Nostalji, distopya ve ‘afyon’: Tarkan’ın sırrı

Bir yanda nostalji diğer yanda distopya ve distopyanın baskınlığı karşısında nostaljiye sığınma… Tarkan konserlerinin işlevi sanki buydu. Çaresizliğin ıstırabı “bir doz Tarkan”la hafifletilmekteydi. Tarkan bu bağlamda “afyon”du.

Dünya düşünce tarihinde çok popülerleşmiş ve o ölçüde de yanlış yorumlanmış bir söz aransa herhalde Marx’ın dine ilişkin “halkın afyonu” tanımlaması en başta gelenlerden biri olurdu. Pek çokları için bu söz, kitlelerin dinle ilişkisini afyonun uyuşturucu, kendinden geçirici, zevk verici etkisi doğrultusunda açıklamaya dönük sayılmıştır. Oysa Marx’ın vurgulamak istediği, esasen dinin acı dindirici, ağrı kesici, teskin edici işlevidir. Çünkü afyon, Ertuğrul Kürkçü’nün altını çizdiği üzere, “1840’lar Avrupası’nda ağrı kesici olarak kullanılan bir ilaç”tır. “İnsanların mesela Çin’de ya da Uzak Doğu’da olduğu gibi sadece ve sadece uyuşturucu olarak tükettikleri bir nesne değil”dir. 1

Dolayısıyla din için “afyon” benzetmesi, kendilerini dünyevi bir çaresizlik durumunda hisseden insanların içinde bulundukları berbat koşullara tahammül etmelerini sağlayan bir yatıştırıcı, bir müsekkin, bir “aspirin” anlamında kullanımdadır.

Distopyadan nostaljiye sığınma

Bu alabildiğine “damardan” politik girişi hemen popüler kültür rotasına oturtalım. Ama elbette “popüler politiktir” şiarımızdan hareketle yapalım bunu…

Türkiye’de 1990’lar ve 2000’ler dönümünün başlangıç yıllarına damga vurmuş “megastar” Tarkan’ın 50’li yaşların olgunluğunda artık Almanya’da köşesine çekilmişken geçen ay gelip İstanbul’da verdiği konserler büyük ilgi gördü.

Bu ilgi üzerine yapılan yorumlar da çok tartışma yarattı. Yorumların özü, 50’lik Tarkan’ın herkese 20’lik Tarkan’ın günlerini ve o günlerin Türkiyesi’ni çağrıştırarak âdeta, “Bir zamanlar maziye bak, ne kadar şendik” duyumsaması yarattığıydı. Tabii bu yorumlar bir “kültürel-politik” imlemeye de sahipti. O günlerden bugünlere Türkiye gerçekliği değişmiş, özellikle son 15 yıldır kültürel plânda maruz kalınan politik empozeler, bu yorum sahiplerinin de içinde yer aldığı çevrelerde büyük rahatsızlık ve huzursuzluk yaratmıştı. Ayrıca sadece o “eski-güzel günler”e ah edilmekle kalınmıyor, gelecekten ümitsizlik de durumu daha içinden çıkılmaz hâle getiriyordu.

Dolayısıyla bir yanda nostalji (geçmişe özlem) diğer yanda distopya (gelecekten ümitsizlik-korku) ve distopyanın baskınlığı karşısında nostaljiye sığınma… Tarkan konserlerinin işlevi sanki buydu. Çaresizliğin ıstırabı “bir doz Tarkan”la hafifletilmekteydi. Tarkan bu bağlamda “afyon”du.

Şimdi bu satır başlarını biraz detaylandıralım!..

1990’lar: Bir ‘Beyaz Türkiye’ rüyası

Tarkan 1990’larda yıldızlaştı. Dolayısıyla onu bugün toplumun bir kesimi için hâlâ “geçer akçe” kılanın ne olduğunu anlama yolunda o 90’lar Türkiyesi’ne bir göz atmak uygun olur. Bunu yaptığımızda o Türkiye’nin, başka bir dizi şey yanında bir “rüya” ile de karakterize olduğunu fark ederiz. “Rüya”yı görenler çoğunluk değildir. Ama iş dünyasıyla medyasıyla, sanat-edebiyat çevreleriyle, gazeteci-yazar elit-entelektüelleriyle ülkenin etkili bir kesimidir.

