Don Quixote Müzikali, klasik bir hikâyeyi çağdaş sahne büyüsüyle yeniden anlatıyor. Seyirciyi hayal etmekten çok daha fazlasına davet eden yapımın görsel dünyasını yaratanlardan sahne arkasındaki hikâyeleri dinledik.
Miguel de Cervantes’in ölümsüz eseri Don Kişot’ta, zihninin sınırlarında kaybolan aristokrat Alonso Quijiano’nun akıl almaz maceralarının peşine düşeriz. Kendisini La Mancha’lı Don Kişot sanan Quijiano’nun, yanına basit köylü Sancho Panza’yı katarak çeşit çeşit canavar ve kötülükle savaştıkları yolculukları; idealizm, cesaret ve gerçeklik arasındaki sınırları sorgulayan, okunduğu veya sahneye taşındığı her dönemde insanı düşündürten evrensel bir metin.
Bir hayalin peşinde İspanya topraklarını arşınlayan Don Kişot’un son durağı, Türkiye. Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu ve Piu Entertainment ortak yapımcılığında, usta yönetmen Işıl Kasapoğlu rejisiyle sahneye taşınan Don Quixote Müzikali, 30 kişilik oyuncu ve dansçı kadrosu, 15 kişilik canlı orkestra ile tam 80 kişilik dev bir prodüksiyon.
Hikâyenin üç ana kahramanı ise Don Quixote rolünde usta oyuncu Selçuk Yöntem (müzikalde Don Kişot’a orijinal telaffuzuyla, Don Quixote yani Don Kihote diye, sesleniliyor), onun büyük aşkı Aldonza rolünde devleşen Zuhal Olcay ve mizah ustalığını sahneye taşıyan Cengiz Bozkurt’a emanet.
Müzikal başladığında, Cervantes’i hapishanede, engizisyon mahkemesine çıkmak için sıra beklerken buluyoruz. Sahnenin ortasında yükselen dev yel değirmeni, Don Quixote adında bir gezgin şövalyenin anılarını yazdığı kitabından sahneleri etrafındaki mahkûmlara oynatan Cervantes’in sahnesine dönüşüyor gözlerinizin önünde.
Bu büyük, büyüleyici sahne prodüksiyonunun arkasındaki kolektif emekten sorumlu olan ekip ile bir araya geldik ve yaratıcı süreçleri kendilerinden dinledik.
Türkiye’nin en değerli tiyatro yönetmenlerinden Işıl Kasapoğlu, Don Quixote Müzikali için bir araya getirdiği ekip ile uzun yıllar unutulmayacak, büyülü bir deneyime imza atıyor.
Don Quixote gibi evrensel bir karakteri müzikal sahnesine taşıma fikrine alışmanız ne kadar sürdü? Dünyaya mal olmuş bu hikâyeye ve karakterlere karşı çeşitli sorumluluklar hissettiniz mi?
Evrensel metinler tüm insanlığı kapsarlar. Klasik diye anlattığımız metinler de bu nedenle günümüze kadar kalmışlar, önümüzdeki yüzyıllarda da kalacaklardır. Günümüzde gerek kendi ülkemizde gerekse tüm dünyada biz tiyatrocuların yapabilecekleri tek şey kaldı: Birlikte yaşayabilmek için ortak dili oluşturmak. Bunun için de evrensel, klasik metinlere ihtiyacımız var. Bu bir sorumluluk. Yazar ile, çevirmen, oyuncular, diğer yaratıcılarla birlikte alınması gereken bir sorumluluk. Salt iyi vakit geçirilebilmesi için yapılan tiyatro beni tatmin etmiyor. Sorumluluk almanın sorumluluğunu almalıyım.

Işıl Kasapoğlu-Yönetmen
Don Quixote, büyülü bir hikâye. Hayal gücünü harekete geçiren, izleyiciyi hayal etmeye zorlayan/davet eden bir görsel dünya kurmayı nasıl başardınız? Tasarım ekipleriyle yaptığınız ilk toplantıları hatırlıyor musunuz?
