Bugün her taşın altından çıkan yapay zekâ, yıllardır bizlerin internette ürettiği içeriklerle bir “zekâ” haline geldi. Şimdi ise internette yapay zekâ ile botlar cirit atıyor ve internet artık eskisi gibi hissettirmiyor.
İlk kez 2020’lerin başında, IlluminatiPirate rumuzlu kullanıcı tarafından, Agora Road’s Macintosh Cafe isimli forumda dile getirilen ölü internet teorisi, başta bir komplo teorisi hatta paranoya olarak görülmüştü. Ancak bu düşünceler, 2025’te siber güvenlik raporlarının standart bulguları haline gelmeye başladı.
Bu kullanıcı, uzun yıllar boyunca çevrimiçi arkadaş edindiğini, insanlar tarafından üretilmiş içerikleri okuduğunu söylüyordu. Ancak 2016 yılından sonra internet çoğunlukla “insansızlaştı”, yapay zekâ ve botlar tarafından dolduruldu. Hatta ona göre, ABD hükümeti tüm dünyayı yapay zekânın desteği ile manipüle ediyordu. İnternetteki insanlar birer üretici değil tüketici olmuşlardı. Şimdi ise siber güvenlik şirketi Imperva’ya göre, 2024 yılında bot trafiği yüzde 51’e ulaşarak ilk kez insanlardan gelen internet trafiğinin payını geçti. Video düzenleme şirketi Kapwing’e göre ise YouTube’un yeni kullanıcılara gösterdiği videoların yüzde 20’sinden fazlası yapay zekâ ürünü.
Bu kontrolsüz üretim, bu teknolojinin geliştiricileri için de sorun haline gelmeye başladı. Sonuçta ChatGPT gibi araçlar insanların ürettikleri ile “eğitiliyor”. Nature.com’da 2024’te yayımlanan akademik bir makaleye göre, yapay zekâ modelleri gerçek içerik kuruyunca, yani kendi ürettikleri verilerle eğitilmeye başlandıklarında çöküşe geçiyor.
Tüm bunlar olurken, insanlar yeni bir kaçış yolu arıyor. TikTok’un geçtiğimiz günlerde yayınladığı 2026 Trend Raporu’na göre insanlar artık AI denizinde kendi adalarını inşa ediyor. Discord ve Telegram gibi kanallara dayalı sosyal ağlar yükselişte. Kullanıcılar insan olduğunu doğrulamak için mavi tik almaktan çok daha fazlasını yapmak zorunda. İnternetin öldüğü, yapay zekânın yükselişe geçtiği bu günlerde, iletişim ne durumda? Konunun uzmanlarına sorduk.
10 senelik bir geçmişe gitsek de bu teori özellikle ChatGPT hayatımıza girdikten sonra daha büyük bir anlam kazandı. Yapay zekâ modellerinin içerik üretim ve otomasyonu son derece kolay bir hale getirmesiyle milyonlarca site insan eli değmeden dahi bir blog yönetebiliyor, sosyal medya hesapları oluşturabiliyor. O yüzden bu teoriyi komplo teorisine benzeten 2021 tarihli The Atlantic makalesi bugün artık geçerliliğini korumuyor. Evet gerçekten de internet giderek daha fazla insan olmayan içerikle dolu. Ve bunun sayısı artacak. Bu, internet öldü demek mi? Hayır ama kesinlikle büyük bir değişimin içinde olduğumuzun kanıtı. Nedir bu değişimin öne çıkan başlıkları?
Platformlar yeni politikalar geliştirmek zorunda. İnternet içeriğini bir sosyal medya platformu ya da internet siteleri üzerinden keşfediyoruz. Doğası gereği kapalı olan platformlar kendi algoritmalarını yönetiyor, kendi içerik formatlarını oluşturuyor, kendi dağıtımını yönetiyor. İnternet siteleri merkeziyetsiz bir mimari üzerine kurulu olsa da Google’ın çıkışından beri bir arama motoru üzerinden keşfediliyor, günümüzde de yapay zekâ modelleri tarafından “crawl” ediliyor. Yapay zekâyla üretilmiş içeriklere kim, nasıl izin verecek? YouTube kanalları gerçek insan ve yapay zekâ kanallarını ayıracak mı? Hangi yorumun yapay zekâdan geldiğini tespit etmek konusunda daha fazla yatırım yapacak mı? Bence yapmak zorundalar.
