Müzik eleştirmeni, yazar ve radyo programcısı Murat Meriç ile müzik piyasasından toplumsal hafızaya, yapay zekâdan reklam jingle’larının evrimine uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.
Murat Meriç, müziği yalnızca notalar ve akorlar üzerinden değil; dönemlerin ruhu, sokakların hafızası ve toplumun bilinçaltı üzerinden okuyan bir isim. Onun anlatısında şarkılar birer hit olmanın ötesine geçiyor; tanıklık ediyor, kayda düşüyor, bazen de itiraz ediyor. Türkiye’nin yakın tarihine kulak verdiğimizde, fonda mutlaka bir melodi çalıyor ve Meriç o melodinin izini sürüyor.
Müzik piyasasının dönüşümünden kolektif eğlenme hâllerimize, yapay zekânın yaratıcılıkla kurduğu mesafeden reklam jingle’larının geçirdiği evrime uzanan geniş bir hat üzerinde dolaşıyor; bugünün sesine ve geleceğin olası soundtrack’ine birlikte kulak veriyoruz birlikte:
Siz, Türkiye’yi müzik üzerinden deşifre eden, notaların izini süren bir kültür arkeoloğusunuz. Müzik, toplumsal hafızamızın en zengin ve en renkli katmanlarından biri. Müzikal janrlar birer trend olarak hayatımıza giriyor, parlıyor ve zamanla sönümleniyor. Aynı zamanda belirli dönemlerin ruh halini ve toplumsal iklimini anlatan bir ayna işlevi de görüyor. Sizce şu an toplum olarak hangi şarkının içinde yaşıyoruz?
Çok zor bir soru, çalışmadığım yerden geldi. Ama yine de bugünü çok iyi özetlediğini düşündüğüm bir şarkı var: Adamlar’dan, Utanmazsan Unutmam.
Biliyorsunuz, ben mesaim gereği sürekli geriye; 20, 30, hatta 40 yıl öncesine bakıyorum. O dönemlerde neler olup bittiğini, müziğin bu gelişmelere nasıl eşlik ettiğini inceliyorum. Şuna inanıyorum ki, bundan 40 yıl sonra bugüne dönüp bakıldığında, bu şarkı dönemi en iyi anlatan eser olarak literatürdeki yerini alacak. Bana kalırsa şu ana kadar bu ruh halini daha iyi veren başka bir şarkı yapılmadı.
Elbette başka örnekler, dönemin ruhunu yansıtan farklı simge şarkılar da bulunabilir. Ancak biz şu anda kelimenin tam anlamıyla “Utanmazsan Unutmam”ın içinde yaşıyoruz.
90’larda müzik, bazen gerçekliğin tam zıddında duruyordu. “Sivas Katliamı yaşanırken ‘Aboneyim’ eşliğinde dans ediliyordu” tespitiniz de bunun en sarsıcı örneklerinden biri. Bugün ise küresel ölçekte bir çoklu krizler çağı içindeyiz. İki sorum var; bu krizlerden kaçmamızı sağlayan ortak bir sığınağımız, kolektif bir “kaçış müziği”miz var mı? Bir de müzik-eğlence meselesi. Bizde eğlenmek sanki hayatın doğal akışı değil, planlı bir lüks. Bütün bu karmaşada ne kadar sahici eğlenebiliyoruz?
Aslında bir şekilde bir araya gelebildiğimizde eğlenmeyi becerebiliyoruz. Son Tarkan konserleri bunun en somut kanıtı. Önemli olan o zemini bulup yan yana gelebilmek.
Ancak burada temel bir mesele var. Eskiden daha büyük mekânlarda, çok daha kalabalık kitleler halinde birleşebiliyorduk. Şimdi her şey küçüldü. Bu durum sadece müzik için değil, sinema ve tiyatro için de geçerli. Tiyatrolar artık 20-50 kişilik oda sahnelerine sıkıştı. Eskiden büyük salonlarda, toplumsal meselelere dair büyük sözleri olan oyunlar sahnelenirdi. Şimdi üretim arttı, her gün onlarca farklı oyun oynanıyor, herkes kendi küçük nişini bulup oraya gidiyor ama o kitlesel birliktelik ruhu zayıfladı.