En başından beri… Öyküyü sahneye taşıyacağımıza karar verdiğimiz andan itibaren kuracağımız dünya benim için çok önemli oldu. İçerik belliydi. Anlaşmıştık… Mesele biçim üzerindeydi. Nasıl daha iyi anlatırdık? Hangi biçimde seyirciyle daha yakın olabilirdik? Arkadaşlarımla sürekli buluştuk tartıştık. Metni tekrar okuduğum ilk günden itibaren Bosch, Brueghel gibi ressamlarla uğraşmaya başladım. Umudu ve korkuyu yan yana işleyen resimler… Çevremdeki herkesi bu hayalin içine çekmem, birlikte bu hayali kurmamız gerekiyordu. Yönetmenlik de galiba biraz budur zaten, düşünüzü arkadaşlarınızla çoğaltırsınız. Sonra oyuncular ve seyirci. Seyirciyle buluştuğunuzda o düş kuşu artık kendi göğünde özgürce kanatlarını çırpmaya başlar. Ancak ilk başta sizin kafanızda, yüreğinizde, karnınızda bir kafestedir o kuş. Masalın anlatılması gerek. Özgürlük peşinden gelir. Bir süre izlersiniz gidişini, ardından yine o sessizlik, o ilk kuşun yine içinizde çırpınışına kadar.
Bu hikâyede “delilik” ve “hayal” arasındaki sınır çok ince. Yönetmen olarak bu dengeyi sahnede nasıl kurdunuz?
Delilik olduğunu hiç düşünmedim. Daha güzel bir dünya hayal etmek asla delilik olamaz. Delilik olsa olsa dünyayı olduğu gibi görüp onun içinden kaçamamaktır. Şüphem yoktu ki denge arayayım. Denge karasızlıktan kurtulmaya çalışırken aradığımız bir tesellidir belki.
Kadroda hem deneyimli tiyatro sanatçıları hem de müzikal oyuncuları yer alıyor. Oyuncu yönetiminde nasıl bir denge kurdunuz?
Herkes işinde profesyonel olduğu için o kısım beni hiç zorlamadı. Sadece çalışmamız gerekiyordu, biz de çalıştık. Tabii ki ne kadar profesyonel olursak olalım her işin en başında çocuk gibiyizdir. Başta bir kaos fikri kafamızı karıştırabilir. Hep beraber buluştuğumuzda her şey yoluna girer. Hep girmiştir.
Provalar sürecinde sizi en çok zorlayan ama sonunda en çok tatmin eden an neydi?
Aynı suyun içinde yüzebilmek… Bazen fırtınalı, bazen yağmurlu, rüzgârın dalgaları kaldırdığı, kimi zaman sert poyraz kimi zaman lodos… Aynı denizde yüzebilmek.
Son olarak, seyircinin oyundan “almasını” umduğunuz duygu nedir? Don Quixote bize bugün ne söylüyor?
Cervantes engizisyonun kararıyla ölümüne götürülürken diyor ki; “Dünyanın değişeceğine inanmayı bırakmazsanız. Ve bu inançla aksiyonunuzu terk etmezseniz; zindanlar bile düşlerin sahnesine oradan büyülü yolculukların başlangıcına dönüşebilir.”
Don Quixote Müzikali’nin koreografı Canberk Yıldız, sahnedeki kalabalık oyuncu kadrosunun “hikâyeyi yaşamasını” hedeflediklerini anlatıyor.

Canberk Yıldız-Koreograf
Don Quixote gibi kalabalık bir oyuncu kadrosuyla hikâye anlatmak zor muydu? Birbirinden kopmayan anlatılar planlayabilmek için hangi yaratıcı yöntemlere başvurdunuz?
Don Quixote gibi büyük bir esere hazırlanırken ister istemez bilgi ve görsel bir evrenin içine düşüyorsun. Bu kadar kalabalık bir kadroda en önemlisi herkesin aynı hikâyenin parçası olduğunu hissettirmek. Yönetmenin üslubu ve bedenlerin potansiyelini ön planda tutmaya çalıştım.
Yaklaşık bir ay boyunca oyuncularla birebir çalışarak büyük bir hareket havuzu oluşturduk. Bu süreçte her oyuncunun kendi bedensel ifadesini bulması için alan açtık. Ardından sahneye en uygun, en yalın ve anlatımı en iyi destekleyen hareketleri birlikte seçtik. Koreografi yardımcım Ece Nur Ateş’le beraber bu süreci “dans” olarak değil, bir tür “hareket draması” olarak kurguladık. Başından sonuna kadar neden-sonuç ilişkileri üzerine konuşarak, birbirimize sürekli sorular sorarak ilerledik. Böylece sahnedeki herkes kendi hikâyesini gerçekten yaşar hale geldi.
Sahnedeki dekor ve kostüm tasarımıyla koreografinin uyumunu sağlamak için nasıl bir süreç izlediniz?
