Bu zamanlarda ‘kendin’ olabilmek

Herkes özne olamaz. Ama özne olma ihtimalinin hâlâ var olduğunu bilenler, dünyayı bütünüyle vasata teslim etmez. Bu belki büyük bir zafer değildir. Ama düşüncenin neredeyse tamamen sustuğu bir çağda, küçümsenecek bir şey de değildir.

“İnsanların büyük bir
çoğunluğu kendisi değildir;
başkalarıdır.
Düşünceleri ödünç,
yaşamları taklit, tutkuları ise
alıntıdır.”

— Oscar Wilde, De Profundis

İçinde yaşadığımız dünyada sorun, insanların konuşmaması, üretmemesi ya da görünür olmaması değil. Tam tersine, herkes konuşur, herkes üretir, herkes kendini ifade ettiğini düşünür. Asıl sorun, bu ifadelerin büyük ölçüde başkalarından devralınmış düşüncelerle, tekrar eden anlatılarla ve sahiciymiş gibi dolaşıma sokulan duygularla kurulması. Modern insan suskun değildir; ödünç alınmış bir gürültünün içinde başkalarının sesleriyle yaşamaktadır. Oscar Wilde’ın bu alıntısını yaratıcı endüstriler açısından sorgulamak iyi olabilir.

Alışkanlık mühendisliği

Neoliberal ekonomi, yaratıcılığı yüceltir gibi yaparken onu aynı anda sıkı bir disiplin altına alır. Özellikle yaratıcı endüstrilerde çalışan bireylerden beklenen şey, genellikle yeni bir anlam üretmeleri değil; daha önce işe yaradığı kanıtlanmış formları hızlı, risksiz ve ölçülebilir biçimde yeniden üretmeleridir. Reklamcılık bu durumun en berrak örneği. Banka reklamlarında her zaman mutlu bir ailenin etrafında kurulan güven duygusu, sigorta reklamlarında talihsizliklerin neredeyse şirinleştiği sahneler, teknoloji markalarında özenle sahnelenmiş bir “biz de sizin hayatınızdanız” samimiyeti…

Bunların hiçbiri yeni bir düşünce önermez; yalnızca tanıdık duyguları güvenli bir döngü içinde yeniden çağırır. Yaratıcılık burada bir keşif değil, alışkanlık mühendisliğidir. Televizyon dizileri de genellikle aynı mantıkla işler. Farklı hikâyeler anlatılıyor gibi görünse de karakter tipleri ve anlatı şablonları büyük ölçüde aynıdır. Travmatik geçmişi olan güçlü erkek, onu dönüştüreceği varsayılan fedakâr kadın, sistem içinde sıkışmış ama ahlaki olarak “temiz” karakterler ve yalnız anti-kahramanlar… İzleyici bu karakterler aracılığıyla yeni bir insanlık halini keşfetmez; zaten bildiği duygusal pozisyonları yeniden tüketir. Anlatı sürpriz üretmez, güven üretir. Dizi, düşünceyi kışkırtan bir alan olmaktan çıkar; gündelik hayatın gerilimini geçici olarak askıya alan bir konfor alanına dönüşür.

Edebiyat alanında da benzer bir eğilim göze çarpar. Piyasanın görünür kıldığı metinler çoğu zaman “akıcı”, “herkesin kendinden bir şey bulabileceği”, “okur dostu” gibi ifadelerle tanımlanır. Bu tanımlar masum görünse de çoğu zaman çelişkiden arındırılmış, düşünsel risk almayan, okuru rahatsız etmekten bilinçli olarak kaçınan bir edebiyat anlayışını işaret eder. Sahicilik dahi bir pazarlama etiketine dönüşür; metnin derinliği değil, tüketilebilirliği öne çıkar.

Bu noktada konuyu “özne” kavramı üzerinden açmak gerekir. Özne, kısaca kendisi olan insandır. Hazır anlamlara razı olmayan, kendi anlamını ve sesini risk ve sorumluluk alarak yaratmaya çalışan insandır. Özneleşmenin, doğuştan gelen bir özellik değil; öğrenilen, kırılgan ve sürekli tehdit altında olan bir süreç olduğunu da belirtelim.

Özgürlük hallerimiz

Çünkü özneleşme eşit dağıtılmış bir kapasite değildir. Bunun nedeni insanların tembelliği ya da yetersizliğinden çok; kültürel, sınıfsal ve bilişsel eşitsizliklerdir. Eleştirel düşünme pratiği edinmemiş, sürekli performans ve geçim baskısı altında yaşayan, kültürel ve düşünsel referanslardan sistematik olarak yoksun bırakılmış bir bireyden sahici anlamda kendisi olan bir insan olmasını beklemek gerçekçi değildir. Kitle toplumunun büyük kısmı için Wilde’ın tarif ettiği hal bir “kusur” değil, normal haldir.

Tam da bu eşikte, bu yıl TÜYAP Onur Ödülü’ne değer görülen Murathan Mungan’ın bu vesileyle yaptığı konuşmalarda ve söyleşilerde altını çizdiği şeyleri anmakta yarar var. Mungan, kendisi olmanın kolay bir özgürlük hali olmadığını; uzun süreli bir direnç, yalnız kalmayı göze alma ve kimi imkânlardan bilinçli biçimde vazgeçme cesareti gerektirdiğinin altını ısrarla çiziyor. Kendi sesini korumanın bir bedeli olduğunu da özellikle vurguluyor. Mungan’ın sözleri, her şeye karşın “Kendisi olan insan” olma ihtimalinin hâlâ var olduğunu, ama herkes için aynı ölçüde mümkün olmadığını hatırlatıyor.

Herkes kendisi olan insan olamaz; herkes özneleşemez. Ama özne olma ihtimalinin hâlâ var olduğunu bilenler, dünyayı bütünüyle vasata teslim etmez. Bu belki büyük bir zafer değildir. Ama düşüncenin neredeyse tamamen sustuğu bir çağda, küçümsenecek bir şey de değildir.

İlgili İçerikler