Zeynep Atakan ile Oscar’ın değişen haritası: Akademi neyi ödüllendiriyor?

Akademi üyesi Zeynep Atakan, 2026 Oscar adayları üzerinden sinemanın estetikten politikaya, türden temsile uzanan büyük dönüşümünü içeriden bir bakışla değerlendiriyor.

2026 Oscar sezonu, sinemanın yalnızca iyi hikâye anlatma meselesi olmaktan çıkıp toplumsal, politik ve kültürel kırılmalarla doğrudan temas kurduğu bir döneme işaret ediyor.

Akademi üyesi Zeynep Atakan’la yaptığımız söyleşide, bu yılki adayların baskın ruh hâlinden korku türünün yükselişine, Trump sonrası Amerika’da güç ve erkeklik kavramlarının anlatılara nasıl sızdığından kadın sinemacıların temsiline, stüdyo tekelleşmesinden yapay zekânın Oscar yarışındaki geleceğine uzanan geniş bir çerçevede sinemanın dönüşen yapısını konuşuyoruz…

Bu yılki Oscar adaylarına bir bütün olarak baktığınızda, sizce seçkinin baskın ruh hâli nedir? Akademi, dünyaya nasıl bir ruh hâliyle sesleniyor?

Filmler hem sanatsal hem de dramatik açıdan ağır, duygusal yönü güçlü yapımlar olarak öne çıkıyor. Bu, Akademi’nin daha derin, karmaşık ve toplumsal meselelere dokunan hikayeleri önemsediğini gösteriyor. Akademi, bazı türlere olan yaklaşımını değiştirmiş gözüküyor. Burada korku türü öne çıkıyor. Bunu Sinners ve Frankhestein gibi korku ögelerine sahip filmlerin ciddi adaylıklar almalarıyla daha iyi anlıyoruz.

Akademi üyelerinin oy verirken, sinema tarihinde zaten yer etmiş anlatı biçimlerine  belki farkında olmadan- daha fazla yakınlık duyduğunu düşünüyor musunuz?

2020’lere kadar sinema endüstrisinde, özellikle Akademi Ödülleri gibi prestijli platformlarda belirgin bir homojenlik ve sınırlı çeşitlilik hakimdi. Bu durum hem film seçim süreçlerinde hem de Akademi’nin üyelik yapısında gözlemlenebilen bir yapısal sorun olarak ortaya çıkıyordu. Ancak bu monolitik yapı, giderek artan eleştiriler ve toplumsal baskılar sonucunda önemli bir dönüşüm geçirdi.

Akademi, çeşitliliği artırmaya yönelik somut adımlar attı; film seçim kriterlerinde ve üyeler arasında farklı etnik kökenlerden, cinsiyetlerden ve kültürel geçmişlerden bireylere yer vermeye başladı. Bu değişim yalnızca yüzeysel bir çeşitlilik sağlamakla kalmayıp, sektörde daha kapsayıcı bir farkındalık ve temsil olgusunun doğmasına zemin hazırladı. Uzun yıllar boyu Akademi’nin seçim kriterlerinin temelinde sinemanın “DNA”sına işlemiş olan köklü estetik ve kültürel algıların yer almış DNA’sına belirli anlatı kalıplarını ve türsel tercihleri norm olarak kabul etmiş ve yeniliklere kapalı bir yapı oluşturmuştu. Eleştiri ve ödüllendirme mekanizmaları da bu yapının içindeydi.

Diğer yandan, dünyanın değişimi ile hikâye anlatımı ve sinemasal algı, daha önce benzeri görülmemiş biçimlerde çeşitlenmekte, deneysel ve hibrit türler ortaya çıkmakta; böylece sinema dinamiği hem içerik hem de biçim açısından derin bir dönüşüm yaşanıyor. Akademi ve sinema endüstrisi de bu eski kalıplardan yeni anlatı biçimlerine uyum sağlıyor. Bu değişimin dinamiklerini kavrayıp altyapılarını buna uyarladıkça, gelecek yıllarda daha kapsayıcı, yenilikçi ve çok katmanlı bir sinema dünyası ortaya çıkacaktır. Ancak değişim o kadar hızlı olamıyor, dolayısıyla belli kalıplara olan yakınlığı baskın bir şekilde görmekle beraber, çok farklı ve öncü hatta deneysel diyebileceğimiz çalışmaları da görüyoruz.

