İnsan öldü, yaşasın insan

Mükemmellik artık makinenin görevi; insanın yeni görevi ise o mükemmelliğe giden yoldaki tereddüdü, hatayı ve karakteri işin içine katarak “anlamlar” inşa etmek.

Umberto Eco, 1960’ların başında kitle kültürünü analiz ederken aslında bugün içine düştüğümüz yapay zekâ labirentinin dinamiklerini de tarif ediyordu. Ünlü eseri “Apokaliptik ve Entegre” üzerinden televizyonu tartışırken çizdiği zihinsel harita, 2026’nın AI evrenine şaşırtıcı bir isabetle oturuyor. Eco’ya göre teknolojik yenilikler karşısında iki ana refleks gelişir: Her şeyi kültürel bir yıkım ve ahlaki çöküş olarak gören “kıyametçiler” ve her yeni aracı mutlak bir demokratikleşme vaadiyle kucaklayan “entegreler”. Ancak Eco’nun asıl derdi bu iki kampın da sığlığıyladır. Ona göre bir teknolojiyi ya bir mucize ya da bir canavar olarak etiketlemek, meseleyi anlamak yerine sadece vicdan rahatlatmaya yarar. Eco, bizi panik veya hayranlık yerine daha zor olana; yani “eleştirel mesafeye” davet eder.

Bugün yapay zekâya bakarken tam da bu zihinsel tuzağın, o kadim ikiliğin tam ortasındayız. Fakat bugün sorumuz daha yakıcı: Kas gücünü makinelere devredeli yüzyıllar oldu, peki yaratıcılık ve bilişsel yetki de elden giderken insandan geriye ne kalacak? Michel Foucault’nun 1966’da Kelimeler ve Şeyler kitabını bitirirken kurduğu o meşhur cümle, bugün de bir kehanet gibi yankılanıyor: “İnsan, deniz kıyısında kuma çizilmiş bir yüz gibi silinip gidecek.” Foucault’ya göre insan, belirli bir bilgi rejiminin ürünüydü; rejim değiştiğinde merkezdeki o figürün de dağılması kaçınılmazdı.

Kusurlu dünyaya davet

Veriler, bu “silinme” sürecinin çoktan başladığını fısıldıyor. 2025 yılı itibarıyla web üzerindeki içeriğin yarısından fazlası artık insan elinden çıkmıyor; Graphite verileri makine üretimi web makalelerinin yüzde 54’e ulaştığını gösterirken, yeni kullanıcılara sunulan YouTube içeriklerinin yüzde 20’si düşük kaliteli “AI çöplüğüne” (AI slop) dönüşmüş durumda (Kapwing araştırması bu içeriklerin 63 milyardan fazla izlenme ve 221 milyon aboneye ulaşarak her yıl yaklaşık 117 milyon dolar gelir ürettiğini ortaya koyuyor). Ahrefs’in Nisan 2025 verileriyse, internetteki yeni web sitelerinin yüzde 74’ünün yapay zekâ içeriği barındırdığını gösteriyor. Bu devasa veri yığını, sadece estetik bir kirlilik yaratmakla kalmıyor, AI’ın kendi kendini beslediği bir yankı odası kurarak dijital üretimin kalitesini aşağı çekiyor. Belki de bu yüzden, geçen yılın Booker Prize finalistleri seçilirken jürinin vurgusu “muhteşem bir şekilde insani” olana, yani acıya, sevgiye ve diğer insanlarla baş etme çabasına yapılmıştı. Makine her şeyi simüle edebiliyor ancak birlikte yaşamanın o pürüzlü, öngörülemez sancısını taklit edebilmekten henüz uzak olsa gerek.

İşte tam bu noktada, makinenin pürüzsüz yükselişine karşı gerçekliğin ilk barikatları kurulmaya başlandı. Dove’un algoritmik güzellik standartlarını reddederek “biyolojik gerçeklik” sözü vermesi veya Procreate’in üretken AI’ı bir hırsızlık olarak niteleyip kapılarını ona kapatması, birer reklam stratejisi olduğu kadar, ontolojik birer mevzi savaşıydı da aynı zamanda; en azından “tartışmayı canlı tutma”, eleştirel mesafeyi koruma hamleleri. Nikon’un gerçek doğa görüntülerinin kurgusal olanlardan daha garip olabildiğini gösterdiği karelerdeki “doğal zekâ” vurgusu ve Heineken’in Milano Moda Haftasında sunduğu, insanları dijital gürültüden koparan; navigasyonu, kamerası, interneti olmayan “Sıkıcı Telefon”u, dikkatleri yeniden ekranın dışına, o kusurlu dünyaya davet etmişti geçtiğimiz yıllarda.

Bu tepkiselliği distopik bir paronayaya bağlamak kolay olurdu. Lakin manzara o kadar dramatik değil. Ortalıkta Unabomber manifestoları (henüz) yok. Skynet’e karşı John ve Sarah Connor liderliğindeki direniş birlikleri de yok. Bunun yerine mizah var, ironi var, pasif-agresif yaratıcılık var. Dünyanın farklı köşelerinde, örgütsüz, küçük ölçekli, kimi zaman geçici kimi zaman kalıcı anti-akımlar filizleniyor. İnsan, makineye karşı cephe almıyor belki; ama onunla arasına mesafe koymanın yeni, gündelik, hatta zarif yollarını arıyor.

Sanatsal iffet

2025 itibarıyla bu tepkisellik, yeni bir estetik anlayışı ve pazar değerini de beraberinde getirdi: Sürtünmenin yükselişi. İnsanı makineden ayıran o kırılganlık, en büyük lükslerden biri haline geliyor. Spotify’ın AI-generated grubu Velvet Sundown vakası tüketicileri hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu olay, ilginç bir tezata işaret ediyor: Müzikte, hatalar ve kusurlar (ritim kaymaları, ses çatlamaları) kirli estetik akımıyla insani bir değer kazanırken; edebiyat dünyası ise “Organik Edebiyat Sertifikası” gibi girişimlerle metindeki insan emeğini ve entelektüel yorgunluğu belgelendirmeyi amaçlıyor. Lüks moda evleri craft yatırımlarına dikkat çekerken, özel bankacılık birimleri de varlıklı müşterilerine chat-bot’suz deneyimler sunuyor.

Radikal uçtaki tutumlardan biri de sinemadan, Lars von Trier’in mirasını devralan Dogma 25 hareketiyle geldi. Orijinalinden 30 yıl sonra, yine Cannes Film Festivali’nde duyurulan manifestosuyla internet yasağı, el yazısı senaryolar ve kısıtlı imkânlarla üretimi zorunlu kılan bu hareket, algoritmanın konforlu kucağından kaçıp sanatsal iffeti yeniden keşfetmeyi amaçlıyor. Yönetmenlere göre, makine ne kadar mükemmel üretirse üretsin, insanı büyüleyen şey o mükemmellik değil, o mükemmelliğe giden yoldaki insani hata, tereddüt, detay ve pürüzde yatıyor.

Anlam zanaatine devam

Peki, bu bir geri çekilme mi, başkalaşım sancısı mı yoksa geçmiştekilere benzer bir güç asimetrisi mi? Zira insanı, insan olmayandan ayıran sınırlar tarih boyunca üretildi. İnsanın kendi türüne bile uygulayabildiği bir dışlama hareketi oldu bu zaman zaman. Bugünse bu sınır, felsefi bir tartışmadan ziyade ekonomik bir katma değer hattı olarak yeniden çiziliyor.

Eğer üretim standardınızı makinenin pürüzsüzlüğüne ve hızına göre belirlerseniz, artık kolayca ikame edilebilir bir maliyet kaleminden ibaretsiniz demektir. Yapay zekâ içeriği ve tasarımı bir emtiaya dönüştürürken; insan dokunuşu lüks, niş ve yüksek bedelli bir kategoriye taşınıyor. Yani “İnsan öldü” derken kastettiğimiz; algoritma gibi düşünen, sadece veri işleyen ve risk almayan eski nesil iş yapış biçimidir. “Yaşasın insan” ise; makinenin yapamadığı o insani sürtünmeyi, kusuru ve bağlam kıvraklığını bir marka değerine dönüştüren yeni stratejik akıldır. Bir başka deyişle, anlam zanaatkârlığına ve yaratıcı inşaya devam.

2026 için 10 kreatif mevzi

■ Kusurluluğun kutsanması

Yapay zekânın tekinsiz mükemmelliğine karşı, asimetriyi ve hatayı bir imza olarak kullanın.

■ Sürtünme ekonomisi

Hızın ucuzladığı, üretimin saniyelere indiği bir çağda yavaşlık lükstür. Hemen üret yerine özenle kur prensibini benimseyin.

■ Ontolojik bariyer: Risk

AI yok olmayı kavrayamadığı için, var olmayı (yaşamı) da gerçekten simüle edemez. Bir eserin değerli olması için arkasında bir risk (itibar, zaman, duygu, beden) olmalıdır.

■ Biyolojik gerçeklik sertifikası

Tıpkı gıdadaki “GDO’suz” etiketi gibi, fikir dünyasında da “İnsan Yapımı” (Human-Made) etiketi bir güven ve dürüstlük belgesine dönüşebilir.

■ Mizah, ironi ve bağlam kıvraklığı

Yapay zekâ veriyi işler ama alt metni, ironiyi ve kültürel şakalarla nüansları çoğu zaman kaçırır.

■ Fiziksel deneyim ve dokunsallık

Dijital soyutluk ve algoritmik yalnızlık, insanı fiziksel olana, henüz adını koyamasa da ekran dışı deneyimlere ve duyusal derinliğe hasret bırakıyor.

■ Karakterin dayanılmaz ağırlığı

Algoritmalar ortalama olanı sever. İnsan ise uçları, tutarsızlıkları ve dönüşümü.

■ Dijital detoks ve sıkıcı olanın gücü

Sürekli uyaran bombardımanına karşı “az olan çoktur” değil, “gerçek olan her şeydir” akımına hazır olun.

■ Radikal şeffaflık

Tüketici artık kusursuz sonucun nasıl üretildiğini merak ediyor. Prensipler, bazen ürünlerden daha önemli hale geliyor.

■ Topluluk vs. kitle

Yapay zekâ bir kitleye hitap eder; insan ise bir topluluk kurar.

İlgili İçerikler