Brand Week Istanbul öncesinde Hırvat düşünür Srecko Horvat’la zamanın ruhunu ve yeniden icat edilmesi gereken kavramları ele aldık.
Kıyametin markalaşması, kurtuluşun markalaşması, aşkın markalaşması, siyasetin markalaşması, punk’ın markalaşması… Bazı şeyler de markalaşmasa mı? Hırvat düşünür Srecko Horvat’la Brand Week Istanbul öncesi zamanın ruhunu ve yeniden icat edilmesi gereken kavramları konuştuk.
Brand Week Istanbul’un teması “Yeni bir Dünya”. Senin seçtiğin başlıksa “Yeni bir Kıyamet”. Neden bu kavramı seçtin?
Bu, kitabımda da bahsettiğim bir konuydu. Her yerde bir felaket söylemi var. Hatta Lego bile “Kıyametburg” (Apocalypseburg) diye bir oyuncak yaparak, kıyameti çocukların oynayabileceği bir şeye dönüştürdü. Bu, kıyametin “göstergeküre”de nasıl işlediğine, yani işaretler düzeyinde nasıl bir pazarlama aracına dönüştüğüne dair ilginç bir örnek. Yapay zekâ ve teknolojik gelişmelerin hissetme, ilişki kurma ve tüketme biçimimizi nasıl değiştirdiği de bunun bir parçası. Finans ve fintech odaklı konferanslarda gördüğüm şey kör bir iyimserlik; yapay zekânın nasıl daha fazla optimizasyona ve kâra yol açacağı konuşuluyor. Ancak hiçbir etik soru, tekelci kapitalizm veya arkadaşım Yanis Varoufakis’in “tekno-feodalizm” diyeceği konular gündeme getirilmiyor. Ben de bu yüzden tehlikelerden ve toplumu sömürücülüğe veya kapitalizmin bitmek bilmeyen genişlemesine dayanmayacak şekilde organize etmenin alternatif modellerinden bahsetmek istiyorum konuşmamda.
Bugünün dünyasını ekonomiden ekolojiye tüm krizleriyle birlikte düşündüğümüzde, sence bir diktatörün fantezisini mi yaşıyoruz?
Henüz değil. Şanslıyız ki henüz bir diktatörün rüyasının veya fantezisinin tam olarak gerçekleştiği bir noktada değiliz. Çünkü diktatörlerin ve savaş suçlularının fantezilerine bakarsan -kendi deneyimimden, eski Yugoslavya’dan bahsediyorum- bu fanteziler bir bakıma daha da kötüydü. Henüz finale ulaştığımızı sanmıyorum. Gözlerimizin önünde Gazze varken kulağa ne kadar korkunç gelse de bence hâlâ ısınma turundayız.
“Gazze’den daha kötü ne olabilir?” diye sorabilirsin, ama bence Gazze, dünyanın her yerine gelmekte olan bir laboratuvar. Gazze’de teknolojinin ve yapay zekânın kullanılma şekli… Rusya-Ukrayna savaşından ve drone’ların kullanımından, toplumlarımızın nasıl askerileştirildiğinden de bahsedebiliriz. Avrupa Birliği’ne baktığında, bu federasyonun yeniden silahlanması ve bunun toplumlar içinde daha fazla sosyal çöküşe yol açması benzeri görülmemiş bir durum. Bu durum, Almanya’da AfD’ye ve diğer sağcı partilere zemin hazırlıyor. Geçenlerde Hırvatistan’da, Thompson (Marko “Thompson” Perkovic) adında milliyetçi bir şarkıcı yarım milyon kişiye konser verdi. Adı, bir Amerikan makineli tüfeği olan Thompson’dan geliyor. Ünlü şarkısı “Vatan için Hazır” sözüyle başlıyor ki bu, “Sieg Heil”in Hırvat versiyonu. Hırvatistan başbakanı konserden bir gün önce şarkıcıyı ziyaret etti, diğer bakanlar konserdeydi. Sadece Hırvatistan’a baksan bile, bu söylemin normalleştirildiğini ve merkez tarafından desteklendiğini görebilirsin. Sorun bu. Bu, gökten zembille inmedi; son birkaç on yıldaki siyasetin ve ekonominin bir sonucu.