Titanic klasik anlatı yapısına, seyirci beklentisine ve piyasa dinamiklerine sadık bir melodramdı. Sinners’ın aday olduğu kategori sayısında Titanic’i geride bırakmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası benim için de sürpriz oldu. Tabii ki kendi kriterlerim açısından bu kadar çok adaylık alabileceğini düşünmemiştim. Titanic klasik melodramatik anlatım ve büyük prodüksiyonuyla kitleleri etkilemiş bir işti. Ancak Sinners korku türü öğelerini ve alışılmadık bir vampir hikayesi üzerinden çok daha özgün, risk alan bir anlatım benimsemiş.

Akademi bu yıl türü ve biçimi daha cesur ve yenilikçi olarak sorgulayan filmleri daha görünür kılıyor. Sinners, sosyal, politik ve toplumsal meselelere dokunan karmaşık temalarla güçlü bir anlatı sunuyor. Bu, 1997’deki Titanic’ten farklı olarak sadece büyük duygusal etki değil, aynı zamanda zamanımızın temalarını içeren provoke edici bir film olmasının üyelerin ilgisini çektiğini düşünüyorum.

Trump dönemi sonrası Amerika’da güç, erkeklik ve otorite kavramları ciddi biçimde yeniden düşünülmeye başlandı. Kültür savaşları da hiç olmadığı kadar yaygın. Sizce bu kırılma, bu yılki Oscar filmlerinin anlatılarına nasıl yansıyor ya da yansımış mı?

2026 Oscar aday filmleri, Trump dönemi sonrası Amerika’da güç, erkeklik ve otorite kavramlarının yeniden sorgulanmasını derinlemesine yansıtıyor. Filmler, geleneksel güç yapıları ve otoriteyi kritik bir gözle ele alarak, patriyarka ve otoriter figürlerin mutlak olmadığını, bunların kırılganlıklar ve çatışmalar barındırdığını gösteriyor. Örneğin One Battle After Another erkeklik, iktidar ve güç dengelerini çok katmanlı ve çatışmalı biçimde işlerken, Sinners ise erkeklik ve kimlik sorunlarını, toksik erkeklik kavramını ya da erkek kimliğinin dönüşümünü karanlık ve sembolik anlatılarla, toplumsal mesajlarla sorguluyor. Aday filmler aynı zamanda otoriteye karşı direniş ve bu figürlerin meşruiyetinin sorgulanması temalarını öne çıkararak, kültür savaşlarının sanatsal yansıması niteliğinde mevcut politik ve sosyal yapıyı eleştiriyor.

Bunun yanında, daha önce sesleri az duyulan azınlıklar, kadınlar ve queer bireylerin hikayelerinin yükselişiyle birlikte sinema alanında çeşitlilik ve yeni seslerin önemi artarken, erkeklik ve güç algılarında da dönüşüm gerçekleşiyor.

Son olarak, bu filmler sadece hikâye anlatmakla kalmayıp, sinemayı bir direniş aracı ve toplumsal bilinç yaratma platformu olarak kullanarak izleyicinin güç, otorite ve erkeklik kavramlarına dair farkındalığını artırmayı amaçlıyor. Bu nedenle, 2026 Oscar adaylarının ruh hâli bana, sinemanın hem toplumsal figürleri sorgulayan hem de değişimin öncüsü olma gücünü yeniden hatırlatan güçlü bir anlatı alanı olduğunu gösteriyor.

Peki Akademi üyeleri açısından baktığınızda, Trump sonrası kültürel atmosfer, filmleri okuma, aday gösterme ve değerlendirme biçimini değiştirdi mi sizce?

Evet, Trump sonrası kültürel atmosferin Akademi üyelerinin filmleri okuma, aday gösterme ve değerlendirme biçiminde belirgin bir değişim yarattığını söylemek mümkün. Bu dönemde güç, kimlik, toplumsal adalet ve otorite gibi kavramların daha fazla sorgulanması, Akademi üyelerinin artık sadece sanatsal kaliteyi değil, aynı zamanda filmlerin politik ve sosyal mesajlarını, kapsayıcılık ve temsil unsurlarını da ciddi şekilde dikkate almalarına yol açtı. Bu durum, adaylık süreçlerinde daha çeşitli perspektiflere, farklı kültürel ve toplumsal gerçekliklere alan açılmasıyla sonuçlandı.

