Sanatçı Tansu Kırcı, ilk kişisel sergisi “Taşın Belleği” ile 1999 depreminin izlerinden Antik Mezopotamya’ya uzanan felsefi bir köprü kurarak, taşı coğrafyanın ve kolektif hafızanın sessiz tanığına dönüştürüyor.
Sanatçı Tansu Kırcı, taşın binlerce yıllık hafızasını kolektif bellek ve zamanın sessiz tanığına dönüştürdüğü ilk kişisel sergisi “Taşın Belleği” ile sanatseverlerle buluşuyor. İBB Miras tarafından restore edilen Haliç Sanat 1 (Balat Fener Evleri), bu anlamlı sergiye ev sahipliği yapıyor.
Kırcı’nın eserlerindeki merdiven, kapı ve koridor gibi geçiş formları; bireyin kendini tanıma sürecinin ve varoluşun sürekli dönüşen doğasının metaforları olarak yer alıyor. Antik Mezopotamya’dan Bizans’a uzanan kültürel mirası bugünün kent dokusuyla çarpıştıran sanatçı, izleyiciyi şu can alıcı soruyla baş başa bırakıyor: “Bir toplum, unuttuğu taşların ağırlığını ne kadar taşıyabilir?”
Tansu Kırcı, MediaCat için kaleme aldığı özel değerlendirme yazısında, sanat pratiğinin felsefi köklerini ve taşla olan yolculuğunu şu sözlerle ifade ediyor:
“Mimariyle ve taşla kurduğum ilişkinin kökeni 17 Ağustos 1999 depremine kadar uzanıyor. O dönemde henüz bir çocukken yaşadıklarımı bilinçli bir deneyim olarak algıladığımı söyleyemem. Ancak zamanla, bu deneyimler daha bilinçli bir hâl aldıkça farklı sorgulamalara dönüştü. Yaşadığım coğrafyanın tarihsel katmanlarıyla birlikte düşünmeye başladığımda, mekânın yalnızca fiziksel bir alan değil, hafızayla örülü bir yapı olduğunu fark ettim. Multidisipliner bir sanatçı olarak mimariyi, yalnızca bir yapı biçimi değil; insanın kendini tanıma sürecine eşlik eden felsefi bir araç olarak görüyorum. Çünkü insan, doğduğu anda tamamlanmış bir varlık değildir; sürekli bir oluş hâlindedir.
Eserlerimde sıkça karşılaşılan merdiven, kapı ve koridor gibi mimari dinamikler, bir yerden başka bir yere geçmekten çok, bir hâlden diğerine geçişi ve eşik duygusunu temsil eder. Bu geçişler, bireyin kendiyle karşılaşma sürecine olduğu kadar, toplumların tarihsel dönüşümlerine de işaret eder. Tıpkı bireyler gibi toplumlar da kimliklerini mitler, semboller, yapılar ve tarihsel kırılmalar üzerinden inşa eder. Bu bağlamda mimarlık, hem bireysel hem de kolektif belleğin en somut taşıyıcılarından biri hâline gelir. Çalışmalarımda, coğrafyanın belleğini görünür kılarken, geçmişle bugün arasına çizilmiş yapay sınırları sorgulamayı ve bu sınırları mümkün olduğunca belirsizleştirmeyi amaçlıyorum.
“Taşın Belleği” sergisi, bu düşünsel arka planın mekânsal bir karşılığı olarak şekillendi. Sergi sürecinde üretimlerimi, mekânın mimari yapısını ve tarihsel katmanlarını merkeze alarak kurguladım. Sergi, günümüz kentlerinde giderek yaygınlaşan kimliksiz ve estetikten uzak mimari anlayışa karşı eleştirel bir duruş sunuyor. Mekânı yalnızca sergileme alanı olarak değil, üretimin aktif bir bileşeni olarak ele almak, benim için bu sınırları aşmanın bir yolu.
Taşı pasif bir malzeme olarak değil, bu coğrafyanın kolektif belleğini taşıyan bir tanık olarak ele alıyorum. Kullandığım taşları çoğu zaman mermer ocaklarını gezerek, atık hâline gelmiş yekpare taşlar arasından seçiyorum. Bu taşlar, binlerce yıl boyunca doğayla, insanla ve zamanla temas etmiş formlar. Çalışma sürecinde taşın damarlarına, çatlaklarına ve direncine sadık kalıyorum; zihnimde kurguladığım bir form, taşın içindeki bir kırık tarafından reddedilebiliyor ve süreç başka bir yöne evriliyor. Bu nedenle üretim, formun taşa hükmettiği tek taraflı bir ilişki değil, karşılıklı bir diyalektik hâline geliyor. Taş gibi kalıcı bir malzemeyle çalışmam, bugünün giderek hafızasızlaşan ve kimliksizleşen kentlerine karşı bilinçli bir duruş; aynı zamanda insan, mekân ve tarih arasına çekilmiş sınırları yeniden düşünmeye yönelik bir davet.“
Üretim sürecinde taşın damarlarına ve doğanın direncine sadık kalan Kırcı’nın sergisi, 22 Mart 2026 tarihine kadar pazartesi hariç her gün 10.00–17.00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor.