Kod yazmaktan hissi kodlamaya, statik arayüzlerden üretken organizmalara… Yeni çağda ürünümüzün kimliğini korumak, bir orkestra şefi edasıyla tutarlı bir melodiyle, her an yenilenen bir performansı yönetmekten geçiyor.
Uzun süredir deneyim ekosisteminin her seviyesinde, Andrej Karpathy’nin kavramsallaştırdığı “Vibe Coding (Hissi Kodlama?!)” ve bu sürecin nihai çıktısı olarak tanımlanan “Generative UI” (Üretken Kullanıcı Arayüzü) konuşuluyor. Konu geçici bir heyecanla türetilmiş sıradan bir trend değil, aksine önemle tartışılması gereken ciddi bir değişimi tarif ediyor. Ne de olsa dijital ürün tasarımını, birbirini takip eden yapılandırılmış adımlarla şekillenen bir tür “zanaat” sürecinin nesnesi olmaktan çıkarıp, diyalog merkezli olarak niyet ve bağlamla şekillenen akışkan bir süreç haline getirmekten bahsediyoruz. Hatta bunun da ötesine geçip kullanıcı karşısında “hissikablelvuku” (önsezi) ile hareket edebilen dijital ürünler konuşuluyor.
Yıllardır kodlama eylemi; kesinlik, determinizm ve katı bir sözdizimi üzerine kuruluydu. Sistemin çalışması için tüm adımların kusursuz olması gerekirdi. Ancak “Hissi Kodlama” bu ilişkiyi tamamen tersyüz etmek iddiasında. Artık makinelerle teknik bir dil üzerinden değil, hissiyat ve niyet üzerinden anlaşıyoruz. Doğal dil, artık bir programlama diline dönüşüyor. Basit bir örnek vermek gerekirse, “Bana 80’ların punk estetiğine sahip, kullanıcının o anki ruh haline uygun müzik listesi öneren bir mobil uygulama tasarla” dediğinizde model çok ekranlı arayüzlerden oluşan bir dijital ürünle hızla karşınıza çıkabiliyor. Üstelik bu ürün kodlanmış durumda. Size sunulan bu ürünün kullanıcı yolculuğu ve arayüz tasarımını prompt tabanlı diyalog aracılığıyla yinelemeli olarak değiştirmeniz mümkün. Tüm değişiklikler arka tarafta kod seviyesinde de gerçek zamanlı olarak gerçekleşiyor.
Bu süreçte, kodlama eylemi, artık “yazma” eyleminden çıkıp bir tür “kürasyon” eylemine dönüşüyor. Çok kısa bir sürede -üstelik kodlanmış biçimdeortaya konan ürünün, hemen yayına alınabilecek olgunlukta olduğu söylense de açık söylemeliyim ki, ben bunu halen iddialı buluyorum. Ürünlerin yetkin tasarımcılar ve yazılımcıların mahir ellerinden geçmesi ve denetime tabi tutulması gerekli. Dolayısıyla “döngüde insan” halen çok önemli. Kaldı ki, bu denli hızla ürünleşme imkânı sunulması, bir tür arayüz fetişizmini kışkırtarak deneyim tasarımının mücadeleyle kazanılmış kritik önemini geri planda bırakabilir. Bu büyük bir kayıp olur. Sırf bu yüzden temkinli olmakta fayda var ama karşımızda “Low-Code/No-Code” hareketinin ötesinde bir demokratikleşmeyi hedefleyen güçlü bir iddianın olduğunu da söylemek gerek. Süreç izlenmeli.
Hissi Kodlama bu sürecin mutfağını temsil ederken, Üretken Kullanıcı Arayüzü (Gen UI) bunun kullanıcıyla buluştuğu vitrin olarak tanımlanabilir. Lee’nin (2025) bu yeni paradigmayı tanımlamaya çalıştığı makalesinde (Towards a Working Definition of Designing Generative User Interfaces) vurguladığı gibi, GenUI ile arayüzler yerini, niyet ve bağlamla anlık olarak şekillenen bir tür “canlı” organizmalara bırakıyor. Tasarım süreci kadar bu sürecin çıktısı olan ürünün sunduğu deneyim de biricikleşiyor.