Dekor ve kostüm tasarımı, koreografinin doğal bir parçası haline gelmeliydi. Bu yüzden sahnede küçük aralıklar, geçiş alanları bırakmak çok önemliydi. Bizim dekorumuz üç katlı ve öne doğru ayrı bir anlatım alanı bulunuyor. Oyuncuların bu alanlar arasında rahatça hareket edebilmesi için yürüme adımlarını ritimle bütünleştirdik, adımların bile müzikle uyumlu olduğu bir düzen kurduk. Bu yöntem sayesinde hem dekor hem kostüm içinde oyuncular özgürce hareket edebildi. Son ana kadar değişiklik yapmak da kolaylaştı. Kısacası görsel dünya ve hareket dili birbirini destekleyen, aynı hikâyeyi anlatan iki öğeye dönüştü.
Proje süresince sahnedeki ve sahne arkasındaki ekiple nasıl bir iletişiminiz vardı? Onlardan aldığınız geri bildirimler, son koreografiyi şekillendirmede bir rol oynadı mı?
Sahne önündeki kadar sahne arkasındaki ekiple kurduğumuz iletişim de yaratım sürecinin kalbinde yer alıyor. Prova dönemlerinde sık sık bir araya gelip fikir alışverişi yapıyoruz. Herkesin önerisi -bazen bir hareket, bazen bir aksesuar detayı- son koreografinin şekillenmesinde etkili oluyor. Uzun yıllardır aynı ekiple çalıştığımız için artık birbirimizi çok iyi tanıyoruz, çoğu zaman sözsüz bile anlaşıyoruz.
Büyülü Don Quixote sahnesinde hüzün, mutluluk ve hatta delilik bir arada akıyor. Bu duygu durumları arasındaki geçişleri kusursuzlaştırmak için oyuncularla ne gibi çalışmalar yaptınız?
Provaların ilk haftalarında karakterleri derinleştirmek için yapısal doğaçlamalar yaptık. Her oyuncunun kendi karakterine özgü bir beden farkındalığı kazanması, onun sahnedeki varlığını daha güçlü hale getirdi. Alanın içinde kendi karakterlerinin isimlerini ve enerjilerini oluşturdular. Zamanla bu yeni “persona”larına uygun jestler, duruşlar ve geçişler buldular. Bu yaklaşım, iki saatlik bir oyunda her birinin sahnede hem özgürleşmesini hem de gerçekten keyif alarak oynamasını sağladı.
Çalışma sürecinde karşılaştığınız en büyük zorluk neydi ve bunu nasıl çözdünüz?
Koreografide en büyük zorluk genellikle senkron ve sahne yerleşimi oluyor. Her sahne için doğru alanı bulmak ve tüm oyuncuların o alanı desteklemesini sağlamak kolay değil. Bunun için herkesin aynı duygu noktasında buluşması gerekiyor.
Özellikle Zuhal Olcay’ın canlandırdığı Aldonza karakteri, bir erkek baskısının tam ortasında kalıyor. Bu anı sahneye koyarken gerçekten çok zorlandım. Günümüzde kadınlara yönelik şiddetin arttığı bir dönemde, bu anın sadece bir oyun sahnesi değil, aynı zamanda sembolik bir duruş olması gerekiyordu. Bazı günler “bu sahneyi ben yapamayacağım” dediğim oldu. Ama ekipçe uzun uzun konuştuk, tartıştık, denemeler yaptık…
Sonunda o sahne, sadece Aldonza’nın değil, sahnedeki herkesin, hatta salondaki kadınların da sesi haline geldi. Sanırım en zoru buydu…
Hikâyenin büyülü öğelerini sahneye taşımakta büyük bir ustalık gösteren Hakan Dündar, Don Quixote Müzikali için unutulmaz bir görsel dünya tasarladı.
Don Quixote’nin hayal dünyasını sahnede somutlaştırmak zor muydu? İlk toplantılarınızdan prömiyer gecesine kadar nasıl bir kreatif süreç yaşadınız?
Yönetmenimiz Işıl Kasapoğlu’yla 30 yılı aşkın dostluğumuz, artık ortak bir dil oluşturmamızı sağladı. Don Quixote’de de düşle gerçeğin iç içe geçtiği o evreni sahnede görünür kılmak istedik. Seyircinin hem Don Quixote’nin iç dünyasına hem de dış dünyanın sert gerçeklerine aynı anda tanıklık etmesini hedefledik.

Hakan Dündar-Dekor Tasarımcısı
Oyun, dev bir değirmenin içinde geçiyor. Bu mekân hem sistemin dişlilerini hem de insan zihninin karmaşık yapısını temsil ediyor. Don Quixote’nin mücadelesi dış dünyayla değil, kendi iç labirentiyle. Biz de o labirenti fiziksel olarak görünür kıldık. Prömiyer gecesinde seyircinin bu iç dünyaya adım atışı, tüm sürecin en şiirsel anıydı.
