yerler var. Sizi daha çok cezbeden hangisi?

Her ikisi de cezbediyor ama illa birini seç dersen tarihin donduğu derim, hastasıyım.

Birçok hikâye biriktiriyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda bu hikâyeler daha çok nelerle ilgili?

İnsana dair hikâyeler sanırım. İnsan; en gelişmiş, fantezi sahibi olan ve merak eden bir hayvan. Merak olayın anahtarıdır, merak olmadan insan olmaz, keşifler olmaz. Biz de bu meraktan dolayı şu anda karşılıklı oturup sohbet ediyoruz.

Meraksızlığı bugüne dair bir problem olarak görüyorum. Ne düşünüyorsunuz?

O durum çok fena. “Dur icat çıkarma” anlayışından dolayı, Türklerin kâşifi de yoktur. Bizde soru sorulmaz. Erzincan’da askerlik yaparken beni uyardılar, “Abi arazi ol, komutan görürse iş çıkar” diye. Ben de arazi olmadım, komutana gidip dedim ki, “Komutanım, erler burada koşuyorlar. Ben mimar değilim ama gusto sahibiyim. İzin verin ben bir ekip kurayım, size güzel bir bahçe tasarımı yapayım”. Erleri topladım, kaktüsler diktim, yollar yaptım, kulübe boyandı, resimler yapıldı. Ben arazi olamam, Türk milleti arazi olmak istiyor, problem orada.

Beslenme kaynaklarınız genelde zihinsel bir çabanın ürünü olan, estetik şeyler üzerine. Örneğin, New York’ta yaşadığınız dönemde bir arkadaş grubunuzla her çarşamba sanat galerilerini turladığınızı duymuştum. Geçmişten bugüne sararsak, kreatif bakış açınızı şekillendiren neler oldu?

Yine merakla ilgili. Merak da yetiştirilmeyle alakalı. Bizi kim yetiştiriyor? Altı yaşına kadar anne-baba, sonra da mektep. Babamın meraklı olması, annemin espritüel ve insan canlısı olması çok önemliydi. Babam, “Benim çocuğum en az iki lisan konuşacak ve iki enstrüman çalacak” dermiş. Beni Talas Amerikan Koleji diye müthiş bir okula yolladı. Burası gençliğimi şekillendiren, meraklarımı hayata geçirmeme izin veren ve teşvik eden bir enstitüydü. 12 yaşında okul radyosunun başkanıydım. Unutmuyorum, tenkit saati vardı. Bu saatlerde talebeler konuşur, hocalar konuşamazdı. Haftanın iki saati atölye dersi vardı. Her türlü makineyi söküp takma, bobin sarma, eksik devreleri kontrol etme… her şeyi öğrenmiştik. Sonra Tarsus’a gidince okulda gezginler kulübü kurdum. 17-18 yaşında bütün Avrupa’yı dolaştık.

Elbette tüm bunların da etkisiyle kendinizi çok “kendinize has” şekilde ifade ediyorsunuz. Televizyonda da alışkın olmadığımız bir üslup yarattınız. Türlü türlü insanla muhatap oluyorsunuz, insanlarla kurduğunuz iletişim de farklılaşıyor mu?

Elbette farklılaşıyor ama bence arkadaşlıklar alışverişle alakalıdır. Bir öğretmenim çok hoşuma giden bir laf etmişti: “Size entelektüel bir şey veren arkadaşınızı özlersiniz. Aptal olan arkadaşınızı özlemezsiniz.”

Düşünüyorum da Ayhan Sicimoğlu Cumhuriyeti diye bir yer olsaydı, nasıl olurdu?

Benim adım Ayhan Sinan Sicimoğlu. Esas adım Sinan. Rahmetli babam Şahap Sicimoğlu inşaat mühendisiydi. Onun en büyük emeli benim mimar olmammış. Adı Sinan, kendisi de mimar olacak dermiş -sonradan ablam mimar oldu. Onun için mimariye çok meraklıyım. Fonksiyonel mimari severim. Benim için bütün mesele fonksiyonu estetikle taçlandırmak.

Bizde yasaklar yasalarda vardır ama pratikte pek yoktur. Benim şehrim farklı olmalı.

Benim bir ülkem olsaydı, yolda bir tane bile otomobil görmek istemezdim, hepsi yerin altında olmalı. Yeşil ve geniş yollarda yürüyen ya da bisikletli insanlar var. Korna yok. Misal, İtalya’da taksiye bindik, bir lokantaya gideceğiz. Sahibi özellikle geç kalmamamızı istedi, “lütfen 11:00’de gelin” dedi. Fakat o gün lokantanın yan sokağında pazar varmış. Önde de yaşlı bir amca pazar arabasıyla yavaş yavaş yürüyor. Yaşlı adamın arkasından taksiyle takip ettik. Taksi şoförü adamın kenara çekilmesi için korna veya motor sesiyle bir kere bile rahatsız etmedi. Adamın yürüme hızında arkasından, ta ki adam yan sokağa sapıncaya kadar gittik. Bir kere bile olsun yana çekilmesi için ikaz etmedik, çünkü pazar günü o sokak normal trafiğe kapalı ve o gün tüm haklar yayalarındı. Biliyorum ki o şoför bunu cezası için yapmadı. Yani bunlar korku kültürüyle olmamalı. Çünkü yürüyen o adam senin baban da olabilir. Bizde yasaklar yasalarda vardır ama pratikte pek yoktur. Benim şehrim farklı olmalı. Benim şehrimde yaşaması zor, yasaklar var, cezalar var.

Benim şehrimde bilgisayarla yapılan, elektronik müzik yasak. Rüzgâr, deniz ve güneş enerjisiyle enerji üretilir; petrol, fosil yakıt yakılmaz. Benim şehrimde hiçbir lokanta kötü, fahiş fiyatla yemek satamaz. İnsanlar tüm bunları içlerinden gelerek yapmayı öğrenecek ama ilk etapta cezalar öğretici olacak. Bir jenerasyon sonra her şey yerleşir.