Organik, yaratıcı içeriğin değeri günden güne artacak. Giderek daha fazla gürültünün olduğu bir çağda insan eliyle yazılmış basit bir blog yazısının bile değeri yükselecek. Yeni nesil içerik üreticileri yapay zekâyı kullanarak organik, yaratıcı içeriklerinin sayısını arttırmalı. Fikir, konsept onlardan çıkacak olsa da frekanslarını ve çeşitliliklerini yükseltmek için bu modelleri daha iyi kullanmalılar.
Güven yeni para birimimiz olacak, hatta oldu. Artık hangi içeriği ya da yazıyı gördüğümüzden ziyade onu kimin paylaştığı kullanıcıların ilk baktığı şey. Günün sonunda internet ölmüyor ama kesinlikle daha çirkin bir yere dönüşüyor. Onu daha güzel kılacak platformlar, şirketler ve içerik üreticileri bu dönemin kazananı olacak.
Sosyal medya etkileşimlerinin ve trendlerin algoritmalar aracılığıyla manipüle edildiği iddiası dijital dünyanın otantik bir kamusal alan niteliğini kaybettiği düşüncesini güçlendirmekte. Ancak antropolojik bir perspektiften baktığımızda, teknoloji ve medya ile ilgili panik yaratan söylemlerin tarih boyunca var olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu teoriyi, dijital dünyanın dönüşümüne dair yeni bir şey olarak görmekten ziyade geçmişteki tartışmaların bir devamı niteliğinde değerlendirmemiz mümkün.
İnternetin kamusal alan olarak işlevi başından beri erişim eşitsizliği, dijital bölünme ve bilgiye erişim hakkı gibi yapısal sorunlarla şekillendi. Bu sorunlar, dijital alanın demokratik bir tartışma zemini olma potansiyelini sınırlayıp belirli grupları dışarıda bırakarak kapsayıcılığı zayıflattı. Ölü İnternet Teorisi’nin işaret ettiği yapaylık, bu sorunların bir uzantısı olarak ele alınabilir. Teori, dijital dünyanın geleceği üzerine düşünmek için bize bir fırsat sunsa da bu tür yaklaşımlar teknolojik değişimlere dair tarihsel bir perspektifle ele alınmadığında, çözüm üretmek yerine yeni bir illüzyon yaratma riskiyle bizi karşı karşıya bırakıyor.
Dijital alanın kamusal geleceği, bireylerin teknolojiye dair farkındalıklarını artırmaları ve bu alanı daha eşitlikçi, şeffaf ve kapsayıcı bir yapıya dönüştürmek için kolektif çaba göstermeleriyle şekillenebilir. Algoritmaların ve yapay zekâ sistemlerinin etik ilkeler doğrultusunda tasarlanması, dijital ekosistemde insan merkezli bir yaklaşımın yeniden tesis edilmesi için kritik önemde. Bu dönüşümün, dijital teknolojilere dair romantik ya da felaket senaryoları üretmekten ziyade mevcut sorunları tarihsel bağlamda değerlendirerek gerçekleşmesi gerekiyor. Dijital alanın kamusal niteliğini korumak, yalnızca teknolojiyi değil, onu şekillendiren dinamikleri de bütünsel bir biçimde ve eleştirel bir şekilde anlamayı gerektiriyor.
Bir zamanlar meydanlar vardı. İnsanlar toplanır, konuşur, tartışırdı. Fikirler çarpışır, dostluklar kurulurdu. Şimdi dijital meydanlardayız. Ama etrafımıza bakıyoruz: Kimse yok.
Ölü İnternet Teorisi abartılı bir komplo mu? 2024 verileri başka söylüyor: Trafiğin yarısından fazlası bot. Markalar her yıl 80 milyar doları hayaletlere harcıyor. Beğeniler, yorumlar, paylaşımlar; çoğu makine işi. Viral trendler? Algoritmaların koreografisi.
