Yeni dünyanın eşiğinde insan

Dünyayı teknik ilerlemeden çok insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği değiştirecek gibi görünüyor.

Dünya bugün yalnızca ekonomik ya da siyasal koşullarını değil, insanın varoluş zeminini değiştiren derin bir kırılmadan geçiyor. Eskiden krizler kurumların kapasitesiyle açıklanırdı; bugün kırılmanın merkezinde insanın anlam duygusu var. Yaşadığımız şey bir düzen değişikliği değil; bir bilinç eşiği. Çünkü artık temel soru “Hangi sistemle yaşayacağız?” değil, “Kim olacağız ve bu dünyayı hangi değerlerle taşıyacağız?” Eski dünyanın görünmez mutabakatları -güven, aidiyet ve ortak değer duygusu- çözülmüş durumda. Yeni dünyanın eşiği tam da burası: İnsanın kendini yeniden tanımlama gerekliliği.

İncinmişliğin güvenlik arayışı

Bu kırılmanın en belirgin göstergesi, güven duygusunda yaşanan aşınmadır. Ekonomiye, kurumlara, geleceğe ve birbirimize duyulan güvenin zayıflamadığını söylemek zor. Gelir eşitsizliği yalnızca maddi fark üretmiyor; kişinin bu toplumda gerçekten yerinin olup olmadığına dair temel duygusunu da zedeliyor. İnsan “Ne kadar kazanıyorum?”dan çok “Bu düzenin içinde benim için bir yer var mı?” diye sorguluyor. Ekonomik dışlanma böylece psikolojik dışlanmaya dönüşüyor ve gelecek duygusunu aşındırıyor. Orta sınıf küçüldükçe refah değil, aidiyet kaybı büyüyor.

Popülizm de bu duygusal zeminden besleniyor. Popülizmi aslında, incinmişliğin güvenlik arayışı olarak anlamak gerekir. İnsan kendisini, “görülmemiş” hissettiğinde akla değil, aidiyete sığınıyor. Popülist dil bir vaatten önce bir barınak sunuyor; içerik değil, güvenlik veriyor. Bu nedenle siyasal kutuplaşma büyük ölçüde fikirlerden değil korunma ihtiyacından doğuyor.

Aynı mekanizma gündelik ilişkilerde de görülüyor. Yakınlık artık bağ kurma değil, incinmeye açıklık olarak algılanıyor. İnsan daha çok kendini ifade etmeye değil, savunmaya çekiyor. İnsanlarla aramızda kurulan “mesafe” güven veriyor. “Yakınlık” ise tam tersi risk yaratıyor. Bu yüzden iletişim, temas değil korunma ve savunma davranışına dönüşüyor. Savunma ise iletişimi, anlaşmayı önlüyor. Toplumsal kutuplaşma da çoğu zaman çatışmadan değil, incinmemek için geri çekilenlerin savunma duvarlarından doğuyor. İnsan karşısındakini dinlemek yerine duvarını yükselttiğinde birbirinden uzaklaşıyor. Uzaklaşma arttıkça kimlik düşüncenin yerine; aidiyet de anlamın önüne geçiyor. Dolayısıyla toplumsal gerilimin düşmanlıktan önce temassızlıktan beslendiğini söyleyebiliriz.

İnsanı yeniden tanımak

Bu noktada “Biz hangi bilinçle geleceğe gireceğiz?” sorusu çok önemli. Dünyayı teknik ilerlemeden çok insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği değiştirecek gibi görünüyor. Çünkü güven, anlam ve değer ekseninde yaşadığımız çözülme dışarıdan “onarılacak” bir şey değil; içeriden “yeniden inşa edilecek” bir bilinç hareketidir. Bu nedenle dönüşümün, önce insanın kendine dönmesiyle, neyi savunduğunu değil, neyi gerçekten taşıyabildiğini görmesiyle başlayacağını düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz eşiğin, başkalarını değiştirmek üzerine değil; kendi sorumluluğumuzu almamızı, kendimizi yeniden kurmamızı gerektiren bir dönem olduğunu düşünüyorum.

Bu eşikten geçebilmek için insanın yapması gereken şey, dışarıyı değiştirmeye kalkışmadan önce kendi yön duygusunu onarmaktır; yüzleşmek, kabullenmek, sadeleştirmek, daha sahici bağ kurmak, daha az savunmak, daha fazla anlamak… Yeni dünyanın temeli bu yüzden davranışta değil, bilinçte kurulacak. İnsan kendini koruma üzerinden değil, değer taşıma üzerinden tanımladığında; ilişkiyi temkinle değil, saygıyla kurduğunda; kimliği duvar değil, kapı olarak gördüğünde; toplumsal zemin de değişmeye başlayacaktır. Çünkü kültür, önce bilinçte başlar; siyaset, toplumun iç dünyasının gecikmiş dışavurumudur. Toplumsal bilinç, bireysel cesaretlerin toplamından doğar. Her birimiz düşünme biçimimizi, ifade tonumuzu, hatta dinleme biçimimizi dönüştürdüğümüzde kültür de siyaset de ekonomi de sessizce yön değiştirecektir. Unutmayalım, gerçek dönüşüm ve değişim, insanların konuşma tarzından başlar.

İlgili İçerikler