Hayata geçirdiği projelerle birçok insanın zihnine kazınmış isim, Nejat İşler… Son yayınlanan kitabı “Miras” üzerinden, yaşama ve yolculuğa dair pek çok kavramı konuşuyoruz.
Sanatçı Nejat İşler ile okuyanları 2000’lerin başlarına götüren ve gerçek bir yol hikâyesi etrafında yaşama dair pek çok açıdan yeni perspektifler sunan yeni kitabı “Miras” üzerine konuşuyoruz:
Miras’ı hiç okumayan birine bu kitabı nasıl anlatırsınız? Hangi motivasyonla yazdınız bu kitabı?
Bu, serin bir yol hikâyesi. Yaklaşık 12-13 günlük, ilkbaharda geçen bir Ege yolculuğu. Kitap, oraları özleyenler ve gidemeyenler için iyi olabilir. Bence eğlenceli bir kitap oldu. Onu yazarken eğlendiğimi söyleyebilirim. Kitapta 2000’leri özleyenlere, benim yaşımdakilere ve yaşıma yakın olanlara iyi hissettirecek o yıllara ait şeyler hatırlayıp yazdım. Güzel bir yol kitabı olduğunu düşünüyorum.
Kitap boyunca sık sık karşımıza çıkan “miras” kavramı, her hikâyede farklı biçimlerde yorumlanıyor. Sizin ardınızda bırakacağınız bir miras olsaydı, bunun ne olmasını isterdiniz?
Miras konusunda hayatım boyunca çok kavga gördüm. Birinin annesi, babası ya da yakını bir ev, bahçe, arsa, dükkân, şirket gibi bir şey biriktirmiş oluyor. Sadece o kişi öldüğü zaman, sen hiçbir şey yapmadan bir şeye sahip oluyorsun ve insanlar bunun için kavga ediyor. Oysa ortada hak sahipleri var. Bu durumdan çok iğrendiğimi söyleyebilirim. Kitaptaki miras kavramı da buradan yola çıkıp başka bir şeye, başka türlü bir mirasa dönüşüyor. Ben ardımda sadece güzel anılar bırakmak isterim, başka hiçbir şey değil.
Kitapta bir kısımda “Nihayetinde Eyüp çocuğuyum” diyorsunuz. Eyüp’te doğmak ve orada büyümek size neler kattı?
Eyüp, İstanbul’un en eski semtlerinden biri. Hatta ilk varoşlarından diyebilirim. Suriçi’nin hemen dışında yer alıyor. Eski bir işçi semtidir, çünkü Feshane Fabrikası orada olduğu için daha çok işçiler ve göçmenler yerleşmiş. Benim abilerim ve büyüklerim hep işçi çocuğuydu. Eyüp, Maltepe ya da Kartal gibi değil, daha içeride, İstanbul’un içinde bir semt. Her yere ulaşım kolaydı. Okulu Cağaloğlu’nda okudum; Sahil, Balat, Fener… Buraların hepsini avucumun içi gibi bilirim. Bütün çocukluğum orada geçti.
“Mezarlıklarda büyüdüm ben” ifadeniz, kitabı okurken dikkat çekiyor. Ölümden korkmak bildiğimiz bir şey, yani alışılmış olan. Ondan korkmadığınızı söylemek bir tür başkaldırı olarak görülebilir mi?
Ben “ölümden korkmuyorum” demiyorum. Daha çok, ölümün bana yabancı olmadığını söylüyorum. Biz mezarlıkta top oynuyorduk, saklambaç oynuyorduk. Eyüp’te her yer mezarlıktır, gerçekten her yer. Dedemin Arapçası vardı, taşları okurdu, gezerdik. Ben ölüme alışığım. Erken yaşta çok insan gidince de alışıyorsun işte. Hatta bir ustam vardı, geceleri mezarlıkta uyurdu. Bir yandan da bakarsan en güvenli yerdir: Kimse gelmez, herkes korktuğu için, istediğin gibi bir taşın kenarında uyuyup gidebilirsin.

Kitapta sizi çocukluğunuza götüren bir rüyada karşımıza dedeniz çıkıyor. Dedenizin sizin hayatınızdaki anlamı nedir?
Şunu söyleyeyim, ben hiç dövme yaptırmadım. Bir kere dövme yaptırmayı düşündüm, o da kalbimin üstüne dedemin yüzünü. Onu o kadar severim yani. Babam fabrikada çalışıyordu, onu ancak pazar günleri görüyorduk. Beni dedem büyüttü. Bende gördüğünüz çoğu şey aslında dedemde var; ben onun biraz da kopyasıyım. Onun elinde büyüdüğüm için en fazla onun hakkı vardır.