Bu karanlık tabloya rağmen umutlu olduğunu görüyorum. Bugün iyimser olmak, umutlu olmak ne demek sence?
Evet, kayıtlara geçsin: Ben umut eden bir insanım. İnsanların bir şey için umut etmemesi imkânsız. Ancak umudun kendisi devrimci bir kavram değil. Harekete geçirici değil. Umut etmek yerine yapmamız gereken şey, yüksek riskler altında bile ilkelerimizi takip etmek. Sadece dünyanın daha iyi olacağını umut etmek değil, bunun için aktif olarak çalışmak. “İyimserlik olmadan umut” kavramı bu yüzden çok daha uygun. İyimserlik için, özellikle teknolojinin her şeyi çözeceğine dair liberal iyimserlik için kesinlikle hiçbir neden yok. Bize Fukuyama’cı bir hisle tarihin sonunun liberal demokrasi olduğu söylendi. Bugünlerde sonun bu olmadığı, aksine totaliter bir toplum olabileceğini görüyoruz. İyimserlik yerine karamsarlığa da ihtiyacımız yok çünkü o da harekete geçirici değil. Ama inançlara, ilkelere ihtiyacımız var.
Sevgili arkadaşım Julian Assange’ın bir sözü var: “Bir adaletsizlik görürsen ve başını çevirirsen, karakterini yavaş yavaş eğitirsin; öyle ki bir dahaki sefere başını çevirmezsen vicdanın sızlamaz bile. Ve aynı şekilde, bir adaletsizlik görürsen ve harekete geçersen, karakterini eğitmiş olursun; öyle ki, bir dahaki sefere yine harekete geçersin.” Benim için umut değil, bu etik harekettir asıl mesele.
90’lardan bu yana muhalefet hareketlerinin görünürdeki başarısızlığı, bu ilkelerin kaybolmasıyla mı ilgili?
Bu soru bana Noam Chomsky’ye sorduğum benzer bir soruyu hatırlattı. “Occupy Wall Street başarısız mı oldu?” demiştim. O da “Toplumsal hareketler için başarısızlık diye bir şey yoktur” dedi. Çünkü toplumsal hareketler hemen sonuç vermez; onyıllar içinde şekillenir.
Küresel Gazze Filosu’nu ele alalım. Başarısızlık diyebilirsin. İlk gemi durduruldu ama bu kez 40 gemi geldi ve bu eylem tüm dünyada büyük bir farkındalık yarattı. Greta Thunberg örneğinde olduğu gibi, her şey sokaktaki tek bir kişiyle başlar. Berlin Duvarı da bir günde yıkılmadı. Olaylara biraz daha uzun vadeli bakmak gerekiyor.
Artık neredeyse her gün bir skandal ortaya çıkıyor ama kimsenin umurunda değil. Ortaklık duygumuz ya da umursama kabiliyetimiz mi zayıfladı sence?
Buna hem katılırım hem de katılmam. Bir yandan haklısın. Öte yandan, işlerin derinden yanlış olduğuna dair küresel bir duygu olduğunu görüyoruz. Ama sorun kesinlikle söylediğin şey: Teknoloji tarafından güçlendirilen bir tür uyuşturma hali var. Avusturyalı psikanalist Robert Pfaller, buna “edilgen-etkileşim” adını veriyor. Şu anlama geliyor: Çok fazla girdi ve mesaj yoluyla, hiçbir şey yapmamış olmana rağmen bir şey yapmışsın hissine kapılıyorsun. Pfaller, konserve kahkahalı dizileri örnek verir. Seinfeld veya Friends gibi… Biraz boomer görünebilirim, bugünlerde insanlar hangi dizileri izliyorlar, bilmiyorum.
Bu saydıkların hâlâ izleniyor.