Sahnede göze çarpan dekorlar, izleyicilerin en büyülendiği detaylardan biri oldu. Cervantes’in çarpıcı hayal dünyasını, yerel izleyicinin bağ kuracağı referans noktalarına dönüştürmeye nasıl karar verdiniz?
Benim için evrensel olan, her zaman yerelden başlar. Don Quixote’nin deliliği, ideallerin gerçeklikle çarpışması, hepimize tanıdık bir hikâye. Bu yüzden sahnede kullandığım metalik, endüstriyel dokular sadece Ortaçağ’ı değil, bugünün şehir insanını da temsil ediyor. Değirmenler bizim için artık İspanya’nın taşrasındaki yapılar değil; modern dünyanın içinde dönen sistemler. İzleyici o soyut mekânda kendini bulduğunda, Cervantes’le aramızdaki yüzyıllar bir anda kayboluyor.
Hem sahnede hem de sahne arkasında kalabalık ve yetenekli bir ekiple birlikte çalışıyorsunuz. Kendinizi nasıl bir ekip olarak tanımlarsınız? Birbirinizi hangi yönlerden tamamlıyorsunuz?
Don Quixote’nin dünyasında herkes hem kendi çarkını döndürdü hem de büyük değirmenin bir parçası oldu. Hiç kimse diğerinin alanına müdahale etmeden sınırlarını aşabiliyordu. Kostüm tasarımcısı İnci ve ışık tasarımcısı Cem ile ortak dilimiz “risk almak”. Hepimiz kendi alanımızda sınırları zorlamayı seviyoruz; ışık yalnızca sahneyi aydınlatmıyor, anın duygusunu seyirciye yansıtıyor.
Bir sahne tasarlamak elbette sadece dekorlardan, kostümlerden veya ışıklandırmadan ibaret değil. Bilseler izleyiciyi çok şaşırtacak ne gibi teknik detaylardan bahsedebilirsiniz?
Büyük prodüksiyonlarda zaman en büyük sınav. Dekorun bir günde kurulması gerektiği için modüler, hızlı kurulabilen bir sistem tasarladık. Güvenliği sağlamak adına farklı konstrüksiyon tekniklerini denedik. Pervanelerin motoru için akülü, uzaktan kumandalı özel bir sistem geliştirdik. Aslında teknik sorunları çözmek, tasarımı yapmaktan daha uzun sürdü diyebilirim.
Bu projeden öğrendiğiniz ve gelecekteki projelerinize taşıyacağınız dersler oldu mu?
Bu proje bana sahne tasarımının bir mekân değil, bir bilinç hâli olduğunu hatırlattı. Don Quixote’de dekor, bir karakter kadar canlıydı; çarklar döndükçe oyun nefes aldı. Artık biliyorum ki sahne, izleyicinin ruhuyla temas eden bir organizma. Biz o dev değirmeni sadece sahneye değil, hepimizin zihnine kurduk.
Don Quixote Müzikali’nin görsel dünyasının en önemli parçalarından biri olan kostüm tasarımlarından sorumlu isim olan İnci Kangal Özgür, az parçayla çok etki yaratabilen bir isim.

İnci Kangal Özgür-Kostüm Tasarımcısı
Don Quixote müzikali için üretime başlamadan önce mutlaka bir araştırma sürecinden geçmişsinizdir. Bu araştırmalarınızda öğrendiğinizde sizi en çok şaşırtan veya prodüksiyona dahil etmek için sabırsızlandığınız detaylar hangileriydi?
Üretime başlamadan önce yaptığım araştırmalarda kendime çeşitli ressamların tablolarını referans aldım. Oyuncuların neredeyse hepsi sürekli sahne üzerinde oldukları için kostümler tüm sahnenin renk paletini çok etkileyecekti, ben de seyircilerimizin hareketli bir tabloya bakıyorlarmış gibi hissetmelerini istedim; göze hitap eden, sıcak bir renk paleti oluşturmak için sabırsızlandım. Kumaş seçimlerimi yaparken bunu hiç aklımdan çıkarmamaya çalıştım.
Kostümler, karakterler arasındaki farkları ve ilişkileri vurgulamak için vazgeçilmez bir fırsat sunuyor. Siz, karakterlerin kişiliklerini ve hikâyelerini kostüm üzerinden nasıl yansıttınız?