Üyelerin filmleri salt estetik kriterlerle değil, günümüz dünyasının karmaşık dinamiklerine duyarlı bir bilinçle değerlendirmeye başladıkları gözlemleniyor. Kısacası, sinema ödüllerinde artık politik ve kültürel altyapıların göz ardı edilmediği, hatta adaylıkların ve ödüllerin toplumsal dönüşümün bir parçası olarak görüldüğü yeni bir paradigma gelişiyor diyebiliriz.

Bu yıl kadın yönetmenlerin ve kadın sinemacıların temsili yeniden yoğun biçimde tartışma konusu oldu. Akademi’nin bu eleştirilere yaklaşımını nasıl görüyorsunuz?

Akademi, 2026 Oscar sezonunda kadın yönetmenler ve kadın sinemacıların temsili konusundaki eleştirilere karşı daha açık ve sorumlu bir yaklaşım sergiledi. Son yıllarda kadınların sinema sektöründeki görünürlüğünü artırmak için çeşitli inisiyatifler başlattı, üye yapısını çeşitlendirdi ve adaylıklarda daha fazla kadın ismin yer almasına özen gösterdi. Ancak tartışmaların yoğunluğu ve eleştirilerin sürekliliği, Akademi’nin hâlâ bu alanda tam anlamıyla istenen düzeye ulaşamadığını gösteriyor. Bu konuda gelen eleştirileri ciddiye alarak, daha yapısal ve kalıcı çözümler için çalışmalar yürütüyorlar ve bunun sinema endüstrisinde bir dönüşümü tetikleyebileceğinin farkındalar. Kısacası, Akademi eleştirileri göz ardı etmiyor; aksine, kadın sinemacıların temsili konusunda pozitif değişim ve ilerleme için adımlar atıyor, ama bu sürecin tamamlanması halen zaman alacak gibi görünüyor.

Akademi’nin uygulamaya koyduğu DEI (çeşitlilik, eşitlik, kapsayıcılık) kurallarını bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten yapısal bir dönüşüm yarattı mı sizce?

Akademi’nin DEI (çeşitlilik, eşitlik, kapsayıcılık) politikaları son yıllarda özellikle dışarıdan ve içeriden gelen yoğun baskılar sonucunda hız kazandı ve 2026 Oscar adaylarında bu dönüşümün somut izleri görülüyor. Aday listesinde farklı etnik kökenlerden, cinsiyetlerden, uluslardan ve cinsel yönelimlerden sanatçıların ve hikayelerin daha görünür hale gelmesi, Akademi’nin sadece temsiliyet açısından değil, aynı zamanda sinema sanatının çeşitlenmesi ve yeni perspektiflerin kurumsal olarak benimsenmesinde ciddi bir ilerleme kaydettiğini gösteriyor. Ancak, bu değişim henüz tamamlanmış ve evrensel olarak kabul görmüş bir yapıdan ziyade, uzun soluklu ve dinamik bir süreç olarak devam ediyor.

Bazı alanlarda hala eleştiriler ve eksiklikler olsa da 2026 adaylarına baktığımızda DEI’nin yapısal bir dönüşüm yaratma kapasitesini artırdığı, sinemaya daha kapsayıcı ve adil bir yaklaşım getirmede önemli rol oynadığı açıkça görülüyor. Yani, Akademi’nin bu kuralları uygulaması sadece sembolik değil, aynı zamanda içerik ve temsil çeşitliliğini kalıcı şekilde etkileyen önemli bir kırılma noktası oldu. Bana kalırsa, Akademi’nin DEI politikaları hâlâ gelişmekte olsa da bu yılki adaylar artık sinemanın sadece seçkin bir grubun değil, dünyanın farklı renklerinden, seslerinden ve deneyimlerinden beslenen dinamik ve kapsayıcı bir sanat formu olma yolunda önemli bir adım attığını gösteriyor.

