Sponsorluktan paydaşlığa

Sanat sponsorluğu artık markaların görünürlük aracı değil, toplumsal değer yaratımının yeni dili. Türkiye’de kültür ekonomisinin güçlenmesiyle birlikte, kurumlar sanata destek veren değil, onunla birlikte üreten aktörlere dönüşüyor.

Kurumsal sanat sponsorlukları, küresel pazarlama bütçelerinde kritik bir role sahip. Ancak son veriler, sektörün büyük bir yapısal değişimden geçtiğini gösteriyor. Kamusal fonların azalması, maliyetlerin yükselmesi ve pandemi sonrası ziyaretçi sayılarındaki dalgalanma, müzeleri ve kültür kurumlarını özel desteğe daha fazla bağımlı kılıyor. Bu durum, kurumsal sponsorları hem finansal bir can simidi hem de etik bir denetleyici konumuna getiriyor. 

Sanatın kurumsal destekle buluşması, Türkiye’de 1980’lerde Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi büyük gruplarla başladı. O dönemde sponsorluk “imaj” ile ilgilenirdi; bugün ise “etki” ile ilgileniyor. Kurumlar artık sanatın hikâyesinin bir parçası olmak istiyor.

Fermente’nin kurucusu Gizem Gezenoğlu, sanat sponsorluğunun bugün artık yalnızca markaların görünürlük aracı değil; yaratıcı ekonominin içindeki en güçlü etki ve anlam alanlarından biri olduğuna katılıyor: “Kültür-sanatın ekonomiye katkısı, yaratıcı işlerin toplumsal faydayla birleştiği bu yeni dönemde çok daha belirgin. Bir konserin, festivalin, serginin ya da kamusal alandaki bir sanat deneyiminin yalnızca estetik değil, ekonomik bir değer ürettiği bir çağdayız. Bu değer, gelir kalemleriyle ölçüldüğü kadar toplumsal bilinç, kolektif iyilik ve sürdürülebilir üretim gücüyle de ölçülüyor.”

Markalar artık kültür-sanatın varlığıyla yetinmiyor, üretimin ve deneyimin de bir parçası olmak istiyor. Bu değişim bayrağını Koç Holding, Mercedes-Benz, Paribu, Mastercard, Garanti BBVA ve Yapı Kredi Kültür Sanat gibi kurumlar taşıyor.

Etki yatırımı

TÜİK’in “Kültür Ekonomisi ve Kültürel İstihdam İstatistikleri 2023” raporuna göre, kültür-sanat faaliyetlerinin Türkiye ekonomisindeki payı yüzde 0,9 seviyesinde. Avrupa ülkelerinde bu oranın genellikle yüzde 3-5 arasında seyrettiği düşünülürse, Türkiye’nin yaratıcı sektörlerdeki gelişim alanı hâlâ geniş.

İstanbul Ekonomi Araştırma’nın 2023 tarihli raporu da bu tabloyu destekliyor: Katılımcıların yüzde 62’si, bir markanın kültür-sanat alanına yatırım yapmasını sosyal sorumluluk bilincinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Özellikle 25–40 yaş arası kentli kitle, markaların kültürel katkılarını itibarın en güçlü göstergelerinden biri olarak  görüyor. Gezenoğlu, bu güvenin satın alma kararlarını da doğrudan etkilediğini söylüyor. “Bu, markalar için kısa vadeli bir görünürlük değil, uzun vadeli bir sadakat modeli demek. Bu dönüşüm aslında ‘dördüncü sektör’ün temel dinamikleriyle örtüşüyor. Sanat üretimi de bir anlamda yeni kapitalizmin içinde vicdanlı bir alan tanımlıyor. Çünkü kültür-sanat, tıpkı iklim krizi veya eşitsizlik gibi, toplumsal aşınmaya çözüm üreten bir girişim biçimi. Bu yüzden ‘yaratıcı ekonomi’ artık yalnızca kültür politikalarının değil, ekonomik dönüşüm stratejilerinin de merkezinde.” Bu çerçevede sanat sponsorluğu, klasik anlamda bir “bağış” olmaktan çıkıp, etki yatırımı modeline yaklaşan bir finansal araç haline geliyor.

Kültür-sanatın sürdürülebilir olmasının tek yolunun kar etmesi olduğunu söyleyen Gezenoğlu’nun da belirttiği üzere, “etki yatırımında olduğu gibi, elde edilen gelirin yeniden üretime, topluma ve kültüre dönmesi gerekiyor. Hibe bağımlılığından çıkmak, kendi gelirini yaratan yapılar kurmak, sanat kurumlarını geleceğe taşıyacak en temel dönüşüm. Gelire dayalı yatırım modelleri bu noktada dikkat çekici. Yatırımcıya hisse vermek yerine, projenin gelirinden pay sunan bu yaklaşım büyümeyi değil sürdürülebilirliği öncelediği için kültür-sanat girişimleriyle uyumlu.”

Türkiye’de bu anlayışın izlerini, özel müzelerin gelir paylaşımı modellerinde ya da bağımsız kültür girişimlerinin fon yaratma stratejilerinde görmek mümkün. Özellikle yeni nesil sanat mekânları -mesela Meşher, Arter, OMM gibi kurumlar- artık sadece sergi açan değil, kendi finansal döngüsünü tasarlayan organizasyonlara dönüşüyor. 