O dizilerde her zaman konserve kahkahalar vardır; yani senin yerine gülen insanlar. Bu, edilgen-etkileşimin mükemmel bir örneği. İşten yorgun gelirsin, televizyon izlersin ve gülmek zorunda bile kalmazsın. Biri senin yerine bunu yapar. Bugün dünyada da benzer bir hal hâkim. Öldürülen çocukların videoları canımızı ne kadar acıtsa da bu tekrarlama yoluyla edilgen hale geliyoruz. Aktivizm de bazen bir tür edilgen-etkileşim haline geliyor. Bir etkinlik için sosyal medyada “katılıyorum” diye tıklıyorsun ve sonra unutuyorsun. Bu halin mevcut küresel ekonomik sistem tarafından yaratıldığı kesin. Ve evet, bu bir sorun.
Basmakalıp bir soru olacak ama aklında bir çözüm var mı?
Kendi bakış açımdan konuşabilirim. Elimden geldiğince örgütleniyorum: Sokaklara çıkıyorum, seyahat ediyorum, yardım etmeye çalışıyorum. Ama evde oturan ve ne yapacağını bilmeyen insanları da suçlamıyorum. Bugünlerde depresyonda olmak tamamen normal. Dünya böyle bir durumdayken sürekli neşeli olmak anormal olurdu.
O zaman biraz da aşk konuşalım, senin çalışma alanlarından biri. Sen aşkta, siyaseti de içine alan devrimci, dönüştürücü bir potansiyel görüyorsun.
İnsanlar şaşırabilir ama aşk ve siyaset her zaman iç içeydi. Siyaset kamusal, aşk ise özel bir mesele olarak görülür; oysa tarihe baktığında ikisi arasındaki ilişki derslerle dolu. Bugün aşkın metalaştığı, sermayenin bir avına dönüştüğü bir çağda yaşıyoruz. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları’nı düşün; o roman da tıpkı bugünkü sosyal medya paylaşımları gibi, “viral” bir hüzün dalgası yaratmıştı tüm toplumda. Şimdiyse teknoloji sayesinde en mahrem ilişkilerimiz bile algoritmaların yönlendirdiği işaretlerle kuruluyor. En popüler flört uygulamalarının arkasında Silikon Vadisi tekellerinin olması tesadüf değil. Bu, bir Black Mirror bölümü gibi görünebilir ama aslında bugünün gerçekliği: Algoritmalar kiminle yakınlaşmamız gerektiğini söylüyor. Elbette bu, aşkın kendisi değil. Bu yüzden birçok insan bu dijital ilişkiler içinde yabancılaşıyor; duygular bile artık serbest piyasanın bir parçası haline geldi.
Benim bahsettiğim “radikal aşk”, Sovyet feminist Aleksandra Kollontay’ın “kalbin özelleştirilmesi” dediği şeye karşı durur. O, diğerine sahip olma mantığına, yani aşkı bir mülkiyet ilişkisine dönüştüren kapitalist anlayışa karşıydı. Platon’un “kayıp ruh eşi” efsanesi de aynı ölçüde saçmalık. Tinder’da “uyum”u bulamadığında depresyona girmen bundan. Oysa henüz piyasa tarafından ele geçirilmeyen, dayanışma ve ortaklaşma temelli başka aşk biçimleri de var.
Radikal aşk ne demek?
Radikal aşk benmerkezci değildir. Narsisizmden ve “öteki”nin sahiplenilmesinden arınarak, aşkı farklılığa duyulan sevgi olarak yeniden düşünmemiz gerekir. Kollontay’a bak: 1917 Devrimi’nden sonra kadın haklarını ve çocuk bakımını yasallaştırdı. Onun için aşk romantik bir duygu değil, somut bir soruydu: “Beni sevdiğini söylüyorsun ama bulaşıkları kim yıkayacak?” Aynı şekilde Paris Komünü’nde Louise Michel ve yoldaşları, kadınlar barikatlarda savaşabilsin diye erkeklerin de çocuk bakımını üstlenebileceği bir sistem kurdular.
