Hakikatin 50 tonu: Epstein davasından iletişim dersleri

Doğru ile yanlış aynı arşivde, hiçbir hiyerarşi olmadan yan yana duruyor. Okuyucu veya gazeteci için asıl mesele artık bilgiye ulaşmak değil, onu ayıklamak.

ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’e yönelik 3,5 milyon sayfaya yakın belgeyi kamuoyuyla paylaştığı günden bu yana; binlerce video, yüz binlerce görsel ve on binlerce doküman dijital dünyada servis ediliyor. Her gün yeni bir sansasyon, yeni bir travma ve uyarılma hali…

İlk bakışta bu devasa veri yığını, nihayet tüm gerçeklerin ortaya çıktığına dair bir şeffaflık hissi yaratmıştı. Ancak aradan geçen haftaların ardından kafalar biraz karışık: Yaşadığımız deneyim hakikatin zaferinden ziyade, bir sis bombası altında daha da kaybolma hali gibi görünüyor.

Jeffrey Epstein vakası artık yalnızca bir suç ya da pedofili skandalı değil. Bu dosyalar; bilginin nasıl üretildiğine, nasıl filtrelendiğine ve en önemlisi nasıl etkisizleştirildiğine dair bir laboratuvar sunuyor. Hakikat alanında siyah ve beyazın netliğini kaybettiği, “bilinçli cehaletin” tasarlandığı bir Agnotoloji çağındayız.

Agnotoloji: Cehaletin stratejik tasarımı

Agnotoloji, Stanford Üniversitesi’nden bilim tarihçisi Robert N. Proctor’un literatüre kazandırdığı bir kavram. (Bu kavramı, 2020 yılında Brand Week Istanbul’da ağırladığımız Financial Times yazarı ve “Undercover Economist” Tim Harford sayesinde yakından tanımıştık.)

Agnotoloji; cehaleti bir bilgi eksikliği değil, bilinçli ve stratejik olarak üretilen bir durum olarak ele alır. Özellikle uzun soluklu kriz yönetimlerinde sıkça başvurulan bu yaklaşım, Proctor’un 1950’lerde tütün endüstrisini incelediği gözlemlerinden doğdu. Tütün şirketleri, sigara ile kanser arasındaki bağı on yıllarca belirsiz göstermeyi başarmıştı.
Oysa, ortada bilimsel gerçekler vardı. Kanıtlar güçlüydü. Buna rağmen kamuoyu ikna olmamıştı. Çünkü tütün devleri gerçeği doğrudan inkâr etmek yerine, tartışmalı hâle getirmişti. Daha fazla araştırma çağrıları yapılmış, kanserin tek nedeninin sigara olmayabileceği ihtimali dolaşıma sokulmuş, yaşam tarzı gibi yan faktörler öne çıkarılmıştı. Ardından da bu tartışmaların artık bayatladığ iddia edilmişti. Kamuoyuyla paylaşılan yeni bilgiler ne yalandı ne de sahte. Ancak kasıtlı olarak yaratılan bilgi enflasyonu, sigarayı kanserin başlıca sorumlusu olmaktan çıkarmaya yetmişti.

İklim krizinden veri obezitesine

Benzer bir süreci bugün iklim krizi tartışmalarında da izliyoruz. Önce “Gerçek mi?” sorusuyla başlayan süreç, ardından “İnsan kaynaklı mı?” tartışmasına, bugünse eriyen buzulların açacağı yeni tarım ve maden alanlarına ve ticaret rotalarının yaratacağı fırsatlara evrildi. Krizin kendisinden ziyade yan çıktıları konuşulurken, asıl sorumlu ve sorumluluklar görünmez kalabiliyor.

Epstein dosyalarında da benzer bir oyun kitabı devrede görünüyor. Adalet Bakanlığı, belgelerin aşırı kapsayıcı bir yaklaşımla, yani FBI’a gönderilmiş teyit edilmemiş hatta kasten sahte üretilmiş (özellikle Başkan Donald Trump’ın da dahil olduğu 2020 öncesi belgeler) içeriklerle birlikte yayımlandığını belirtiyor.

Bu tablo şu anlama geliyor: Doğru ile yanlış aynı arşivde, hiçbir hiyerarşi olmadan yan yana duruyor. Okuyucu veya gazeteci için asıl mesele artık bilgiye ulaşmak değil, onu ayıklamak. Ayıklama sürecinin zaman ve dikkat maliyeti ise astronomik. Sonuçta elimizde bolca veri var ama bu bilginin ürettiği bir anlam yok. Gerçeği gizlemeye gerek kalmadan, onu bilgi kalabalığının içinde boğmak… Agnotolojinin güncel hali tam olarak bu.

Mutlak güvensizlik sarmalı

Tim Harford, yıllar önce Financial Times için kaleme aldığı “The Problem with Facts” makalesinde, daha fazla bilginin her zaman daha fazla bilinç üretmediğini yazmıştı. Epstein dosyaları da bugün aynı fonksiyonu görüyor. Dosyalarda “önemli isimlerin sansürlenmediği” özellikle vurgulanırken; suç, tanıklık ve spekülasyon aynı düzleme indirgeniyor. Evet, Bill Gates ya da Noam Chomsky gibi “itibarlı” isimler şimdilik gözden düşmüş olabilir, ilerleyen günlerde başkaları da benzer makus kaderi paylaşabilir. Lakin bireyler ya da mekanlar üzerinde durmaya gerek var mı? Bu kaos; siyaset, iş dünyası ve akademi arasındaki çarpık ilişkileri (ya da istisnai olmayan neoliberal tasarımı) anlamayı zorlaştırırken, geriye iki baskın duygu bırakıyor: Mutlak güvensizlik ve mutlak duyarsızlaşma. Ve bu iki duygunun tortusu hepimiz için çok daha vahim olabilir.

Medya ve iletişim için karanlık dersler

Bu hikâye, iletişimde her şeyi açıklamanın her zaman çözüm olmadığını kanıtlıyor. Şeffaflık, bağlam olmadan güven üretmez. Aksine, anlam üretmeyen bilgi yığını, dikkat dağıtıcı bir silaha dönüşebilir.

Tütün endüstrisi bunu 60 yıl önce yaptı. Bugün dijital platformlar ve algoritmalar sayesinde bu iş çok daha kolay. Gerçek artık saklanmıyor, gürültü içinde kayboluyor. Onu bulmaksa gürültüden kaçmayı, bağlam kurmayı ve eleştirel bir dikkati (ya da merak duygusunu) zorunlu kılıyor. Belki de bugün en radikal iletişim stratejisi, Harford’ın aynı makalede atıf yaptığı istatistikçi Hans Rosling gibi, insanlara ne düşüneceklerini söylemek değil; yeniden düşünmek istemelerini sağlamaktan geçiyor.