İki milyon yılı aşkın insanlık tarihi boyunca aletin kültürün bir çıktısı olduğu durumdan, aletin kültürün kendisi olma iddiasının öne çıktığı bir duruma yol tutuldu. Teknoloji insana, kültüre ve topluma tâbi olmak yerine insan, kültür ve toplumun teknolojiye tâbi hâle geldiği bir görüntü ortaya çıktı.
“Biliyor musunuz, bu bifteğin var olmadığını biliyorum. Bunu ağzıma koyduğumda Matrix’in beynime bunun sulu ve lezzetli olduğunu söylediğini biliyorum. Dokuz yılın ardından ne fark ettim, biliyor musunuz?.. (Çatalın ucundaki et parçasını ağzına götürdükten sonra zevk dolu bir ifadeyle,) Cehalet, erdemdir!..”
Bu sözler 1999 yapımı ilk Matrix filminde geçmekte. Filmde, hatırlanacağı üzere, yapay zekâ makineler tarafından ele geçirilmiş dünyada, beyinleri sanal gerçeklikte (dünyada yaşıyormuşçasına) gezinen, bedenleri ise nesnel gerçeklikte makinelere enerji kaynağı “pil” haline gelmiş bir insanlık karşımızdadır. Diğer taraftan bir avuç insan da ne olup bittiğinin farkında olarak makine hegemonyasındaki dünyadan kaçıp yerkürenin çekirdeğine yakın bir yerde gizlenmiş yaşam mücadelesi vermekte ve hâlâ bir kurtuluş ümidini canlı tutmaya çalışmaktadır. İşte onlardan biri olup arkadaşlarına ihanet etmiş Cypher Reagan (Joe Pantoliano) yapay zekâ makinelerin istihbarat ağının başındaki Ajan Smith’le (Hugo Weaving) konuşurken yukarıdaki sözleri sarf eder. Cypher, olmayan bir şeyin var gibi gösterildiği simülasyon evreni Matrix’te kendini var sanmayı ama aslında makineleri besleyen bir enerji santralinde “pil”e dönüşmeyi, nesnel gerçeklikte yaşam mücadelesi vermeye, “Cehalet, erdemdir” diyerek tercih etmektedir:
“- Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. Hiçbir şey, anlıyor musunuz?.. Zengin olmak istiyorum. Yani önemli biri…
Bir aktör gibi, mesela…
– Nasıl isterseniz Bay Reagan…
– Tamam o zaman. Bedenimi tekrar bir santrale götürün. Matrix’e yeniden dâhil edin. Size istediğinizi vereyim.”
Makinelerin istediği ise kendilerine direnen o bir avuç insanın sığınağı olan yerleşmeye ulaşıp onu ele geçirmelerinin yolunu açacak şifredir.
1999’dan başlayarak dört filmle günümüze kadar gelen ve an itibarıyla beşincisinin çalışmaları devam eden Matrix’in ilk sürümünden bu yana geçen zaman, âdeta “kurgudan al haberi” dedirtircesine Cypher’ınkine benzer bir motivasyonu günümüz dünyasında başat hâle getirdi. Kimilerine göre hayatımız; Metaverse, artırılmış gerçeklik Grok, ChatGPT vb. örnekler doğrultusunda bir teknolojik harikalar kumpanyasına dönüştü. Bunlar için, neredeyse dünyanın tüm dertlerine devayı teknolojiyle bulmak artık mümkün. Kimileri, hani şu iflah olmaz “Ludditler” ise insanlığın içinde dijital ateşle kavrulacağı bir teknolojik cehenneme doğru yol aldığı şeklinde felaket tellallığını sürdürmekteler. Bunlar açısından da (olsa olsa Cypher’ın “Reagan” olmaktan “Trump” olmaya dönüştüğü distopik dünyamızda) teknolojinin, iktidarlar kontrolünde, güdümünde, emrinde bir “siber-otoritarizm” aygıtından öte bir işlerliği olmadığını öne sürmek mümkün.
Peki, teknolojiye vurgun “teknofiller” ile teknolojiden tedirgin “teknofoblar” arasında sıkışıp kalmaksızın ama eleştirelliği de elden bırakmadan insan ve makine ilişkisine bakmak mümkün mü?..
Deneyelim!..
Aslında üzerinde durulması gereken temel soru, teknolojiye dair yukarıdaki (“teknofilik” ve “teknofobik”) ikiliğin taraftarları arasında hararetli tartışmaların önünü açan bir noktaya neden ve nasıl gelindiği…
Kısa ve öz olarak sormak gerekirse teknoloji bugün insan dünyasında hangi boşluğu dolduruyor?..
El cevap, “ütopya” boşluğunu dolduruyor.
Devamla, “ideoloji” boşluğunu dolduruyor.
Nihayet, “din” boşluğunu dolduruyor.
Daha iyi-güzel-mutlu bir gelecek beklentisi ve ümidinin ekonomi-politik olarak iyice sönümlendiği distopik bir dünyada, geçmişte belli siyasal hedefli, ekonomik programlı ve toplumsal düzenli ideolojilere dayalı ütopyalar, artık bunların kitleler için çekim merkezi olamaması sonucu teknolojiye dayalı bir ütopyaya yerini bırakıyor. Bununla bağlantılı olarak, “ideolojilerin sonu”nu deneyimlediğimizi söylemenin çok da yanlış olmayacağı günümüzde teknoloji, pek çoklarının zihninde ve dilinde geçmişte ideolojilerden murat edilen neyse, onun karşılığı olarak da söylemselleşiyor. Ve işte (Marx tarafından “ideolojinin ilk biçimi” olarak da tanımlanmış) dinin geleneksel-kurumsal formları, pratikleri ve içerikleriyle giderek kitlelere hitap etmekte zorlanır olmasıyla titreşimsel şekilde teknoloji, din gibi alımlanır hâle de geliyor.
Özetle teknoloji, ümitsiz insanlığın daha önceleri ütopya, ideoloji ve dinden beklentisi neyse ona/onlara karşılık gelecek şekilde öne çıkarılan, kimilerine göre yüceltilerek kimilerine göre cadılaştırılarak abartılan bir (kültürel) etkinliğe dönüştü.
Biri olumlu, diğer olumsuz yönde belirginleşmekle birlikte her iki durumda da söz konusu olan, teknolojinin insan karşısında özneleştirilmesidir.
Çağımıza, bugüne özgü olan budur.
İki milyon yılı aşkın insanlık tarihi boyunca insanın alet kullanır olduğu bir kültürel düzlemden, insanın kendi araçlarına alet olmaya başladığı bir düzleme geçildi.
Aletin kültürün bir çıktısı olduğu durumdan, aletin kültürün kendisi olma iddiasının öne çıktığı bir duruma yol tutuldu.
Teknoloji insana, kültüre ve topluma tâbi olmak yerine insan, kültür ve toplumun teknolojiye tâbi hâle geldiği bir görüntü ortaya çıktı.
Bu yüzdendir ki dijital teknoloji konusunda en güçlü, keskin ve aynı zamanda yapıcı bir eleştirellikle kaleme aldığı Teknopoli (1992) adlı eserinde iletişim kuramcısı Neil Postman bize teknolojinin tanrılaştığını hem de 30 küsur yıl önce söylemiştir. “Teknopoli”, teolojinin yerini teknolojinin aldığı bir dünya hâlini işaret eder. O dünyada “tüm kültürel yaşam formlarının, tekniğin ve teknolojinin egemenliğine boyun eğişi” sözkonusudur: “Kültür, salahiyeti teknolojide aramaktadır, doyumu teknolojide bulmaktadır ve teknolojiden emir almaktadır.”1
Yine bu yüzdendir ki biyolojimizle teknolojimizin birleşiminden çıkacak “Homo Sapien 2.0.” denilen “Tekillik” (Singularity) hâlimizin müjdesini veren fütürist teknoloji “guru”su Ray Kurzweil, Postman’ın tam zıt istikametinde, evrendeki madde ve enerjiyi zekâyla doyurduğumuzda uyanacak bir “tekno-tanrı”dan muazzam bir iyimserlikle bahsediyor.2 Böylesi bir yaratıcı gücün biçim verdiği dünyada sanal, simülatif ya da artırılmış, adına ne derseniz deyin, bir yapay gerçeklik içinde gezinip duran insanlık haline, şahane bir mutluluk yanılsaması içinde merhaba demek kuvvetle muhtemel.