Bugün aşktan bahsederken dayanışma, müşterekler ve karşılıklı özen kavramlarını da dahil etmeliyiz. Aşk sadece insanlar arasında değil; insan olmayan varlıklarla, hatta gezegenin kendisiyle kurduğumuz ilişkiyle de ilgili. Bu bizi 21’inci yüzyılın en temel sorununa, insanmerkezciliğe götürür. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” anlayışı bu yaklaşımın temeli. Oysa bugün biliyoruz ki, ağaçlar kökleri aracılığıyla birbirleriyle iletişim kuruyor. Pyotr Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma kitabındaki arılar, karıncalar, göçmen kuşlar… Hepsi sadece iletişim kurmakla kalmaz, birbirlerine özen de gösterirler. Belki de hayvanlar aleminde, insan toplumundakinden daha karmaşık aşk biçimleri vardır. İnsanmerkezcilikten kurtulup çok daha radikal bir aşk biçimini yeniden düşünmenin zamanı geldi.
Bize sunulan iki senaryonun ABD ya da Çin modeli olduğu bir dünyada, Avrupa’ya ve Avrupa fikrine hâlâ inanıyor musun?
Avrupa her zaman bir deniz feneriydi: refah, istikrar… Ama Avrupa’da bugün ciddi bir ekonomik gerileme var ve milliyetçilik yükseliyor. Avrupa’ya inanıyor muyum? Yanıtım şu olur: Hangi Avrupa’ya? Avrupa’nın hangi mirasına? Aydınlanmaya mı? Ki o Aydınlanma, Holokost’a da yol açtı. Eğer antifaşist mücadeleden bahsediyorsak, evet, o Avrupa’ya inanıyorum. Ama bu verili bir durum değil, hâlâ bir mücadele.
Eskiden bir punk grubun vardı. Punk’ın ve rap’in, önceki protest müziklerin aksine, bu kadar güçlü ve neredeyse viral bir siyasi tahayyülü serbest bırakmalarını sağlayan şey neydi?
Bence kaçışçılığa (escapism) karşı bir direniş sunması. Hardcore punk hareketi, örneğin rave veya teknonun aksine böyleydi. Tekno ve rave kültürü, kapitalizm tarafından kitlesel olarak ele geçirildi ve bir tür kaçış kültürü haline geldi. Ama punk/hardcore camiası çok daha derin ve devrimciydi; çünkü hep devlete, otoriteye, kapitalizme karşı duruyordu ve kendi ortamını, bir “tarihsel sahne” yaratmayı başardı.
90’larda Hırvatistan’ı düşün… Savaşın ortasında televizyonda sadece vatansever şarkılar çalıyordu. Benim için hardcore punk bir kaçıştı, ama kaçış kültürü anlamında değil. Bu müzik bana, sinirlendiğim şeyleri (devlet, ulusal televizyon, vb.) anlamak için bir araç sundu. Bu sadece müzik değildi; bir grupta çaldım, fanzin yayınladım. Bağlar kuruyordum. Grubumla eski Yugoslavya ülkelerinde turneye çıktım; Sırpların, Slovenlerin, Boşnakların da insan olduğunu gördüm. Sosyal ağlar yokken mektuplar yazıyorduk birbirimize. Sanırım bu, benim için bir kabileye ait olmanın ve örgütlenmenin ilk deneyimiydi.

Peki bugün, senin 20’li yaşlarındaki o deneyimin yerini alabilecek bir şey var mı?
Kulağa çılgınca gelebilir ama belki de video oyunlarıdır. Yaşlı bir boomer gibi görünmek istemem; ben de oyun oynadım. Ama arkadaşlarımın video oyunları oynayan çocuklarını gözlemledikçe, orada bir topluluk olduğunu görebiliyorum. Bizim standartlarımıza göre bu tamamen farklı bir şey; fiziksel değil, terlemiyorsun. Ama orada bir alt kültür olmadığını da söyleyemezsin. Bence orada ilginç bir şeyler oluyor. Öte yandan, iklim hareketi gibi toplumsal hareketler de aidiyet duygusu yaratıyor. Bugün kullandığımız “meme”ler ve etkileşimler de tarz olarak oldukça punkvari. Ama şu soru hâlâ akla geliyor: Punk’ın kendisi de en başında ele geçirilmişti. Özellikle Sex Pistols’a, modaya, Vivienne Westwood’a bakarsan… Ama bir şey ele geçirilmişse bu, onun sonu demek değildir. Yeniden icat edilebilir. Benim için bu harika bir deneyimdi. Hâlâ bir dereceye kadar hardcore punk’ım.