‘Haritalar ve sınırlar birer hayal gücüdür’

İtalyan filozof Federico Campagna ile son kitabı “Akdeniz’in Hayal Gücü” üzerine, modern dünyanın kusurları ve hakikatlerimizle fantezilerimiz arasındaki ince çizgiye dair konuşuyoruz.

Günümüz düşünce dünyasının en özgün seslerinden biri olan İtalyan filozof Federico Campagna, son eseri “Akdeniz’in Hayal Gücü” ile bizi haritaların ötesinde, zihinsel bir coğrafya keşfine çıkarıyor.

Modernitenin katı rasyonalizmine ve her şeyi istatistiklere indirgeyen “bilimcilik” anlayışına karşı Campagna; Akdeniz’i sadece dalgaların vurduğu bir kıyı şeridi değil, kurgu ile gerçekliğin, kimlik ile yabancılığın iç içe geçtiği radikal bir imgelem alanı olarak yeniden tanımlıyor:

Kitabınızın başlığından yola çıkarsak; Akdeniz’i sadece bir coğrafya olarak değil, aynı zamanda bir hayal dünyası olarak tanımlıyorsunuz. Sizce Akdeniz’i böylesine eşsiz bir zihinsel ve kültürel alan kılan nedir?

Akdeniz doğal bir sınırdır. Her sınır bölgesi gibi o da eşsiz fırsatlarla kutsanmış ancak şiddet patlamalarıyla lanetlenmiştir. Bir sınır bölgesinin sakinleri, kültürel ayrımların kurgusallığını neredeyse içgüdüsel ve berrak bir şekilde anlarlar: Deneyimlerinden bilirler ki “biz” ve “onlar” arasında net bir çizgi yoktur; “bize ait olan” ile “onlara ait olan” çoğu zaman birbirinden ayırt edilemez. Bu tür ayrımlar sadece birer fantezidir; kendimizi yönlendirmek için yararlı kavramsal araçlar olabilirler ancak onlara gerçekmiş gibi inanmaya başladığımız an ölümcül derecede tehlikeli hale gelirler.

Maalesef şiddet, en çok bu hayali çizgiler boyunca patlak veriyor. Yüzyıllardır Akdeniz’in üzerine çöken lanet de budur. Bir noktada, genellikle limandan ve kıyıdan çok uzakta yaşayan birileri aniden “onların” bizim “doğal düşmanımız” olduğunu ve bizi birleştiren tek şeyin ortak bir savaş alanı olması gerektiğini ilan eder. Bu gerçekleştiğinde, Akdeniz hızla bir toplu mezara dönüşür; tıpkı bugün olduğu gibi.

Akdeniz tarihi; büyük felaketler, savaşlar ve göçlerle şekillenmiş. Bu tür krizlerden doğan bir yaratıcılık biçiminden söz edebilir miyiz? Günümüzün küresel krizleri benzer bir kültürel dönüşüme yol açabilir mi?

Bugünkü krizi bir rönesansa dönüştürüp dönüştüremeyeceğimiz, büyük ölçüde bir dizi zihinsel ve pratik manevrayı gerçekleştirme yeteneğimize bağlı.

Öncelikle, günümüzün doğal sağduyusunu eleştirmeyi öğrenmeli; başta egemen olanlar olmak üzere, adına ölüm ve sömürünün meşrulaştırıldığı tüm kültürel değerlerin maskesini düşürmeli ve onların birer fantezi olduğunu ifşa etmeliyiz. Dünyayı düzenlediğimiz kültürel sistemler olgu değil, mutlak gerçeklikte karşılığı olmayan kurgulardır. İşte burada felsefeye, özellikle de bir şüphe tefsiri aracılığıyla geliştirilen felsefeye ihtiyacımız var.

Ardından, fantezileri oldukları gibi tanıdıktan sonra, gerçekliği olduğu haliyle karşılamaya hazır olmalıyız: Herhangi bir doğuştan gelen anlamı olmayan, ezici ve sonsuz bir kaos. İşte burada mistik bir bakış açısı geliştirmeye ve sadece mistiklerin sahip olduğu zihinsel dayanıklılığa ihtiyacımız var.