Çok enteresan bir adamdı, hattattı. Bayağı güzel yazı yazardı. Hatta çaktırmadan resim derslerinin, ev ödevlerinin bir kısmını ona yaptırırdım. Çok güzel çizerdi, hoca hemen “Deden mi çizdi?” derdi. Eli çok yetenekliydi. Babam da öyledir, iki eliyle çivi çakar, hem sağ hem sol elini kullanır. Dedemin Eyüp’teki bahçesi de çok güzeldi, rengârenk bir bahçeydi. Güzelleştirmeyi severdi her şeyi. Otoriter bir adamdı, giyimine dikkat ederdi, kokusunu sürerdi, yani değişik bir adamdı.
Yolculuğu “ortak bir hafıza” olarak tanımlıyor ve “birinin bir şeyi yanlış hatırlaması bile ihanettir” diyorsunuz. Yolda olmak, yanınızdakilerle kurduğunuz ortak bir yuva meselesi gibi mi sizin için?
“Yuva”, evet, geçici bir yuva diyebilirim. Aslında yol, bildiğimiz yol değil, bir metafor, yani hayat. Hayat böyle değil midir? 15-20 yıl önce beraber yaşadığınız bir şeyi, ikiniz de farklı hatırlarsınız. Oraya kimin doğru söylediğini belirleyecek bir hakem lazım. “Her hikâyenin üç ayrı tarafı vardır:
Sen, ben, gerçek.” lafını da çok severim. Yolda, o kişiyle kendi gerçekliğini kuruyorsun. İşte yanlış hatırlamak, o gerçekliğe ihanet etmek gibi oluyor. İkinizin arasındaki ilişkiye ihanet etmek gibi. Bazen biri “çok güzel zamanlardı” derken, diğeri bambaşka hatırlar. Aynı yolda gitmiş olmanıza rağmen, bazısı için iyi olan şey bazısı için kötü olur.
Kitapta bir bölümde bir hukuk profesörü, gerçeği eğip bükerek ilgi çekici hikâyeler yaratmanızı öneriyor. Siz bunu gerçekten yapar mısınız? Bu, sizin “gerçek”le baş etme yönteminiz mi?
Yıllar önce geçirdiğim bir motosiklet kazası sonrası, yanımda olan kişi çok sakindi ve bana şöyle dedi: “Nasıl hatırlarsan, öyle kalır aklında. İyi hatırla, iyi kalır aklında.” Hep öyle gidiyor işte.
Bu, palavra sıkmak gibi değil, daha çok biraz süslemeyi severim anlatırken. Süslerim evet. Anlatmayı seviyorum ve anlatırken biraz süslüyorum. Babam bazen “Öyle olmadı ki” der, ben de “Baba, süslüyorum” derdim. Yazıyoruz, millet okuyacak; ilgi çeksin diye bir şeyler koyuyorum oraya.
“Kendini anlayabildiğini söyleyen yalan söyler” ve “en iyi niyetli düşünce bile bencil” diyorsunuz. Bu çerçevede empati kavramı sizin için ne ifade ediyor? Sizin empati kurma biçiminiz nasıl, bundan hiç vazgeçtiğiniz oldu mu?
Empati mesleğim olduğu için ondan vazgeçemem, mecburum. Oyunculuk zaten empati kurmak demektir. Ama herkesin benmerkezci olduğunu düşünüyorum. Gittikçe kimsenin kimseyi düşünmediğini, hatta 80’lerin başından itibaren insanların gittikçe yalnızlaştığını düşünüyorum. Artık beraber yemek yiyen bir İtalyan ailesi bile göremezsiniz. Herkes bencilleşti, yaşını başını almış insanlar bile kendilerini düşünüyor. Çünkü ekonomi seni buna zorluyor, mecbursun.
Bu durum, avcı toplayıcı insanlar gibi, “bulduğunu ye, kimseyi düşünme” mantığına benziyor.
Aşk bile böyle başlamıştır: Kadın bebeği doğurur, bakmak zorundadır ve ava gidemez. Erkek avdan yemek getirmezse çocuk aç kalıp ölecektir. İşte mecburen getiriyor. Aşk böyle doğuyor.