Müzik ve dans kuşkusuz birer kaçış alanı. “Kaçış müziği nedir?” derseniz, ben şahsen hep simge şarkılar seçerim. 90’larda, öğrenci hareketlerinin içindeyken Yeni Türkü’nün Fırtına’sına sığınırdık. Bugün ise kendime gelmek için Duman’dan Kufi dinliyorum. Çünkü o şarkı bana yalnız olmadığımı hissettiriyor. Çalmaktan da, dinlemekten de, konserlerde hep bir ağızdan söylemekten de büyük keyif alıyorum. Sırf o şarkıyı canlı duymak için defalarca Duman konserine gitmişliğim vardır. Bu tür şarkılar insana iyi geliyor, bir nevi sağaltım sağlıyor. Tıpkı gidemediğim ama aklımın kaldığı Tarkan konserindeki o kolektif ruh gibi…
Tarkan gibi dünya çapında tanınan sembol isimlerimiz var. Ancak müziğimizin erişim gücü, başka alandan örnek vermek gerekirse Türk dizilerinin ulaştığı o devasa boyutun çok gerisinde kalıyor. Buradaki temel engel dil bariyeri mi? Yoksa tarihimizdeki; çok sesli-tek sesli müzik tartışmaları, TRT döneminin zihniyeti ve müzik piyasasının bir türlü kurumsallaşamamış olması mı etkili oldu? Bugün farklı coğrafyalara ulaşma noktasında müziğimizin dizilerimizin gerisinde kalmasını neye bağlıyorsunuz?
Aslında mesele bir vizyon meselesi. Müziğimizde bugüne kadar elde edilen yurtdışı başarılarının çoğu planlı bir stratejiden ziyade, biraz “hasbelkader” gelişen süreçlerin sonucu oldu. 80’lerde Mazhar Fuat Özkan’ın Sufi’si bir Alman firması aracılığıyla maxi single olarak basılıp Avrupa diskolarına sızdı. 90’ların başında Sezen Aksu’nun Hadi Bakalım’ı bir şekilde keşfedilip kulüplerde çalmaya başladı. Ancak temel sorun şu ki; kimse rotasını tam anlamıyla yurtdışına kırmadı. Tarkan bir hamle yaptı ama o da ABD piyasasına ABD’deki gibi İngilizce şarkılarla girmeye çalıştı. Oysa oradaki dinleyici, kendinden olanı değil, başka bir şeyi, belki de o “oryantal dokunuşu” arıyordu. Dilin bir bariyer olduğuna da inanmıyorum. Dünya, her dilden şarkıyı bağrına basabiliyor, yeter ki o duyguyu yakalayın. Özetle; yurtdışını bir tesadüf olarak değil, doğrudan hedef olarak seçip adımlarınızı buna göre atarsanız neden olmasın.
Suno gibi yapay zekâ araçları hızla güçleniyor. Bu sıçrama müzik endüstrisini yapısal olarak nasıl değiştirecek? Daha önemlisi, insanın en mutlu veya en kederli anlarına eşlik eden “duygu” ve “yaratıcılık” bu süreçten nasıl çıkacak, yapay zekâ müziğin o mahrem alanını nasıl dönüştürecek?
İlk gençlik yıllarım olan 80’lerde bir şarkıyı dinlemenin sadece iki yolu vardı: Ya o kaseti/plağı bir şekilde bulup satın alacaktınız, ki Türkiye’de plak üretimi bitmişti ve ithal plak gelmiyordu ya da radyoda çalmasını bekleyecektiniz. Tek kanal TRT olduğu için istek programlarının başında nöbet tutardık.
Bugün ise bunlara hiç gerek kalmadı. Geçen gün Spotify’da 80’lerin yabancı hitlerinden oluşan bir liste hazırladım. Platformun miks özelliği o kadar gelişmiş ki, şarkıların tonlarını ve ritimlerini (BPM) birbirine kusursuz bağlıyor.