Bu bir “Beyaz Türkiye” rüyasıdır. Tabii üzerinden 30-35 yıl geçmiş döneme dair böyle bir “rüya”yı hatırlamak oldukça güç. Her şey bir yana, bu “rüya”yı görenler açısından, ondan bir kâbusa uyanış da söz konusu edilebilir. Üstelik “kâbus” da rüya değil gerçektir.

Ne demek istediğimi netleştirme yolunda Rıfat Bali’nin “Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a: Yeni Seçkinler, Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar” kitabına başvurmaya değer. Bali, 1970 ve 80’lerin sivil çatışma, iç savaş, sıkıyönetim, darbe, cunta ortamından çıkmış Türkiye’nin, dünyadaki neoliberal rüzgârın etkisine Turgut Özal marifetiyle girmesiyle şekillenen yeni halinin 80’lerin ikinci yarında ve 90’lardaki görüntüsünü nefis sergiler.2 Dönemin gazete ve dergilerine yönelik kapsamlı bir arşiv taramasına dayalı kitabında resmettiği, piyasa ekonomisi izinde Batı ile Amerika ile Avrupa ile hemhal olma yolunda gözünü karartmış bir “monden” hareketliliktir. Gösteriş, tüketim, özenti “ayıp” olmaktan çıkmış, normal, erek (olması gereken) ve etik (doğru davranış) olmuştur. “Avrupa’ya girme” ve “Avrupalı olma” hülyası içinde iş insanıyla, gazetecisiyle, akademisyeniyle, sanatçısı, edebiyatçısı, aydınıyla bir hayhuy, ortalığa hâkimdir.

Bu hayhuyun başını çekenler de kendilerini gayet açık ve rahat şekilde “Beyaz Türk” olarak tanımlamaktadırlar.3 Bu yolda engel sayılan, “görüntüyü bozan-kirleten” kırsal kökenli göçmenler kendilerine çekidüzen vermeye pervasızca, acımasızca, arsızca davet edilmektedir:

“Sizler hepiniz, eğer dağda tek başına ayılarla ikamet eden insan bozuntularıysanız, isterseniz derinizi postla değiştirin ve koltuk altlarınıza hayvanın dışkısını yapıştırın, zerre kadar umurumda değil. Ancak şehre indiğinizde o kokuyu zinhar bana taşımayın. Kokun ulan bana ne, ama bitişiğimden, şehrimden ve metromdan uzak, çok uzak, upuzak durun!”4

Bu dehşet “davet”e icabet etmeye niyeti olmayanlara ise nefretle “köyünüze geri dönün” denmektedir:

“Dönseler daha kaliteli olacak yaşamları. Burada kalmak zorunda olanların da daha kaliteli olacak yaşamları. Ben İstanbul’un keyfini çıkarıyorum, onlar çıkaramaz. Onları seviyorum demek en büyük hakarettir. Ben sevmiyorum açıkçası.”5

‘Dudu’ iyimserliği

Tarkan 1990’larda bu atmosferin, bu “Beyaz Türkiye” rüyasının müzikteki karşılığı olarak neşvünema buldu. Adını borçlu olduğu, geleneksel-maço Türklüğün kurgusal temsili, Sezgin Burak yaratısı, sinemada Kartal Tibet’in can verdiği, “Attila’nın kılıcı” olarak Avrupa’yı titreten “Tarkan”a 180 derece zıt, Avrupai, androjen, metroseksüel bir “Beyaz Türklük” timsaliydi. Gelecek konusunda da çok iyimser ve ümitliydi. 2003’te Türkiye’de İslami-muhafazakâr iktidarın henüz ılımlı sularda yüzdüğü ve “Beyaz Türkiye” rüyasını besleyecek şekilde Avrupa’ya yüzünü dönmüş göründüğü günlerde şunları söylemekteydi:

“İstanbul seyircisinden daha coşkuluydu Konyalılar… Sanırım maruz kaldıkları yasakların, baskıların isyanıyla geliyorlar konserime… Ve şarkılarım bunun patlamasını yaşatıyor onlara…”

“Belki de burada [Türkiye’de] büyümediğim için oldu bunlar. Şimdi herkesin peşine düştüğü o değişimle büyüdüm ben. Daha ilk albümde bacağımda yırtık kot, kulağımda küpeyle ortaya çıktım.”

