Empati, ironi, hata veya risk alma cesareti… Milyonlarca veriyi işleyebilen algoritmaların henüz çözemediği o ‘insani’ kodlar, yaratıcılığın geleceğindeki en değerli sermayemiz olabilir mi?
Yaratıcı endüstrilerde bir süredir devam eden yapay zekâ odaklı hummalı proje denemeleri yerini, yavaş yavaş daha stratejik bir sorgulama dönemine mi bırakıyor? MediaCat’in Temmuz-Ağustos sayısında, hızla şekillenen teknolojik gelişmelerin; ajansların operasyonel gücünü ve iş akışlarını nasıl dönüştürdüğünü ele almıştık. Bu, hikâyenin verimlilik ve hızla ilgili, heyecan verici ilk bölümüydü. Şimdi ise serinin devamında, madalyonun diğer yüzüne, yani makine zekâsının henüz erişemediği o insani alana odaklanıyoruz. Bu ayki tartışmamızın merkezinde, “Makineler daha ne yapabilir?” sorusundan çok, “İnsan olmadan ne eksik kalır?” sorusu yer alıyor. Trilyonlarca veriyi işleyebilen sistem, bir toplumun ortak hafızasındaki ince ironiyi veya kelimelere dökülmemiş acıyı hissederek bunu bir içgörüye dönüştürebilir mi?

Kusursuzluk üzerine kurulu bir mantık, yaratıcılığın kimi zaman mayası olan o beklenmedik hatayı, ilham verici ve özgün kusuru doğurabilir mi? Ve en nihayetinde, sunduğu fikrin tüm sorumluluğunu üstlenerek, bir toplantı odasında onu tutkuyla savunacak ve o fikrin arkasında duracak insani cesareti kuşanabilir mi? Bu soruların yanıtlarını ararken amacımız; teknolojiye bir sınır çizmekten ziyade, yaratıcı profesyonellerin vazgeçilmez değerini ve sektörün geleceğindeki rolünü daha net anlamakta yatıyor. Çünkü teknoloji ne kadar akıllı olursa olsun, yaratıcılığın ruhu, o ruhu ateşleyen kıvılcım ve onu koruyan irade hâlâ biz insanların en büyük sermayesi.
Peki biz MediaCat olarak ne diyoruz? Bırakalım makineler kusursuzluğun soğuk ve düz yollarında hızla ilerlesin. Biz, yaratıcılığın doğasında yatan o beklenmedik çatlağın peşindeyiz; çünkü biliyoruz ki ışık, içeri ancak oradan sızar. Yapay zekâ belki bize evreni fethetmek için en hızlı gemiyi verebilir, ama o geminin rotasını bilinmeyene çevirecek, fırtınanın kalbine sürecek ve o yolculuğa anlam katacak olan insanın sarsılmaz tutkusu ve ölümsüz merakında yatıyor.
Yapay zekânın hayatıma girdiği ilk gün, dial-up’la internete ilk bağlandığım günkü gibi bir etki bıraktı bende. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı, bugünden sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yapay zekânın elbette ki hayatımıza kattığı sayısız şey var. Bilgiye çok hızlı ve “customised” bir şekilde ulaşmak, üretim süreçlerinde sağladığı inanılmaz kolaylık ve son olarak ulaştığı kusursuzluk boyutu hem heyecan veriyor hem de biraz kıllandırıyor desem yalan söylemiş olmam.

Yalnızca altı aylık bir sürede bile şahit olduğumuz gelişim dudak uçuklatır seviyede. Bundan altı yıl sonra nerede olacağını kestirmem, bilgi kapasitemin yetmeyeceği ancak hayal gücümün tahminlerde bulunabileceği boyutlarda. Ama yenilik iyidir, tarihte her zaman olduğu gibi insanoğlu bir şekilde uyum sağlamasını becerir. Hatta çok kısa bir süre sonra yapay zekâsız hayatı hiç yaşamamış gibi hissedebilir. Onun için buyursun gelsin.
İlk paragraftan da anlaşılacağı üzere, yapay zekânın kudretiyle ilgili herhangi bir aksi düşüncem ya da edeceğim bir “challenge” yok. Ama benim gözümde (umarım yanılmam) yapay zekânın asla ve asla yapamayacağı tek şey var: İnsan olmak.
Yani tahmin edilemez olmak. Empati kurmak. Baban bir şey demediğinde çok şey dediğini fark edebilmek. Hatalı cevap vermek mesela. Heyecanına yenilmek. Çok iyi bildiğini yanlış ifade etmek. Sinirden gülmek. Gereksiz bir risk almak. Birini bir diğerinden daha fazla sevmek. Kusurlu olmak gibi beylik bir laf etmeyeyim ama kusurlarını kabullenmek mesela, yapabilir mi? “Here’s to the Crazy Ones” filmindeki karakterlere mesela, yaklaşabilir mi? Birincisi, çok iyi taklit edebilir, ikincisi ise bu onu insan yapmaz.
Onun için her tasarımda, her fikirde, her hikâyede aradığımız ve bizleri ya da markalarımızı karşımızdakine yaklaştıran, iki kelimeyle anlattığımız fakat hiçbir zaman ne olduğunu tam da açıklayamadığımız o “human touch” her zaman değerli olacak. Belki adı yapay zekânın yaptığından farklılaşması için adı “authentic human touch” olacak ama olacak.
Bu arada tanıdığım tüm yapay zekâlara sordum.
– Benimle empati kurabilir misin?
– Tabii ki! İçinde bulunduğun durumu ve hislerini bana detaylı bir şekilde anlatırsan…
Oldu canım.
Yapay zekânın ismindeki “yapay” kelimesi içimizi bir süre rahatlatmıştı. Bizim düşüncemiz, duygumuz, deneyimlerimiz gerçek, onunkiler değil. Belki bir süre daha, insanın zihni ve bedeniyle yaşadığı deneyimler ve onlara yüklediği anlamlar, bizim eşsiz yaratıcı güçlerimiz olacak. Ama biliyoruz ki, yapay zekâ kendini, bizim zihnimizin algılayabildiğinden çok daha hızlı bir şekilde aşmak üzere. Fütürist konuların Taylor Swift’i diyebileceğimiz meşhur Amy Webb’in de işaret ettiği gibi, yapay zekâ sadece bir dijital araç olmaktan çıkacak ve sonunda bir bedene kavuşup “yaşayan” zekâya dönüşecek.