Bizim memlekette askerlik bütün halk çocuklarını sıfırlar” diyorsunuz. Askerlik döneminizden unutamadığınız, gerçekten herkesle eşitlendiğinizi hissettiğiniz bir anı ya da bir dost var mı?
En eşitlendiğimi düşündüğüm an, kısa dönem askerlik yaparken oldu. Oradakiler 20 yaşındayken ben 26-27 yaşındaydım; bu, o yaşlarda büyük bir farktır. Üniversite mezunu olduğumuz için bize sürekli “Hocam, hocam” derlerdi. Kısa dönemlere hemen onbaşı, çavuş gibi görevler verilir. Benim görevim çay ocağı çavuşluğu idi.
Bir gün, herkesin toplanması gereken bir durum oldu (galiba birileri Kuzey Irak’a gidiyordu), geçit törenine gitmek zorundaydık. Tüfeği elime öyle bir almamışım ki, hiç almamışım yani, nasıl durulacağını bilmiyorum. Beni de en öne koydular. Yüzbaşı gelip bağırınca, ha işte orada eşit hissettim.
Kitaptaki “Barış abi” karakteri gerçek bir kişi mi, yoksa tamamen kurgusal mı?
Gerçek bir kişiden başladı, ancak sonradan başka gerçek kişilerle beraber bir karaktere dönüştü. Kanserden kaybettiğim bir abimi düşünerek başladım. Fakat tam o yıllarda arka arkaya kaybettiğim birçok abimin bütününün yansıması aslında. Bu kayıplar çok yıkıcıydı. Arkasından başıma daha fena şeyler geldi. Sanki pusulanı kaybetmişsin gibi: bir anda her şeyi kaybettim, nereye gideceğimi bilemedim.
“Güler” karakteri bir noktaya kadar size “müdür” diye hitap ediyor. Bunun nedeni nedir?
Bir dönem, eskiden herkes birbirine “müdür” derdi. Nedenini gerçekten bilmiyorum. Tıpkı 70’lerde ODTÜ’lülerin birbirine “Hocam” demesi gibi. Bizde de bir ara “müdür” vardı: “Müdür n’aber?”, “Ne yapıyorsun müdür?”, “İyi misin müdür?” Öyle kalmış aklımda. Bu hitabı o karaktere de yakıştırdım.
Kitaptaki “Ayşe” karakteri… “Bin yıllar önce mağaralarda korkudan uyumaya hasret kalan insanoğlu gibi uyudu” cümlesi geçiyor onun için. Bu betimlemeyi kurarken nasıl bir “Ayşe” vardı zihninizde?
Bizim kuşak olarak biraz 71 Muhtırası’ndan sonra içeri giren abilerimizin ve ablalarımızın hikâyeleriyle büyüdük. Ziverbey Köşkü, işkencehaneler gibi yerlerle ilgili yazılmış çok şey vardı. Ayrıca 78 Kuşağı’ndan abilerim de 80’den sonra çok büyük işkenceler gördü. Ayşe de biraz bununla ilgili. Başına ne geldiğini bilmiyoruz. “Eve gidemem” diyor ve Barış’ın annesinin evine sığınıyor. Sonrasında da başına gelmeyen kalmıyor; Kıbrıs’a gidiyor, orada köyleri basılıyor. Öyle garip bir karakter.
Yalnızlıkla içli dışlı biri olarak biliniyorsunuz. Peki, kitapta geçen “Tek başıma hiçbir şeyi beceremiyorum” cümleniz, bir itiraf olabilir mi?
Aslında tek başıma bir sürü şeyi beceririm. Hatta kimseye ihtiyaç duymadan yaşamak benim için önemli bir şey. Evdeyken ya da bir yerde, bir çadırda, ormanda uzun süre tek başıma kalabilirim. Hatta kendinle kalmayı tavsiye de ederim.
Fakat benim yaşamla bağım çok hızlı kopuyor. Çocukluğumdan beri böyle; sabah kahvaltıya kalktığımda kendime gelemezdim, bir hayal dünyasına dalardım. Ablam elimden tutardı, otobüse binerdik, öyle hayata dalardım. “Tek başıma hiçbir şeyi beceremiyorum” cümlesi daha çok bir hayatla becerememe hâli gibi. Mesela bir yere giderken birinin olması lazım, yoksa oturamam. Maça tek başıma gitmem. Ya da çok aç olsam bile tek başıma oturup yemek yiyemem, yanımda birisinin olması lazım. Bilmiyorum, hayatla ilgili bir becerememe hâlim var tek başıma.
Söyleşi: Eylül Seren Altay