Açıkçası yapay zekâ, üzerine mesai harcayıp derinlemesine düşündüğüm bir alan değil. Ancak duyduğum ve dinlediğim örnekler üzerinden şunu söyleyebilirim; orada hâlâ çok temel bir eksik var o da duygu. Prodüksiyon tarafında ise durum biraz daha farklı. Müzisyen arkadaşlarımdan biliyorum; düzenleme yaparken, kayıt alırken ya da teknik detaylarla uğraşırken yapay zekâdan ciddi destek alıyorlar.
“80’lerde müziğe ulaşmak zordu” dediniz. Bugün dijital platformlar çağındayız ama bir yandan plak yeniden yükseliyor. Bu analoğa dönüş, bu nostalji furyası sizce dijitalin kusursuzluğundan kaçıp insani kusuru aramak mı? Ve markaların, nostaljiyi pazarlama malzemesine çevirip eskiyi yeniden paketlemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Plağa dönüşün temelinde sadece ses kalitesi değil, nesneyle kurulan somut ilişki var. Plakta kapak, tasarım ve iğnenin cızırtısı gibi organik kusurlar var. İnsan kendi doğasına benzeyen hatayı seviyor.
Marka tarafında ise nostalji, pazarlamanın en güvenli limanlarından biri. Çünkü tüketicinin savunmasını indiriyor, duygusal bir temas alanı açıyor. Eskiden jingle’lar ürünün işlevini doğrudan anlatırdı bugünse markalar özellik değil “hissiyat” satıyor. O hissiyatın en güçlü yakıtı da geçmişe duyulan özlem.
Ayrıca bugün sadece reklamlar değil, şarkıların kendisi de jingle mantığına yaklaşıyor. Herkes “tek bir nakaratın” peşinde. Bu eğilim 90’larda filizlendi, bugün TikTok ve Instagram’la müzik daha da “bir dakikalık hikâyelere” indi. Geçenlerde bir performansta bunu net olarak gözlemledim. Tarkan çalınca pist doluyor ama ilk nakarat biter bitmez herkes yerine dönüyor. Sonra biri gelip “abi şarkıları çok uzun çalıyorsun” dedi. Şarkının tamamına değil, sadece o “bir dakikalık” süreye tahammülleri var. Kısacası artık birçok şarkı bir reklam jingle’ı gibi kurgulanıyor. Reklamcıların karşısında artık jingle gibi eserler üretmeye çalışan koca bir müzik endüstrisi var.
Neresindeyiz bilmiyorum ama her şeyin giderek kısalıp özetlendiği bir dünyada hikâye anlatmaya çalışıyoruz. Nisan ayında gerçekleşecek CMO Future Business Symposium’daki sunumumda bu noktalara daha derin yaklaşacağım. Jingle’ların basit ürün anlatılarından bugünün karmaşık marka imajlarına nasıl evrildiğini, müziğin bir ürünü nasıl “anı”ya dönüştürdüğünü konuşacağız.
Son sorum. Bugünlerden geleceğe ne kalacak, sözgelimi 2050 yılına kadar hangi şarkılar yaşayacak?
90’larda yaşarken farkında değildik. Bugün dönüp bakınca görüyorum ki o dönemde olağanüstü şarkılar üretilmiş. O günlerin gürültüsü ve dumanı içinde biz yine “kaçış” müziğine sığınıyorduk; Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü, Bulutsuzluk Özlemi, Pentagram… Bugünden rap’in kalacağı belli ama kimlerin kalıcı olacağını bilmiyorum. Ezhel mi, yoksa garip harflerle dolu rumuzlara sahip şarkıcılar mı?
Yine de umudum var. 80’lerden çıktıysak bugünden de çıkarız. 90’larda bir aydınlanma yaşandı, 2000’lerde yön değişti. Şimdi de bir çıkış olacak. Belki de yine hepimizi ve tüm dünyayı bir kez daha rock müzik kurtaracak.