“Bodrum’da teknedeydim. Çevrede turistik tekneler var. Çoğunda ‘Dudu’ çalıyor. Bazı erkekler benim gibi dans ederek kızlara şov yapıyor. Ama ne güzel! Bunlar 10 sene önce yoktu. O muhafazakâr tavrımız değişiyor.”6

Rüya’dan Kâbus’a uyanış

Bu şekilde “Beyaz Türkiye” rüyaları 1990’larda “Euro-Türkler” tarafından görülürken, derinden akan “siyasi” sular bambaşkaydı. Üstelik bu akış 1994 yerel ve 1995 genel seçimleriyle yüzeye de vurmuştu. Ama bunlar, “rüya”dan uyanmaya el vermedi. Ne de olsa “garantör güçler” vardı, “rüya”ya yatmaya devam edilebilirdi.

Sonrasını anlatmaya gerek yok, hepimizin malûmu. İnsanlara acımasızca “şehrimden uzak durun ulan” diyenler ortadan kayboldu. Sosyal ırkçı bir dille, “Köyünüze dönün, sizi sevmiyorum” diye seslenilenlerin intikamı acı oldu.

“Beyaz Türklük” ifratından “Hınç Dinbazlığı” tefritine savrulma yaşandı. Tabii kurunun yanında yaş da yandı. “Tuzu kuru” Beyaz Türklük sevdalıların ektiği nefret tohumlarının faturası tümüyle ülkenin seküler yaşam biçimini benimsemiş insanlarına çıktı.

Bu süreçte Tarkan’ın bahsettiği tablo da silikleşti. 23 yıl önce “İstanbul’dan daha coşkuluydu” dediği Konya’da ve başka pek çok şehirde konser yasaklamaları gırla gidiyor. “Bunlar 10 sene önce yoktu, muhafazakâr tavrımız değişiyor” dediği günlerden bugüne artık o, Türkiye’de yok. Geldiğinde ise 25-30 yıl önce kendisi neyse şimdi onun yerini dolduranların, mesela Manifest kızlarının maruz kaldığı baskıya karşı olduğunu, onlara sahneden “Canlarım, yolunuz açık olsun, sizi seviyoruz” diye seslenerek, ancak ima edebiliyor.

Tarz-ı Hayat’ın dönüşü

Sonuçta yine Rıfat Bali’den esinle söylemek gerekirse “Life Style” sönümlendi, “Tarz-ı Hayat” politik tasarrufla ve elbette sadece “surette” geri döndü. Ama ülkenin de tadı tuzu kalmadı. Türkiye’de ekonomik, demografik, kültürel ve politik hareketlilikleri ciddiye almaksızın 1990’ları vur patlasın-çal oynasın harcamanın bedelini ödeyenler, şimdi Tarkan’ın konserlerinde, kaybettiklerinin ahını bastırma yolunda geçici bir ferahlama ayininin parçası oluyorlar. Tarkan onları distopyadan alıp nostaljinin sığınağında teskin ediyor.

Dolayısıyla evet, Tarkan onlar için “afyon”. Ya da eğer bu tabir çok ağır kaçıyorsa o, “bir rüya için ağıt”!..


1- Ertuğrul Kürkçü, “Marksizm, Din ve Maddecilik: İki Kere Laik Olmak”, Express, 6 Ağustos 1994.

2-Rıfat N. Bali, Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a: Yeni Seçkinler, Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar, İletişim, 2002.

3- Serdar Turgut, “Biz Beyaz Türkler” (Hürriyet, 22 Mart 1995’ten akt. Bali, s. 325).

4- Hadi Uluengin, “Kokarca” (Hürriyet, 8 Ekim 2000’den akt. Bali, s. 325).

5- Serdar Turgut, “Haydi gelin, köyünüze geri dönün” (Hürriyet, 18 Nisan 1995’ten akt. Bali, s. 325).

6- Can Dündar, “Bir aşk provokatörü (Tarkan röportajı)”, Milliyet Popüler Kültür, 18 Eylül 2003.