Yine bu makalede sunulan bir metaforla anlatmak gerekirse, geleneksel tasarım araçları bizi bir IKEA mağazasında dolaşmaya zorlardı; önceden başkaları tarafından tasarlanmış parçalar ve şablonlar arasından seçim yapar, özgür yaratıcılığımızı o mağazadaki stoklarla sınırlardık. Gen UI ise bizi bu seçim paradigmasından çıkarıp insan ve yapay zekâ arasında ortak olarak gerçekleşen bir sentez paradigmasına taşıyor. Artık malzemelerin sınırsız olduğu bir gurme mutfağındayız. Bunu tasarımda hazır giyimden özel dikime geçiş metaforuyla tanımlayanlar da var; üstelik seri üretim hızında. Burada temsil akışkanlığı kavramı önemli. Peçeteye çizdiğiniz diyagram veya zihninizdeki soyut bir cümle saniyeler içinde çalışan bir ürüne dönüşürken, yapay zekâ, bizim bilişsel sınırlarımızın çok ötesindeki bir “Gizli Uzay” (Latent Space) içinde milyarlarca olasılığı tarayarak, farklı varyasyonları önümüze serebiliyor.
Ancak, en radikal değişim tasarımın zamanlamasında yaşanıyor ki hiper-kişiselleştirmeye kapıyı aralayabilecek gerçek potansiyelin burada konumlandığını düşünüyorum. Geleneksel modelde arayüz “Tasarım Zamanı”nda (Design-Time) üretilir ve biterdi; her kullanıcı aynı butonu aynı yerde görürdü. GenUI ile arayüz, “Çalışma Zamanı”nda (Run-Time), yani kullanıcı uygulamayı bizzat kullanırken üretilmeye devam ediyor. Düşünün ki bir kullanıcı platformunuza “Hafta sonu 10 yaşındaki kızımla Paris’e gidiyorum, telefonumdan kullanabileceğim sanat odaklı ve bütçe dostu bir seyahat uygulaması istiyorum” diyerek geldi. Sistem ona standart bir tur planı sunmak yerine; sadece o an, sadece o kişi için üretilmiş, müzeleri fiyatlarıyla kıyaslayan, çocuk indirimlerini gözeten, etkileşimli haritalar içeren ve işi bitince yok olan tek kullanımlık bir mobil uygulama hazırlıyor. Eğer kullanıcının o an acelesi varsa, sistem bunu algılayıp süslü görselleri kaldırarak sadece “Hemen Al” butonuna odaklanan minimalist bir arayüze dönüşüyor. Veya görme yetisi zayıflamış bir kullanıcı için kontrastı ve font büyüklüklerini anlık arttırıyor. Ya da gerekirse sesli asistanı öne çıkartıp arayüzdeki bütün grafik unsurları görünmez hale getiriyor. İşte hissikablelvuku burada devreye giriyor. Ancak bu seviyede bir hiper-kişiselleştirme için kullanıcı ihtiyaçlarını hiç olmadığı kadar iyi analiz etmek üzere araştırmacılara çok iş düşüyor, bunu da not düşmeli.
Son olarak, akıllara şu soru gelebilir: Arayüz üzerinden sunulan deneyim bu kadar akışkan ve biricikken ürünümüzün ve markamızın kimliğini nasıl koruyacağız? Kullanıcılarımızla hiç olmadığı kadar kişisel bir etkileşim kurabileceğimiz bu kurguda, sadece araştırmacıların, tasarımcıların ve yazılımcıların değil marka yöneticilerinin de bir tür orkestra şefliğine soyunması gerekiyor. Ürünümüzle yaşanan her karşılaşmanın özgün bir performansa dönüştüğü bu gelecekte, işin özünde duyulan melodi daima tutarlı ve tanıdık kalabilmeli