İnsana tutunmak

Bildiğimiz dünyanın kurumları, güven limanları ve büyük anlatıları birer birer irtifa kaybederken, elimizde kalan en eski ve en sağlam “teknolojiye” dönmek zorundayız: İnsanın işbirliği donanımına.

Son birkaç yıldır, küresel ölçekte hissettiğimiz o tekinsizliğin adını koymakta zorlanıyoruz. Mesele yalnızca ekonomik krizler ya da jeopolitik gerilimler değil. Daha derinde, “medeniyet” dediğimiz yapının kolonlarının titrediğini hissediyoruz. Güvendiğimiz kurallar, sadakat duyduğumuz kurumlar, “bizi korur” dediğimiz mekanizmalar; uluslararası hukuktan sokaktaki güvenliğe kadar çatırdıyor. Bizzat Kanada Başbakanı Mark Carney, İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen “kurallara dayalı uluslararası düzen”in uzun süredir çalışmadığını ve bunun artık gizlenemez noktaya geldiğini açıkça dile getirdi. Uluslararası düzenden sokaklara, her seviyede kaba gücün yükseldiği, yüceltildiği bir döneme giriyoruz. 

Böyle dönemlerde, zihnimizin karanlık köşelerinde uyuyan o eski korku uyanır: Eğer üzerimizdeki o ince medeniyet cilası, o kurumsal baskı kalkarsa; altından birbirini boğazlamaya hazır vahşiler çıkacaktır. Kurumlar çökerse, insanlık da çöker. 

Oysa evrimsel biyoloji ve primatoloji bize bunun kaderimiz olmadığını f ı s ı l d ıyor. Ve bugün tutunabileceğimiz yegâne hakikat belki de bu. 

Cila teorisinin iflası

Yakın zamanda kaybettiğimiz büyük primatolog Frans de Waal, bu karamsar bakış açısına çok yerinde bir isim vermişti: Cila Teorisi. Bu teoriye göre ahlak, iyilik ve empati; bencil ve vahşi doğamızın üzerine sonradan sürülmüş ince, kırılgan bir ciladan ibaretti. De Waal, bu yanılgıyı çürütmek için çalıştı. Bize şunu gösterdi: Empati bir “sonradan ekleme” değildir. Bizler, ahlaklı olmaya karar verdiğimiz için bir arada değiliz; bir arada kalabilme becerimiz genlerimize işlendiği için bugün buradayız. Rus matruşka bebekleri gibi… Dıştaki kurumsal ve kültürel katmanları kaldırdığınızda, en içteki, en küçük bebek “kötücül bir canavar” değildir. O öz; başkasının acısını hissedebilen, nörobiyolojik olarak bağlantı kurmaya programlı bir canlıdır. 

Yani kurumlar o “cila” olabilir ve evet, bugün çatlıyor olabilirler. Ama altından çıkan şey kaos değil; milyonlarca yıllık sosyal bağ kurma yeteneğimizdir. 

İşbirliğinin mimarisi: ‘Sen’ ve ‘ben’den ‘biz’e 

Peki, yalnızca “iyi niyetli” olmamız bu kurumsal enkazın altından kalkmamıza yeter mi? İşte tam burada Michael Tomasello devreye giriyor. Tomasello’ya göre insanı diğer primatlardan ayıran şey yalnızca zekâ değil; ortak niyetlilik. Henüz konuşmayı bile bilmeyen insan yavruları üzerinde yapılan deneyler, şempanzelerin aksine, insan yavrularının karşılıksız yardım etme ve bilgi paylaşma güdüsüyle doğduğunu gösteriyor. Bizler zihinsel olarak “Sen” ve “Ben”i birleştirip ortak bir “Biz” hedefi yaratabilen tek türüz. 

Market raflarındaki basit bir alışverişten, karmaşık hukuk sistemlerine kadar her şeyi bu birlikte yapma becerisine borçluyuz. 

Dünyanın çivisi çıkmış gibi görünebilir. Makro yapılar, o devasa “güven” mekanizmaları işlevsizleşebilir. Ama Tomasello’nun mimarisi bize şunu hatırlatıyor: İnsanın donanımı hâlâ sağlam. Biz, yanımızdakinin niyetini okumaya, onunla ortak bir amaçta birleşmeye biyolojik olarak mahkûmuz. Bu bir tercih değil; bir hayatta kalma stratejisi. “İyi” olduğumuz için değil, sağ kalmak için dayanışırız. 

Umut değil, inat

Peki bütün bu bilimsel veriler bize toz pembe bir gelecek mi vaat ediyor? Elbette hayır. Dünya hâlâ zor, karmaşık ve zaman zaman acımasız bir yer. De Waal’in empatisi ya da Tomasello’nun işbirliği modelleri, kötülüğün yokluğuna değil; iyiliğin köklerinin ne kadar derine uzandığına işaret ediyor. 

Bugün marka yöneticilerinden siyasilere, sokaktaki vatandaştan plaza çalışanına kadar hepimizin hissettiği o tükenmişlik hissiyle baş etmenin yolu belki de kelimelerimizi değiştirmekten geçiyor. “Ümit” etmek, pasif bir bekleyişi; dışsal koşulların düzelmesine dair bir temenniyi çağrıştırıyor. Oysa ihtiyacımız olan şey, biyolojimizden gelen aktif bir direnç. Dayanışmayı çoğaltmak, empatiyi büyütmek, işbirliğini mümkün olan her alanda yeniden kurmak. 

Tam da bu noktada, Lale Mansur’un yakın tarihli bir söyleşide aktardığı, yazar Ümit Kıvanç’ın o cümlesi imdadımıza yetişiyor. Belki de yeni mottomuz, stratejimiz ve iş yapma biçimimiz bu olmalı: “Umudum değil, inadım var.” Çünkü bu inat, kuru bir inatçılık değil. Bu inat; milyonlarca yıllık evrimin, bizi “biz” yapan o derin işbirliği mimarisinin, insanın insana duyduğu güvenin ta kendisi. 

Ve sözü, Bekir Ağırdır’ın Brand Week sahnesinde söylediği o efsanevi cümlesiyle bağlayalım: “Bu ülkeye kızabilirsiniz ama bu ülkeye küsemezsiniz.”

İlgili İçerikler