Son olarak; kültürleri, fikirleri ve toplumsal kurumları yaratma faaliyetine geri dönmeliyiz ancak tek bir şeyin gerçek olduğunun bilinciyle: Tüm canlılara musallat olan kırılganlık ve acı. Çabalarımıza rehberlik edebilecek kutup yıldızı budur. Ulus, etnisite veya sermaye gibi fantezileri korumak yerine, gerçek acıyı dindirme görevi, kültürel icat faaliyetimizi yönlendiren ilke olmalı. İşte burada radikal politika ve şiirle bağ kurmamız gerekir. Eğer bu üçlü hareketi gerçekleştirebilirsek, mevcut kâbusu daha iyi bir rüyaya dönüştürme şansımız olur.

Akdeniz tarihi neredeyse kesintisiz bir şekilde medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü hikâyesi: Mısır, Yunanistan, Roma, Arap dünyası ve Osmanlı İmparatorluğu… Bu tekrarlanan çöküş deneyimleri, hayal gücünü Akdeniz kültüründe bir tür hayatta kalma stratejisine dönüştürmüş olabilir mi?

Kesinlikle öyle. Ama daha da önemlisi, tekrarlanan kıyamet deneyimleri Akdeniz insanına her kültürün ve her dünyanın aslında kendi ellerimizle yarattığımız birer rüya olduğunu öğretmiştir. Bu deneyim, onların fantezi ile gerçeklik arasındaki farkı görmelerine yardımcı olmuştur. Hayal gücümüzün gücüyle birlikte gelen fırsatları ve tehlikeleri onlara göstermiştir. Hem cennet hem de cehennem zaten buradadır: Hayal gücümüzü, hangisine giden yolu görebileceğimiz şekilde şekillendirmek bize kalmış.

Akdeniz anlatılarında sık sık iki farklı kültürün kesişiminden doğan kahramanlarla karşılaşırız. Bu tür hibrit kahramanlar bize kimlik ve kültür hakkında ne söyler?

Bu figürler yabancı arketipini somutlaştırırlar. Büyük İskender, Digenis Akritas (Battal Gazi anlatılarıyla paralellik gösterir), Berberi kıyılarının mühtedi korsanları ve diğerleri… Onlar, Exodus 2:22’de dendiği gibi “yabancı bir diyarda yabancıdırlar”. Tek bir gruba, kültüre veya toprağa ait değildirler ve tam da bu sayede kendileri için neyin mümkün veya imkânsız olduğuna dair her türlü ön belirlemeden kaçabilirler. Mümkün olanın alanı onların avuçlarının içindedir. Çoğu zaman trajik kahramanlardır ama yine de kahramandırlar.

Kitabınızda, göçmenin aynı anda iki vatana ait olma deneyimi çarpıcı bir tema: Bir yanda içinde yaşadıkları ülke, diğer yanda zihinlerinde taşıdıkları anavatan. Bu deneyimin bir insanın aidiyet duygusunu nasıl dönüştürdüğünü düşünüyorsunuz?

Göç deneyimi, bir insanın çift bakışlı görmesini sağlar: Molla Sadra’nın tarif ettiği muhakkik (hakikati araştıran) gibi iki gözle birden görebilirler; oysa hiç göç etmemiş olanlar tipik olarak dünyayı tek gözle görürler. Tam da köksüzlükleri sayesinde, her şeyin içinde var olduğu boyutların çokluğunu fark ederler: Bir nesnenin fantezi alemindeki (dünya) sonsuz formlarını ve gerçeklik düzeyindeki formsuzluğunu… “Hiçbir yerin vatandaşı” haline gelerek, kendileri dahil her şeyi hem görünen aktüalite içinde hem de görünmeyen potansiyel içinde görme yetisine sahip olurlar. Çoğu hükümetin onlara reva gördüğü muamele sadece ahlaken kabul edilemez değil, aynı zamanda çağımızın genel entelektüel ve ruhsal yozlaşmasını da yansıtıyor.