Bu oyunda hemen hemen her oyuncunun iki rolü vardı, “mahkum” rolleri ve hayal dünyasında dönüştükleri diğer karakterler. Baz kostüm olarak giydikleri mahkum kostümlerinin üzerine sadece iki üç parça ekleyerek başka bir karaktere dönüşebilmelerini sağlayabilmek için pratik çözümler bulamaya çalıştım.
Kostüm tasarımında karşılaştığınız en büyük teknik veya yaratıcı zorluk neydi?
Don Quixote’nin zırhının hem istediğim görselde olmasını hem el yapımı gibi durmasını hem dayanıklı durmasını hem sahnede pratik şekilde takılabilmesini hem de Selçuk Bey’in taşımakta zorlanmayacağı kadar hafif olmasını sağlamak benim için en büyük teknik zorluktu.
Prömiyere hazırlık yaparken ekiple aranızda nasıl bir enerji vardı? Birbirinizden en fazla beslendiğiniz alanlar hangileriydi?
Hazırlık sürecimizde çok yorulduğum, detaylarda boğulduğum günlerde provalara gitmek, canlı müzik eşliğinde oyuncularımızın muazzam seslerini dinlemek bu projeye olan heyecanımı artırıyordu. Bu kadar çok yetenekli insanla birlikte aynı hedef uğruna çabalamak benim için büyük şanstı. Tüm ekip hep uyum içindeydi, bu da hazırlık sürecimize çok fayda sağladı.
Bir yapımın kostüm dilini tasarlarken, koreograf ile yakın çalıştığınızı söylemek mümkün mü?
Evet ilk etapta oyuncuların ayakkabılarının üretimini koreografımıza danışarak başlattım, tabanlarının danslara engel olmaması ve tabii ki görsel olarak da döneme uygun görünmeleri benim için önemliydi. Ayrıca oyuncuları kostüm provalarına aldığımızda mutlaka koreografilerini sorup bedensel hareketlerine engel olmayacak şekilde ilerlemeye çalıştık.
Tiyatronun usta isimleriyle dolu bir ailede yetişen Sadri Alışık, Don Quixote Müzikali’nin hayata geçirilmesinde de büyük bir rol oynuyor.

Sadri Alışık-Sadri Alışık Kültür Merkezi Genel Müdürü
Tiyatro sanatının en güçlü isimlerinden oluşan bir aileye sahip olmak, ayrıca bu mirası devam ettiren bir sanat kurumunun da yönetiminden sorumlu olmak, size ne tür sorumluluklar yüklüyor? Don Quixote’deki göreviniz ile -tüm ekiple birlikte- Türk tiyatrosuna ne kattığınızı düşünüyorsunuz?
Tabii ki böyle bir aileye doğmuş olunca, kendinizi ister istemez kültür-sanat konuşulan bir evin içinde buluyorsunuz. Ben de çocukluğumdan beri içinde kültür-sanat konuşulan bir evde büyüdüm; ilgi ve merakım hep bu yönde oldu. Tiyatromuz 1997 yılında babaannem Çolpan İlhan ve babam Kerem Alışık tarafından kuruldu. O yıldan bu yana kendi oyunlarımıza her hafta defalarca gidip takip ettim, izledim. Çocukluğumdan beri farklı oyunları, filmleri izledim ve bu alanda kitaplar okudum. Bu yüzden hep böyle bir merakım vardı.
Tiyatroda bazen kapıda bilet kestim, kantinde su sattım. Her hafta her temsili izledikten sonra babaannemle, babamla, diğer oyuncularla kritik yapılan bir ortamda büyüdüm. Yani tiyatronun A’dan Z’ye her kademesinde, profesyonel hayata atılmadan bulunmuş oldum. Bana çok şey kattığını düşünüyorum. Sahne heyecanını, tiyatronun o “büyülü” dediğimiz atmosferini çok yakından yaşadım.
Koç Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okuduktan sonra, New York’ta müzikal yapımcılığı eğitimi aldım, Bahçeşehir Üniversitesi’nde Sinema-Televizyon yüksek lisansı yaptım ve profesyonel hayata atıldım.
Her ne kadar işin içinden gelseniz de bu işe profesyonel hayat olarak başladığınızda tabii ki daha başka bir hayatla karşılaşıyorsunuz. Ama işimi hep severek yaptım, çünkü aksi bir şey düşünmemiştim. Hep hayatım tiyatrolarda, salonlarda, perde arkasında, oyunun başlama anında, oyun bitince, final selamlama anında geçti ve bu dinamiklere çok alıştım, çok hâkim oldum. Şimdi de uzun senelerdir profesyonel anlamda Sadri Alışık Kültür Merkezi’nde yapımcılık yapıyorum. Tabii ki bu bir aile şirketi, aile mirası -hem kültür merkezi hem Sadri Alışık Ödülleri… Tiyatro bizim için çok büyük bir sevda, bu sevda doğrultusunda katlandığımız her maddi külfeti cebimizden değil yüreğimizden veriyoruz.
Ben de bu misyonu elimden geldiği kadar daha da ileriye taşımaya özen göstereceğim.
Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu olarak biz daha önce de böyle büyük prodüksiyonları Türk tiyatrosuna kazandırmıştık: Guguk Kuşu, Frankenstein, Esaretin Bedeli, Amadeus, Aşık Shakespeare, 1923 Müzikali, Küheylan ve Aşk Biter Mi? bunlara bazı örnekler olabilir.
Bu tarz işlerin Türkiye’de olması çok kıymetli. Don Quixote de bunun son örneği ve en büyük bütçeli örneği oldu. Türk tiyatrosu çok ciddi bir ivme kazandı ve bu gibi büyük yapımlar gerek bizim gerekse diğer tiyatroların yaptığı işler, Türk tiyatrosuna çok büyük hizmet ediyor.
Ülkemizde Zorlu PSM ve AKM gibi salonların oluşmasıyla birlikte teknik altyapı -gerek ışık gerek ses anlamında- çok güçlü salonlar haline geldi. Ve aslında bu, yurtdışında izlediğimiz büyük prodüksiyonları teknik açıdan da onlara daha çok yaklaştığımız, hatta onların seviyesinde yapımlar sahneleyebileceğimiz bir çıtaya getirdi.
Bu durum da bizi böyle büyük prodüksiyonları realize etme konusunda daha da motive etti. Don Quixote de bu motivasyonun en önemli gerçeği oldu.
Tüm bu etkenleri düşündüğümüzde tiyatronun çok ciddi bir ivme kazandığını düşünüyorum. Eskiden baktığımızda biz oyunlarımızı 250 kişilik, maksimum 400 kişilik salonlarda oynuyorduk. Şu an baktığınızda 2 bin kişilik, 3 bin kişilik açık hava sahnelerinde; 5 bin kişilik salonlarda kapalı gişe oynuyoruz. İnanın o dönemler bu izleyici sayılarını hayal etmek bile çok zordu.
Don Quixote de bu anlamda bu misyona sahip çünkü Don Quixote, klasik bir uyarlama olarak değil, hakikaten Türk tiyatrosunda da büyük düşler kurulabileceğini ve teknik olarak uluslararası standartlarda yapımların üretilebileceğini gösteren işlerden biri oldu.
Gerek büyük orkestrasyon gerek oyuncu kadrosu gerek koro kadrosu gerek sahne teknolojisiyle hem estetik hem de yapısal anlamda, seyircilerimizin hem görsel hem işitsel anlamda tatmin olabileceği bir müzikal ortaya çıkardık.
Kültür-sanatın sürdürülebilirliği açısından, bu tür büyük prodüksiyonlar Türkiye’de nasıl bir rol oynuyor sizce?
Kültür-sanatın sürdürülebilirliğinin, bir kültür-sanat bilinciyle oluşabileceğini düşünüyorum. Bu bilincin de üretmeye devam etmek ile artacağı kanaatindeyim. Biz aslında Don Quixote gibi büyük prodüksiyonlara bu yüzden çok inanıyoruz. Çünkü bu tür yapımlar sadece sahnede bir hikâyeyi anlatmakla kalmıyor; aslında toplumun kültürel hafızasını oluşturuyor. Aynı zamanda estetik duygusunu ve sanata olan inancını da diri tutuyor. Bu kültürel hafıza meselesi de bence çok önemli.
Sevgili Selçuk Yöntem ve Zuhal Olcay’la konuşmalarımızda, kendileri yıllar önce Don Kişot oyununu Ayten Gökçer ve Cüneyt Gökçer’den izlediklerini ve çok etkilendiklerini söylediler. Hâlâ da bunu anlatıyorlar. Aslında bu bir kültürel hafıza ve onları çok etkilemiş. Belki onlar gibi başka seyircileri, oyuncuları da farklı bir yerden etkilemiş ve ciddi bir motivasyon hissi uyandırmış.