Son yıllarda hızlanan stüdyo birleşmeleri ve tekelleşme, sizce Oscar’a giden filmlerin estetik ve tematik çeşitliliğini nasıl etkiliyor?

Son yıllarda hızlanan stüdyo birleşmeleri ve medya tekelleşmesi, Oscar’a giden filmlerin estetik ve tematik çeşitliliği üzerinde karmaşık ve çift yönlü etkiler yaratıyor. Büyük stüdyoların finansal güçlerinin artması, yüksek bütçeli prodüksiyonların ön plana çıkmasına yol açarken; bu da genellikle risk almaktan kaçınılan, ticari başarı odaklı, belirli formüllere dayalı ve daha geniş kitlelere hitap eden filmlerin Oscar yolunda daha şanslı olmasına neden oluyor.

Öte yandan bu tekelleşme küçük, bağımsız ve deneysel yapımların pazarlama ve dağıtım alanında engellerle karşılaşmasına, dolayısıyla Oscar görünürlüğünün azalmasına sebep olabiliyor. Ancak günümüzde dijital platformların ve dağıtım kanallarının çeşitlenmesi sayesinde, bazı bağımsız ve yenilikçi işler alternatif yollarla desteklenip görünürlük kazanabiliyor. Akademi bu çelişkiyi fark ederek, farklı türlerde ve üretim ölçeklerinde filmleri ödüllendirmeye çalışsa da stüdyo tekelleşmesinin sinema estetiği ve tematik çeşitlilik üzerindeki baskısı halen devam ediyor. Bunun sonucunda, Oscar adayları arasında büyük yapımların hakimiyeti sürerken, yaratıcı risklerin ve tematik çeşitliliğin korunması için hem endüstri hem de Akademi tarafında bilinçli stratejilere ihtiyaç duyuluyor.

Akademi’nin yapay zekâ kullanımına dair getirdiği yeni kuralları nasıl okuyorsunuz? Bu çerçeve sizce yaratıcılığı koruyan bir sınır mı?

Akademi’nin yapay zekâ kullanımına getirdiği yeni kurallar, yaratıcılığın ve insan emeğinin korunmasını hedefleyerek YZ’nin sadece yardımcı araç olarak kullanılmasını şart koşuyor. Bu, teknoloji ile sanat arasında dengeli ve bilinçli bir yaklaşımın göstergesi. 2026 Oscar adayları ise sinemanın daha derin, yenilikçi ve toplumsal meselelere açık bir alan haline geldiğini, çeşitlilik ve farklı türlere yer verildiğini ortaya koyuyor. Akademi, bu seçimlerle sanatın toplumsal dönüşüm ve kapsayıcılığı destekleme gücünü vurgulayan değişen kimliğini gösteriyor.

Önümüzdeki yıllarda AI destekli senaryo, kurgu ya da görsel üretimlerin Oscar yarışında çok daha merkezi bir tartışma hâline geleceğini düşünüyor musunuz?

Evet, önümüzdeki yıllarda yapay zekâ destekli senaryo yazımı, kurgu ve görsel üretimlerin Oscar yarışında çok daha merkezi ve tartışmalı bir konu haline gelmesi muhtemeldir. Teknolojinin sinema üretim süreçlerine hızla entegrasyonu, yaratıcı sınırların yeniden tanımlanmasını gerektirirken, Akademi ve sinema endüstrisi bu yeniliklerin etik, estetik ve mesleki boyutlarını detaylıca değerlendirmek zorunda kalacak.

İnsan yaratıcılığı ile yapay zekânın rolü arasındaki denge, ödül kriterleri ve şeffaflık talepleri tartışmaların odağında olacak. Bu süreç, sinemanın hem evrimleşmesi hem de geleneksel sanat değerlerini koruma çabası arasında hassas bir denge kurulmasını zorunlu kılacak. Dolayısıyla, AI destekli üretimler Oscar yarışının geleceğinde belirleyici ve yoğunca tartışılan bir tema olarak yer alacaktır.

Son olarak, sizin bu yılki Oscar adayı filmler içinden favorilerinizi öğrenebilir miyiz?

Bu yıl çok sevdiğim filmler oldu. Özellikle, Hamnet, Sentimental Value, Sirat ve  The Secret Agent favorilerim arasında yer alıyor.