Hikâyenin bir parçası olmak

“Sanat sponsorluğu artık bir ‘iyilik hali’ değil, ölçülebilir bir davranış değişikliği yaratıyor” diyen Gezenoğlu, bu işbirliklerinin üç katmanlı bir yatırım getirisi sunduğundan bahsediyor: İtibar ve amaç uyumu: Kurumsal değerlerle sanatsal üretim arasında kurulan ortak zemin, uzun vadeli güven ve farklılaşma sağlıyor. Erişim ve topluluk: Sanat etkinlikleri markalara “doğru kitleye, doğru bağlamda” ulaşma olanağı veriyor; veri zenginliği yüksek etkileşimler yaratıyor. Ekonomik ve sosyal etki: Bozcaada Caz Festivali’nin 2023 etki raporuna göre toplam ekonomik etki 121 milyon TL olarak ölçüldü. “Bu tür veriler sponsorluk ROI anlatısında güçlü kanıt oluşturuyor. Yani sanat sponsorluğu bugün marka itibarı, topluluk bağı ve ölçülebilir etki üçgeninde pazarlama karmasının en özgün yatırım kalemlerinden biri haline geliyor.” 

Kalıcı etkinin peşinde

Paribu, kültür-sanatı bir pazarlama maliyeti değil, “bilinçli bir sorumluluk” olarak görüyor. Paribu Kurucusu ve CEO’su Yasin Oral, yaklaşımını şu sözlerle anlatıyor: “Paribu olarak en samimi tabirle kültür sanatı ‘seviyoruz’ ve faaliyetlerimizi sponsorluktan ziyade ‘destek’ olarak nitelendiriyoruz. Bu alanda sağlanacak ilerlemenin, toplumsal fayda üretmenin bir yöntemi olduğuna inanıyoruz.” Markanın stratejisinin temelinde daha fazla insanın sanata erişimini mümkün kılmak yer alıyor. Oral, “İfade alanı bulamayacağı, kültür sanat alanında kariyer inşa ederken ekonomik istikrarını sağlayamayacağı düşüncesiyle bu alana girmekten kaçınan, disiplinler arası yeni üreticiler için yeni alanlar açmanın cesaret verici olduğuna inanıyoruz” sözleriyle, uzun soluklu desteğin yeni yeteneklerin teşvik edilmesi açısından da önemini vurguluyor. Kültür-sanat desteklerini BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ve manifestoları ışığında oluşturduğu strateji belgesi çerçevesinde ele alan Paribu; İKSV, Arter, İstanbul Modern, Odunpazarı Modern Müze – OMM, Craft Tiyatro, Moda Sahnesi, Oyun Atölyesi, UrlaDam, Bozcaada Caz Festivali, İstanbul Film Festivali, Filmekimi, Ayvalık Uluslararası Film Festivali, Paribu Açıkhava Konserleri gibi kurum, etkinlik ve mekânlara uzun soluklu desteklerle sanatın etki alanının genişlemesine katkıda bulunuyor. 

“2020’den bu yana desteklediğimiz 30’dan fazla kurum ve organizasyonla, 32 milyon kişinin kültür sanata erişimine katkıda bulunduk” diyen Oral, “Yeni bir sahne, yeni bir ifade dünyası” olarak tanımladıkları Paribu Art’ı hayata geçirdiklerinden bahsediyor: “Sanatın erişimini genişleten ve etkileşimi çoğaltan Paribu Art, farklı disiplinlerden sanatçılar, üreticiler ve kültür aktörleri için kalıcı bir üretim ve etkileşim alanı sunuyor. Paribu’nun yaklaşımı, dijital çağda sanat sponsorluğunun nasıl dönüştüğünü anlamak açısından da önem taşıyor. 

26 yıldır, Paha Biçilemez Platformu ile ilham veren deneyimler yaratan Mastercard’ın Doğu Avrupa Bölgesi Pazarlama ve İletişimden Sorumlu Başkan Yardımcısı Yasemin Develioğlu ise “Bizim için asıl paha biçilemez olan, bu bağı kurabilmek” diyor. Mastercard için sanat, yalnızca estetik bir ifade biçimi değil; toplumların kimliğini, değerlerini ve kültürel belleğini geleceğe taşıyan güçlü bir iletişim dili. “Markalar için sanatla kurulan temas, insanlarla daha derin, daha anlamlı bir bağ kurmanın yolu” diyen Develioğlu, günümüz tüketicisinin artık markalarla rasyonel faydaların yanı sıra, paylaştığı değerler üzerinden de ilişki kurduğunu belirtiyor. “Bu nedenle sanat, kurumlar için bir ‘değer dili’ne dönüşüyor. Türkiye’de İKSV, Zorlu PSM ve Salt gibi kurumlarla sponsorluk yolcuğu devam eden Mastercard’ın İstanbul Modern ile hayata geçirdiği “Uzun Cuma” programı, müze kapanış saatini uzatarak daha fazla ziyaretçinin sanatla buluşmasını sağlıyor. 

“İnsanlar yalnızca izleyici değil; anlamın bir parçası olmak istiyor. Biz de sanatla teknolojiyi, kültürle deneyimi birleştiren projelere öncülük ederek bu dönüşümün parçası olmaktan gurur duyuyoruz.” Develioğlu’nun bu sözleri aslında son on yılda kurumsal sponsorluğun nasıl yeni bir dile evrildiğini gösteriyor. Artık markalar, sanatla ilişkisinde yalnızca destekçi değil, hikâye anlatıcısı rolünü üstleniyor. Bu hikâye anlatıcılığı, markaların sadece logolarını değil, değerlerini görünür kılıyor. Kurumsal sponsorluk artık bir PR faaliyetinden çok, markanın kimliğini anlatan bir kültür dili. Türkiye’de markaların bu dili sahiplenmesi, hem yerel kültürün sürdürülebilirliği hem de uluslararası algı açısından güçlü bir sinyal oluşturuyor.

İlgili İçerikler