Şu ana kadar deneyimlediğimiz haliyle, AI teknik yetkinlik bariyerlerini yıkarak yaratıcılığı ve üretimi demokratik hale getirirken, bizi artık “nasıl yapılacağının” (teknik bilgi) değil, “neyin yapılacağının” (vizyon) belirleyici olduğu bir role doğru götürüyor.
Bugün, ekip toplantılarından kahve molalarına, yönetim kurulundan sektör etkinliklerine kadar her yerde tek bir konu hâkim: Yapay zekânın (AI) baş döndürücü bir hızla hayatımıza girişi. Tüm bu sohbetler, bir noktada illaki aynı soru etrafında dönüp dolaşıyor: Yapay zekâ işimizi elimizden alacak mı?
Biyolojik olarak istikrarı sürdürmeye programlanmış canlılarız. Bilinmeyenle karşılaştığımızda amigdalamız (ilkel beyin) tetikleniyor; değişime verdiğimiz ilk tepki, hayatta kalma içgüdüsüyle yenilikleri bir tehdit olarak algılamak oluyor. Oysa tarih boyunca insanlığın geçtiği köklü değişimlerde, başarılı ve dirençli toplumların belirleyici özelliği bu refleksi aşabilme yeteneği olmuş hep.
İnsanlık tarihi, teknolojinin toplumu kökten değiştirdiği ve kuralları yeniden yazdığı anlarla dolu. Her geçiş sürecinde büyük kaygılar yaşanmış ve değişim dirençle karşılaşmış. Ancak her seferinde sonuç, muazzam bir toplumsal ilerleme olmuş. Bu durumu, insanlığın geçirdiği büyük kırılımlar ve o dönemde verilen tepkiler üzerinden örneklendirelim.
Avcı-toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişi düşünelim. Bu sadece ne ile beslendiğimizden öte, sosyal yapıların, mülkiyet kavramının ve günlük yaşamın tamamen altüst olmasıydı. Bu geçiş korkutucu derecede belirsizdi ancak bildiğimiz anlamda medeniyeti doğuran kırılım da buydu. Tarım devrimi, insanlığın yerleşik hayata geçmesini, şehirler kurmasını, karmaşık sosyal ilişkiler geliştirmesini ve bugün sahip olduğumuz medeniyetin temellerini atmasını sağladı.
Benzer şekilde, Gutenberg matbaayı icat etmeden önce bilgi seçkinlerin tekelindeydi. Bilginin mekanikleşmesi, birçokları tarafından kültürün ve kutsal metinlerin yozlaşması olarak görülerek korkuyla karşılandı. Oysa matbaa, okuryazarlığı demokratikleştirdi, Reform hareketini ateşledi ve Bilimsel Devrim’in yakıtı oldu. Bilgi, ayrıcalıklı bir azınlığın tekelinden çıkarak geniş kitlelere ulaştı.
Fotoğraf makinesi geliştirildiğinde ise ressamlar zanaatlarının geçerliliğini yitirmesinden korktular. Baudelaire gibi entelektüeller, fotoğrafı sanatın düşmanı ilan ettiler. Ancak fotoğraf sanatı öldürmedi; resmi “gerçekçilik” görevinden kurtararak İzlenimcilik (Empresyonizm) ve Soyut Dışavurumculuk gibi akımların doğmasına zemin hazırladı. Sanatçılar, makinenin yapamadığını yapmaya, yani gerçeği olduğu gibi değil, algılandığı ve hissedildiği gibi yansıtmaya yöneldiler.
Bugün yapay zekâ ile yaşadığımız süreç, bu tarihsel örneklerin bir devamı ancak etki alanı çok daha geniş. İlk kez fiziksel gücümüzü değil, bilişsel yeteneklerimizi destekleyen ve artıran bir teknolojiyle karşı karşıyayız. Nasıl ki matbaa bilgiyi demokratikleştirdiyse, yapay zekâ da bugün birçok alanı demokratikleştiriyor:
Kodlama: Doğal dil (Türkçe, İngilizce), yeni programlama diline dönüşüyor. Fikri olan herkes, teknik bir aracıya ihtiyaç duymadan kendi prototipini veya otomasyonunu inşa edebiliyor.
Görsel üretim: Yıllarca teknik eğitim gerektiren görsel üretim, artık sadece hayal gücüyle sınırlı. Bir girişimci veya yazar, zihnindeki konsepti saniyeler içinde profesyonel kalitede görselleştirebiliyor.
Veri bilimi: AI, veri bilimini herkese erişilebilir kılıyor. Pazarlamadan İK’ya her departman, karmaşık veri setleriyle sohbet edebiliyor, bu verileri anlamlandırabiliyor.
Bunun ötesinde, daha da heyecan verici olan, insanlığın büyük sorunlarının çözümünde sağlayacağı katkı. Google’ın Baş Bilim İnsanı Jeff Dean’in de vurguladığı gibi; yapay zekâ sadece işlerimizi hızlandırmakla ilgili değil. Dean, yapay zekâ destekli bilimin, 100 yıllık ilerlemeyi 10 ila 15 yıla sığdırabileceğini öngörüyor.
Tüm bu büyük dönüşümlere baktığımızda şunu görüyoruz: Teknoloji insanı denklemin dışına itmiyor, sadece rolünü değiştiriyor. AI devrimi de insana yeni bir rol tanımlayacak. Şu ana kadar deneyimlediğimiz haliyle AI, teknik yetkinlik bariyerlerini yıkarak yaratıcılığı ve üretimi demokratikleştirirken, bizi artık “nasıl yapılacağının” (teknik bilgi) değil, “neyin yapılacağının” (vizyon) belirleyici olduğu bir role doğru götürüyor.

Peki, ne yapmak lazım?
Tarihi ve potansiyeli anlamak faydalı elbette ama daha da önemlisi şu anı yönetmek için pratik bir çerçeveye ihtiyacımız var. Bunun için, Stephen Covey’in Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabındaki “etki ve ilgi alanı” modelinin böyle dönemler için çok faydalı olduğunu düşünüyorum.
Covey, enerjimizi kontrol edemeyeceğimiz makro dalgalara (ilgi alanı – mesela dünyadaki açlık sorunu) harcamak yerine; değiştirebileceğimiz alanlara (etki alanı – mesela mahallemizdeki aç insanlara yemek vermek) odaklanmayı önerir. Bu dönemden geçerken, etki alanına odaklanmak bize en büyük katkıyı sağlayacak:
Bu yazımızı da William Arthur Ward’a atfedilen ve bu anı iyi anlatan bir sözle bitirelim. “Kötümser rüzgârdan şikâyet eder, iyimser rüzgârın değişmesini bekler, gerçekçi ise yelkenlerini ayarlar.”
Şimdi yelkenlerimizi ayarlama zamanı.