Baudrillard haklıydı: Gerçekliğin yerini simülakr aldı. Artık kopyanın kopyasındayız. Facebook’ta “Karides İsa” görselleri milyonlarca beğeni alıyor -beğenenlerin çoğu da bot. Algoritmalar algoritmalarla sohbet ediyor. Biz sadece seyrediyoruz.
Hannah Arendt, “kötülüğün sıradanlığı”ndan söz etmişti. Büyük kötülükler canavarlar tarafından değil, düşünmeyi bırakan sıradan insanlar tarafından işlenirdi. Şimdi yeni bir sıradanlık var: Sahteliğin sıradanlığı. Sahte etkileşimleri kutluyoruz. Sahteyi gerçek sanıyoruz ya da artık umursamıyoruz.
Markalar için asıl soru şu: Kime sesleniyorsunuz? Hangi kalplere dokunmaya çalışıyorsunuz? Belki cevap, dijitalden kaçan insanların sığındığı “karanlık ormanlarda” -küçük topluluklarda, özel gruplarda, belki de yüz yüze. İnternet öldüyse, insanlık hâlâ nefes alıyor. Bir yerlerde, sessizce, gerçek bir hikâye bekliyor.
Soru artık “kaç kişiye ulaştık” değil, asıl soru; “Kaç insana dokunduk?”
Kültürün temel yapı taşlarından biri olan hikâye anlatıcılığının suistimali sonucu ortaya çıkan propaganda ve reklamın makineye devredilmesi—yani otomatikleştirilmesi—üzerine konuşuyoruz.
Reklamın tarihsel hattı aslında şudur: kopya ile yayılan reklam (matbaa, gazete, kitlesel e-posta, sosyal medya reklamı). Bu kopyalama/çoğaltma mantığı reklamı ölçekler, ancak aynı zamanda içeriklerin “canlılığını” azaltır.
“Ölü” terimi ise reklamın/propagandanın tamamen ortadan kalkması değil; bir iletişim sisteminin diğerinin iletişimini işlevsizleştirdiği yerde anlam kazanır. Yani iyi niyetli bir reklamcının içeriğini spam (gereksiz) olarak işaretleyen ya da hedefe ulaşmasını engelleyen bir aracı (e-posta/telefon operatörü, platform veya otorite) fiilen içeriği “öldürebilir”. Tabii bu, her zaman mutlak bir ölüm değildir: bir reklam bir yerde erişilemez olurken (örneğin Türkiye’de engellenirken) başka bir yerde erişilebilir kalabilir.
Tam bu noktada “zombiden yapay zekâya” geçiyoruz: akıllı makineler ve algoritmalar sayesinde akıllı zombiler üretiyoruz; filtreleri aşan, hedefleme ve davranış analiziyle optimize edilen sistemler.
Hikâye → Reklam → (Zombi) kopya ile yayılan reklam → (Yapay zekâ ile) kişiselleştirilmiş reklam
Aslında bu hikâyeyi yüzyıllardır farklı teknolojilerle tekrar tekrar gördük. İnternet başlangıçta bireylerin iletişimini sağlıyordu. Sosyal medya da tam olarak bu söylemle yayıldı: bizi sosyalleştirme amacı güdüyordu, bize arkadaşlarımızı gösteriyordu. Zamanla bazı arkadaşlarımızı göstermemeye, sonra neredeyse hiçbir arkadaşımızı göstermemeye başladı ve bunun yerine bize “for you” (sizin için) adı verilen bir akış sunmaya çekinmedi.
Yaratıcılık aslında azalmıyor; reklamı sürdürebilmek için makineler gitgide daha yaratıcı ve daha becerikli hale geliyor. Kaybettiğimiz temel değer ise otantik olma hali. Otantik içerik, okuyanı aktif bir şekilde anlam kurmaya ve yaratıcı bir açıdan algılamaya zorlar. Buna karşılık “yaratıcı içerik” diye paketlenen birçok içerik, çoğu zaman bizi pasifleştirme amacı güder. Sıkılmak—yani yaratıcı olmayan şeye maruz kalmak—içimizdeki yaratıcılığı tetikleyebilir. Hepimiz prens/prenses olma derdindeyiz ve bu da maalesef bizi giderek daha sıkıcı hale getiriyor.