O yüzden bunu şöyle de görmek lazım: Dünyanın pek çok ülkesinde kültür-sanat bir lüks değil; eğitimin, toplumsal bilincin ve gelişmişliğin temel göstergesi. Biz de bu alanda üretmeye, büyük düşünmeye, uluslararası ölçekte işler ortaya koymaya devam ettiğimiz sürece hem sanatçılarımıza hem de seyircilerimize “biz de bunu yapabiliriz” özgüvenini kazandırıyoruz. Don Quixote bununla ilgili çok önemli bir örnek. Çünkü çok profesyonel ve yetenekli bir kadrosu var: Yaratıcı kadrosu, oyuncu kadrosu, orkestra, koro, dansçılar…
Yurtdışında yapımlar izlenildiği zaman ya da buraya geldiklerinde insanlar “Ya bizde niye böyle şeyler yapılamıyor?” dedikleri her şeyin aslında burada da yapılabildiğini düşünüyorum. Sadece bu alanın açılması, bu tarz işlerin çoğalması gerekiyor. Doğru insanlara doğru projelerde kendilerini gösterebilme şansı verilmesi gerekiyor.
Bizim ülkemizde çok güzel sesler, çok iyi dansçılar, çok yetenekli yönetmenler, tasarımcılar, oyuncular mevcut. Sadece daha fazla alan açılması gerektiğini düşünüyorum. Don Quixote ya da daha önceki büyük prodüksiyonlarda buna hizmet edebildiysek, ne mutlu.
Prodüksiyonun bu kadar çok disiplini (kostüm, sahne, müzik, ışık, koreografi vb.) aynı potada eriten bir proje olduğunu düşünürsek, yaratıcı ekiplerle dengeyi nasıl kurdunuz?
Bildiğiniz gibi Don Quixote birçok disiplini içinde barındırıyor. Bu anlamda çok yetenekli ve çok kıymetli isimlerle çalıştık. Başta yönetmenimiz Işıl Kasapoğlu… Onunla çalışmak bizim için her zaman büyük bir mutluluk ve şans.
Don Quixote başladığı zaman, Işıl Hoca ile anlaştıktan sonra tabii ki kendisi kafasında bir dünya kuruyor. Onun dünyasına en uygun tasarımcılarla, müzik direktörü Volkan Akkoç ve ortak dili en iyi konuşabileceği kişilerle çalıştık. Zaten bu oyunun tasarımcıları, Türkiye’de kendini kanıtlamış, çok kıymetli isimlerden oluşuyor. Hepsiyle çalıştığımız için çok mutluyuz.
Burada herkes ortak bir dil oluşturdu. Asıl olan Don Kişot; Don Kişot’un dünyası, Don Kişot’un hikayesi… Ve biz hep buna hizmet ediyoruz. Bu uyum tiyatroda çok önemlidir. Seyirciden gelen güzel reaksiyonların en önemli nedenlerinden birinin de bu olduğunu düşünüyorum.
Seyirciye nasıl bir deneyim sunmak istiyorsunuz? Sahneden çıktıklarında içlerinde ne kalsın istersiniz?
Öncelikle tabii ki oyunu beğenmiş olarak çıkmalarını istiyoruz. Ben kendim güzel bir tiyatro oyunu, güzel bir sinema filmi, güzel bir şey izlediğim zaman çok mutlu hissediyorum. O çok güzel bir histir, mutlu uyursun, mutlu uyanırsın. Hâlâ o eserin etkisinde kalırsın, yakınlarında tartışırsın. Çok güzel bir enerji verir bana. Bizim oyunumuzu izleyen insanların da bu duyguyu yaşayıp çevresindekilere bu pozitifliği yansıtmaları, en önemli dileğim olur.
Don Quixote özelinde baktığımızda Don Quixote’yle seyirciye sadece bir oyun izletmek değil, bir yolculuk yaşatmak istiyoruz aslında.
Biliyorsunuz; rüzgârla, yel değirmenleriyle savaşan bir adamın hikâyesi bu. Aslında bu, belki de hepimizin hikâyesi. Kimi zaman hayal ettiğimiz için alay ediliriz, kimi zaman inandığımız şeyler uğruna yalnız kalırız ama yine de yürürüz ve hayal etmeye devam ederiz, etmeliyiz.
Seyirci de salondan çıktığında bu “yürümeye ve hayal etmeye devam etme” duygusunu hissetsin istiyoruz. Biraz cesaret, biraz umut, biraz da kendine dönüp bakma hissi aslında bu, bence. Yani oyun bittiğinde seyircinin gerçekten çok güzel vakit geçirdiğini ve mutlu olarak salondan ayrıldığını görmek, bizim için en büyük mutluluk oluyor.
Son yılların önemli tiyatro projelerinde imzası bulunan Cemil Demirtok, Don Quixote Müzikali’ni eşsiz bir tecrübe olarak görüyor.

Cemil Demirok-PİU Entertainment Yönetici Ortağı
Yerli-yabancı pek çok önemli yapıtı Türk izleyicisiyle buluşturma görevini üstleniyorsunuz. Bu zenginlik içinde Don Quixote kendine nasıl yer buluyor? Sizin için özel bir anlamı var mı?
Broadway, West End, Las Vegas gibi dünyaca ünlü sanat lokasyonlarında sahnelenen birçok dev müzikal, dans gösterisi ve konseri Türkiye’de seyirciyle buluşturuyoruz. Bu çok değerli ancak Don Quixote gibi dünya çapında bir prodüksiyonu kendimizin üretiyor olması yapımcı olarak onu çok daha değerli kılıyor. Eser seçiminden dramaturjisine, yaratıcı ekibin bir araya getirilmesinden oyuncu seçimlerine ve pazarlama stratejisine kadar tüm süreci sıfırdan yürütmek ve bir prodüksiyonu yaratmak çok değerli ve eşsiz bir tecrübe.
Sadece başarılı oyuncularla değil, köklü bir tiyatro mirasını beraberinde getiren Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu’yla da işbirliği yaptınız. Bu proje için nasıl bir araya geldiniz?
2020’de prömiyerini gerçekleştirdiğimiz ve yedinci sezonunda hâlâ sahnede büyük ilgi gören Amadeus’tan bu yana Türkiye’de sahneye koyduğumuz tüm oyunları Sadri Alışık Kültür Merkezi (SAKM) ile ortak yapımcı olarak gerçekleştirdik. Amadeus, Küheylan, Timsah Ateşi, Aşk Biter mi? ve şimdi Don Quixote bu işbirliklerinin örnekleri. 1923 Müzikal ve Aşık Shakespeare projelerinde ise Zorlu PSM de yapımcı olarak bize katıldı.
SAKM ile adeta tek bir ekip gibi çalışıyoruz. İki kurumun güçlü yönlerini birleştirerek büyük bir sinerji oluşturuyoruz. Bu ortaklık, hem maliyet açısından büyük prodüksiyonlar yapabilmemizi hem de daha cesur projelere adım atmamızı sağlıyor.
Uluslararası standartta bir müzikal üretmek, Türkiye’de hangi zorlukları beraberinde getiriyor? Altyapı, finansman, teknik ekipman veya insan kaynağı açısından nasıl bir tabloyla karşılaştınız?
Büyük prodüksiyonlarda en büyük zorluk, bu ölçekte oyunların sahnelenebileceği salonları bulmak. Don Quixote’ye yoğun ilgi olmasına rağmen, uygun sahne ve koltuk kapasitesi eksikliği nedeniyle şu anda yalnızca İstanbul ve Ankara’da oynayabiliyoruz.
Ayrıca salonların yoğun takvimi nedeniyle dekorların kısa sürede kurulup kaldırılabilmesi gerekiyor. Artan maliyetler de işimizi zorlaştıran bir diğer önemli unsur. Blok tarihlerde oyunu oynayabilmek, seyirciyi çekmek ve maliyeti düşürmek anlamında çok daha avantajlı olacaktır gelecek dönemde.
İzleyiciler günümüzde sonsuz evrenlere, ilham verici hikayelere doyuyor. “İdealler ve gerçeklik” arasındaki o ince çizgiyi anlatan masum bir hikâye olan Don Quixote, günümüz izleyicisine nasıl dokunuyor sizce?
Don Quixote, hepimizin yaşadığı o evrensel çelişkiyi anlatıyor: İdeallerimizle hayatın gerçekleri arasındaki mücadeleyi. Günümüz insanı da bu dengeyi her zamankinden fazla sorguluyor. Don Quixote’nin saf inancı, hayal kurma cesareti ve insana olan umudu, izleyicide derin bir yankı uyandırıyor. Çünkü hepimiz bir şekilde kendi yel değirmenlerimizle savaşıyoruz.
Seyirciye nasıl bir deneyim sunmak istiyorsunuz? Sahneden çıktıklarında içlerinde ne kalsın istersiniz?
Seyircinin salondan umutla, gülümseyerek ve kendi hayallerine yeniden inanarak çıkmasını istiyoruz. Don Quixote’nin hikâyesi, sadece bir kahramanın değil, hepimizin içinde taşıdığı inanç ve cesaretin hikâyesi. İçlerinde “Ben de hayal kurabilirim” duygusu kalsın ve bu ilhamı çevreleriyle paylaşsınlar istiyoruz.