Neden olmasın ki! Nesnel gerçekliğin yoksul, yoksun, acımasız, vicdansız, kasvetli, kavgalı, çatışmalı, kanlı bıçaklı ortamından kaçış ve işte başta mevzubahis ettiğimiz Cypher Reagan gibi, bir “Matrix”te felâh, salâh ve selâmet bulmak… Daha ne istenebilir?!..
O halde teknoloji, insanın kendinden kaçış yolunda yöneldiği “menzil”dir. Daha provokatif deyişle de insanın kendine yenilmişliğini gizlemeye yarayan bir “kamuflaj”.
Antropolog Carleton Coon’un geçen yüzyılın ortasında kaleme aldığı İnsanın Hikâyesi (The Story of Man, 1954) adlı kitabının kapağı şu şekilde “manzum” bir girizgâhla açılır:
“Ateşe gem vuran
hem bir avcı hem de sağaltıcı olan
toprağı ekip biçen, hayvanları evcilleştiren
ve güneşin kudreti kendisini değiştirirken
soğuğu ve denizleri fetheden
tekerleği, madenciliği, yazıyı icat eden
imparatorlukları demirle döğen
gezegenini toplarla çevreleyen
yeni bir dünya bulan ve onu sahiplenen
oradan atomlarıyla uzaya kafa tutan
ve en zor olan rakiple
kendisiyle yüz yüze, baş başa, karşı karşıya kalan
İNSAN…”
Coon, insanın yapıp etmeleriyle bir “yeryüzü fatihi”ne dönüşmekle birlikte, giderek (içinde bulunduğu yaşam ortamına yıkıcı etkilerini de düşündürürcesine) kendisiyle karşı karşıya kalacağını geçen yüzyılın ortasında bu şekilde söylemişti. Neredeyse üç çeyrek yüzyıl sonra bugün, insanın yeryüzünde sergilediği performans itibarıyla, kendisiyle karşı karşıya kalması sonucunda kendine yenik düştüğünü öne sürmek ve bunu (yukarıda bir parça yapıldığı gibi) temellendirmek hiç zor değil…
İnsan, başlangıçta “kendini yaratan varlık” olmaktan4 bugün kendine yenilen varlık olmaya doğru bir yolun yolcusu görünümünde. Teknoloji, makine, bilgisayar ve yapay zekâ; bunların hepsi de bu yolda araçsallaşan unsurlar olmaktan başka bir şey değiller. O yüzden, kendinden kaçıp teknolojiye sığınmaya kalkışsa dahi insanın, o sığınakta da yine en büyük tehlike, tehdit ve hasım olarak kendisiyle yüzleşmesi kaçınılmaz.
1-N. Postman, Teknopoli (Çev. M. E. Yılmaz), Gelenek Yayıncılık, 2004, s. 61, 79.
2- R. Kurzweil, 2019, İnsanlık 2.0: Tekilliğe Doğru Biyolojisini Aşan İnsan (Çev. M. Şengel), Alfa, 2019, s. 550-1.
3- Bu bölüm, bu yazının yayımlanmasıyla hemen hemen eşzamanlı çıkmış yeni kitabım, Şempanzelerden Peygamberlere: Meraklısı İçin Antropoloji Notları (Fol Yayınları, 2026, s. 21-22) içinden bir paylaşım.
4-G. Childe, Kendini Yaratan İnsan: İnsanın Çağlar Boyunca Gelişimi (Çev. F. K. Ofluoğlu), Varlık Yayınları, 1978.