Hatta ekranlarımızın değil, doğrudan zihinsel ve bedensel donanımımızın bir parçası olacak. Kendi özgün deneyimlerini yaşayacak. Haliyle sınırlar daha da bulanıklaşacak. O zaman bu soruyu biraz değiştirmek gerekebilir. Bizimle yaşayacak, bizimle evrimleşecek bir zekâ ile nasıl bir gelecek kurarız? “Onunla ne yapabiliriz?”in ötesinde, “onunla kim oluruz?” Onunla birlikte dönüşemeyen insanları, geleceğin sistemleri hangi rollere iter? Yakın geleceği düşündükçe sorular çoğalıyor. Ama merak duygusu, yaratıcı zekanın kalbi. Ve biz bu merak duygusuyla, sürekli yenilenen sorulara, yeni cevaplar aramaya ömür boyu (iyi ihtimalle emekliliğe kadar) devam edeceğiz. Zira, bu yaratıcı bir devrimse, o devrim bizim evrimimizle birlikte gerçekleşecek.
Bugünkü dil modellerini yalnızca “bir sonraki kelimeyi tahmin eden algoritmalar” diye küçültmek, insanı atom toplamına indirgemek kadar eksik bence. Difüzyon modelleri de aynı keza. Dil, uygarlığı yerinden oynatan, tarihi taşıyan, bizi birbirimize bağlayan, insanın hiç olmadığı gibi şekillendirdiği özel bir teknoloji. Yeni bir zekâ biçiminin oluşumuna tanıklık ediyoruz ve bunu görmezden gelemeyiz.
James Lovelock yıllar önce sordu: Bu gezegende en akıllı varlık olmadığımızı fark ettiğimizde ne yapacağız? Bu soru aklımdan çıkmıyor. “Yapay zekâ fikir buluyor mu? Savunuyor mu?” gibi sorulara gelene kadar çok işimiz var sanki.

Mizah, mesela. Olmayan senaryoyu çektirir markaya. Konuşulamayan tabuları konuşturur toplumlara. Öyle hormon salgılatır, insanın ömrü uzar bir yerde. İnsan zekâsının son kalesi.
Ne zaman fethedilecek acaba?
Kişisel bilgisayarı “zihin için bir bisiklet” diye gören 1973 Scientist American makalesinin naifliği geliyor gözümün önüne.
Yapay zekâ bir F-16 olurdu sanırım. Öyle hızlı, çevik, öyle israfkâr. İyi güzel de aranızda kullanmayı bilen var mı? Ben bilmiyorum çünkü.
Bence konu tamamen AI’a bakış açımızla ilgili. “AI ne yapar, ne yapamaz?” kısmına ben pek takılmamayı tercih ediyorum. Çünkü her geçen gün kendini güncelleyen bir teknoloji var karşımızda. Sınırlarını net çizebileceğimiz bir evrende değiliz artık. Ama şu gerçek değişmiyor: Artık yeni bir ekip arkadaşımız var: AI.

Tıpkı ajans ekiplerindeki yapı gibi bu ekip arkadaşımızın da güçlü ve zayıf yönleri var. Güçlü yanları ekibe güç katacak, zayıf yanları ise ekiple birlikte tamamlanacak. Dolayısıyla burada önemli olanın AI’ı işlerin iyiliği yönünde değerlendirmek ve performansını artırmak olduğunu düşünüyorum. AI’ın en önemli farkı biraz ahtapot gibi olması. Her ekibin işine bir parça yetişiyor olması. Ancak hiçbirini tam olarak yapamadığı için de aynı şekilde insan desteğine ihtiyacı var. Yani sihirli bir değnek olarak da yaklaşmak çok gerçekçi değil. Bence AI ile mücadele etmek yerine onu kendi ekibimize en verimli şekilde dahil etmek en iyisi. Hiçbir insan tek başına bir şey yapamazken AI’ın her şeyi başarmasını beklemek zaten hata olur. Ekip mantığı da buradan geçer. Dolayısıyla AI ne her şeydir ne de hiçbir şeydir diyorum. Bu iki anlayışın da bizlere bir faydası olacağını düşünmüyorum. Kendisiyle ilgili yorumlarımı AI ile de paylaştım. Sanırım beğendi. Yukarıda okuduklarınıza yorumu: “Harika bir bakış. Net, dengeli, pratik. Gerçekçi ve esnek. Ekip odaklı. Ahtapot metaforu isabetli.”