Reklam müziği ve yapay zekânın gölgesi

Yapay zekânın müzik üretimine getirdiği sınırsız olanaklar, yaratıcılığın sınırlarını genişletirken aynı anda sektörün en temel sorularını yeniden gündeme taşıyor.

AHMET UÇAK
Müzik Prodüktörü / Jingle Jackson

Yapay zekâ… Son birkaç yıl içinde neredeyse tüm mesleklerde “bir anda beliren dünya dışı bir varlık” etkisi yarattı. Müzik için de öyle. Sınırsızca ulaşılabilen, herkesin kolayca kullanabildiği bir sonsuzluk hissi. Doğru amaçla kullanıldığında inanılmaz bir teknoloji; yanlış kullanıldığında ise üretim süreçlerinin temelini sarsabilecek kadar güçlü.

Reklam sektöründe yapay zekâ, özellikle deadline’a sıkışmış işlerde hız kazandıran, sınırsız revizyon imkânı sunan bir çözümmüş gibi görünüyor. Ancak müzik bilgisi olmayan kişilerin, birkaç komutla “kreatif bir iş” üretebilmesi ve bunun kolayca yayınlanabilmesi ister istemez ürkütücü bir tablo yaratıyor. Yapay zekâ elbette bazı alanlarda büyük fayda sağlayabilir; anayasal bir konuda avukatın yerine kanuna uygun bir dilekçe hazırlamak ya da İngilizce gramer kuralları doğrultusunda temel eğitim vermek gibi… Fakat beste yapmak ve enstrüman çalmak aynı kategoriye girmiyor.

Müzikte armoni kitapları, kalıplar ve teknik kurallar elbette var. Ama bir algoritmanın en ünlü sanatçıya “benzeyen” bir sesle beste üretmesi, o müziği yaratıcı dokunuştan ve insan hissiyatından uzaklaştırıyor. Çünkü besteyi değerli kılan şey kalıplar değil; o kalıpların içindeki ruh, tercih, duygu ve anlık sezgi.

Tüm bunların yanı sıra belki de en büyük belirsizlik telif meselesi. Meslek birlikleri ve edisyon şirketleri, yapay zekâ üretimlerini değerlendirmek için kendi bilirkişi heyetlerini kurmuş durumda. Ancak hâlâ yanıtı olmayan temel bir soru var: “Öğrenilmiş data” ile üretilen bir kompozisyonda müziğin gerçek sahibi kimdir? Bu sorunun cevabı bu kadar muğlakken, marka ve ajansların yapay zekâ ile üretilmiş bir müziği lisanslamak istememesi çok da şaşırtıcı değil.

Aslında tüm bu tartışmalar, 90’larda analog stüdyolardan bilgisayarlı sisteme geçerken yaşanan kaygıların bir başka versiyonu. O dönem de “insana ihtiyaç kalmayacak, her şeyi makine yapacak” deniyordu. Oysa müzikte teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insan dokunuşu hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Bugün de aynı noktadayız: Yapay zekâ korkulacak bir rakip değil; doğru kullanıldığında yaratıcılığı güçlendiren bir araç.

Kısacası; insan hissi kreatif sürecin kalbi, teknoloji ise artık o kalbi destekleyen en güçlü damar. Müzisyenler için kaçınılmaz gerçek şu: Teknolojiye direnen değil, onu kendi vizyonuna entegre eden kazanacak.

İlgili İçerikler