Coğrafyayı ve toplumları sadece haritalar, sınırlar ve istatistikler üzerinden değil, aynı zamanda anılar, hikâyeler ve hayal gücü üzerinden düşünmek bize ne kazandırır?

Ama haritalar, sınırlar ve istatistikler de zaten birer hayal gücüdür! Bunlar sadece biz insanların, sınırlı beyinlerimiz ve sınırlı organlarımızla, sonsuz ve ebedi bir gerçekliği anlamlandırmaya çalışırken kullandığımız kavramsal araçlar. Hem filozoflar hem de bilim insanları bunun gayet farkında: Zaman ve uzay gibi görünüşte nesnel olan kavramlar bile, dilimizin ötesinde nesnel bir karşılığı olmayan saf hayal ürünleri. Elbette bu hayallere tutunmamız gerekir, aksi takdirde kaosla doğrudan yüzleşmek zorunda kalırız -ki bunu bazen yapmalıyız ama belki çok uzun süre değil. Ancak bu kavramsal araçların efendimiz olmasına izin vermemeli ve dolayısıyla kendimiz de birer araç haline gelmemeliyiz.

Gerçekliği sadece maddi bir şey olarak görmüyor, hayal gücünü de gerçekliğin bir parçası olarak sunuyorsunuz. Bu perspektif, günümüzün bilim ve teknoloji merkezli gerçeklik anlayışına bir eleştiri olarak görülebilir mi?

Sorun bilim değil, bilimcilik. Aradaki fark hayati. Bilim, 17’nci yüzyılda bilimsel yöntemin icadından bu yana geliştiği haliyle, çevremizi araştırmak için bir yöntem: Mutlak doğruyu söylediğini, eşyanın olduğu gibi nesnel bir resmini sunduğunu veya kararlarımıza rehberlik ettiğini iddia etmez; deneme-yanılma yoluyla anlayışımızı genişletmek için bir yol sunar. Bilim; şüphe, sorgulama ve tevazu ile karakterize edilir.

Buna karşılık bilimcilik, popüler bilimin kaba bir kültü. Bugün pek çok insanın benimsediği bu anlayış, çağdaş bilimin geçici sonuçlarına (genellikle basitleştirilmiş ve yanlış anlaşılmış haliyle) tüm eylemlerimize rehberlik etmesi gereken mutlak gerçekler olarak bakar.

Teknoloji ile ilgili sorun ise, bugün teknolojik olarak neyi başarabiliyorsak onu başarmak “zorundaymışız” gibi bir yanılgıya düşmemiz. Sanki dünyamızı makinelerimizin potansiyeline göre yeniden şekillendirmekle yükümlüymüşüz gibi hissediyoruz. Araçlarımız efendimiz haline gelirken, biz bu şekilde araçlaşıyoruz.

Modern dünyada teknoloji ve bilim çok güçlü bir konumda. Yine de insanlar hâlâ hikâyelere, mitlere ve hatta büyü fikrine çekiliyor. Sizce bunun sebebi nedir?

Çünkü biz de birer hikâyeyiz. Kişisel kimliğimiz bir hikâyeden, bir mitten, bir illüzyondan başka bir şey değil. Vücudum milyarlarca bakteriyle doluyken kendime “bir” dememi sağlayan nedir? Kendime “lejyon” demem gerekmez mi? Zihnim ve bedenim her an değişirken, zaman içinde beni sayısız farklı kişiye dönüştürürken, geçmişimi sahiplenip 10 yıl önceki Federico ile aynı olduğumu iddia etmemi sağlayan nedir? Beni bir birey olarak bir arada tutan tek şey bir hikâye: Kimlik miti. Bu yüzden, hikâyeler olmadan asla yaşayamayacağız.

 

Söyleşi: Eylül Seren Altay