Şair, Yazar ve Müzeci Sunay Akın ile Eski İstanbul’un Razamanlarına gidiyor, aydınlanma geleneğinin izlerini sürüyoruz birlikte…
Sunay Akın’ın kendine has naif üslubu ve tarihsel derinliğiyle şekillenen bu söyleşi, Ramazan’ı sadece bir ibadet ayı değil, topyekün bir aydınlanma ve kültür festivali olarak yeniden tanımlıyor. Akın, “Eski Ramazanlar” nostaljisinin altını bilgiyle doldururken, aklın “öğle vaktine” erişebilmesi için okumanın şart olduğunu vurguluyor:
“Nerede o eski Ramazanlar?” Bu soru yıllardır dilimize pelesenk olmuş sanki. Eski İstanbul’da Ramazan, toplumun gündelik hayatı ve kültürel hafızası için nasıl bir anlam taşıyordu?
Ramazan dediğimiz zaman aklımıza, insanın hayatında öğle vaktine erişme çabası gelmelidir. Ne demek bir insan hayatındaki öğle vakti? Güneş tam tepededir. Etrafımızda gölgeler olmaz. Öyleyse başka hiçbir canlıda olmayan, yaratanın sadece insana verdiği güneş olan akıl yükselmeli Razaman’da. Akıl yükseldikçe gölgeler kaybolur.
Peki akıl nasıl yükselir? Bir tek yolu var: Okumak… İnsan aklının yükselmesinin, bilgisizliğin gölgelerinden kurtulmasının başka hiçbir yolu yoktur. Öyleyse Ramazan aklın okuma yolunda yükseldiği ve bilgisinin gölgelerinden kurtulduğu ay olmalı. Ramazan budur.
Ramazan’ın diğer aylardan özelliği kutsal kitabın geldiği ay olarak ele alınmasıdır. Ve ilk emri hatırlayın: Oku. Yani Ramazan okuma, aydınlanma ayıdır, bilgilenme ayıdır.
Okuma ve aydınlanma Ramazan’ın merkezinde diyorsunuz. Peki bu, eğlence ve toplumla ilişkili geleneklerle nasıl bağlanıyor?
Ramazan eğlencesi, önce Ramazan sohbetlerini getirir akla. Sonra mahya ışıkları gelir. Bunlar çok önemli. Batının Noel ışıkları varsa -ki ben çok severim çok güzeldir- bizim kültürümüzde de mahya ışıkları var.
Fakat biz ne yazık ki mahya ışıklarını, noel ışıkları kadar dünyaya anlatamadık, tanıtamadık. Neden, biz tanımıyoruz.
Okumaktan söz ettik. “Ramazan insan aklının bilgin yolunda yükseldiği ay olmalı” dedik ve senin kültürün bu yüzden ateşle iki minare arasında yazılar yazmaya başladı.
Mahya İstanbul’da doğmuştur. I. Ahmet döneminde ortaya çıkıyor. Düşünsene, karanlığı ışıkla aydınlatmak ki o yıllarda, yani 1600’lü yılların başında elektrik yok. İçinde ateş yanan kandillerle tasarım yapıyorsun iki minare arasındaki boşluğa ve yazı yazıyorsun. Bu çok önemli, herkes yapamaz. Geometriyi bileceksin, fiziği bileceksin. Kandillerin bir ağırlığı var. Yani ağırlık hesabı yapmadan iki minare arasında o kadar ağır kandilleri asamazsın.
Bak şimdi olay nasıl dediğin yere, şova, görsel zenginliğe nasıl dönüşüyor. Önce yazılar yazılıyor ta ki III. Ahmet Dönemi’ne kadar. 1700’lü yılların başında III. Ahmet döneminde bir karar alınıyor: Ramazan’da İlk 15 gün mahyalarda yazı yazılacak. İkinci 15 günü resim yapılacak. Bunu biliyor muydunuz? Bu toplum bunu unuttu. Ramazanı ikiye bölüyoruz kültürümüzde.
Neler resmedilirdi mahyalarda?
Çorba kâsesi, vazo içinde çiçek, köprü, yelkenli gemi… Sonra 1800’lerde Sanayi Devrimi’nden sonra buharlı gemi resmedildi. Kız Kulesi resmedildi. Süleymaniye Cami’nin mahyacısı Abdüllatif Efendi’nin defterini Ordinaryus Prof. Dr. Süheyl Ünver üstadımız bulmuştur. Orada o çizimler var. Bunlardan biliyoruz. Hatta bir şey söyleyeyim. Yanlış anımsamıyorsam yine Abdüllatif Efendidir. 1800’lü yılların ikinci yarısında Süleymaniye Camii’nin iki minaresi arasında üç şerefeye resim kurmuş. En üste at arabası, orta şerefelerdeki mahyada köprü, en alttaki şerefeler arasındaki mahyada da kayıklar ve balıklar resmetmiş. Balık resimleri. Ve bu mahyada at arabası köprüsü üstünde balıklar da köprü altında hareket halinde gidip geliyorlar. Makaralarla hareketli mahyalar.
Şimdi bak ne oluyor. Nereden geldik? Okuma kültüründen. Yazı, sonra neye dönüşüyor bu? Bir görsel zenginliğe, bir görsel estetik kaygısına… Daha iyi ne yapabilirim arzusuna… İnsanların dikkatini daha çok nasıl çekebilirim? İşte o zaman dediğin eğlence kavramı ortaya çıkıyor.
Eğlence dediğin mutluluktur. Yani insan mutlu, daha mutlu olsun. İnsanlara daha çok, daha farklı nasıl güzellikler sunabilirim kaygısı içinde bu mahyacılar.
Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Cami’nin ikinci minaresi halk mahya görmek istedi diye kurulmuştur biliyor musun?
Bunu bilmiyordum…
Tabii… Bu yazı ve resim sevgisinden dolayı halkın koyduğu, diktirdiği ikinci minare vardır. Eyüp Sultan Camiine mahya kurulamıyordu. Çünkü minareleri kısaydı. Halkın mahya sevgisinden dolayı Eyüp Sultan Cami’nin minareleri yıkılmış birer şerifi yükseltilmiştir.
Keşke şimdi de görseydik o hareketli mahyaları…
Görüyor musun? Bak… Demek ki bir Alzheimer olduk. Kendi kültürümüzü kaybettik. Mustafa Kemal Atatürk ne diyor? Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Sen kültürü sağlam bir şekilde kuramazsan, anlatamazsan ne sağlık ne eğitim ne çevre ne ekonomi… hiçbir politikan ayakta duramaz. Hepsi enkaza dönüşür.
Bu resimli mahya geleneği Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Mesela… Mustafa İşlekel, Edirne’deki Selimiye Cami’nin mahyacısıdır. Selimiye Cami’nin Edirne’deki minareleri arasına uçak resmetmiş. Uçak mahyası koymuş. Neden? Çünkü Türkiye hükümeti 1930’larda başlayıp 1950’lere kadar kendi uçağını yapan ve satan bir ülkeydi. Aslında mahyalarda bu toplumun hafızası belliği var. Onu görüyoruz resimli mahyalarda, bir tarih okuması var. Ama biz tarih deyince aklımıza saltanat, saray, güç, iktidar gelir. Hayır efendim kültür gelmeli.
Peki ya Ramazan Sohbetleri…
Mehmet Tahir Münif Efendi. Mehmet Münif Paşa diye de bilinir. 1862 yılında Mecmua-i Fünun adlı bir dergi çıkarıyor. Türkiye’nin ilk bilim dergisidir. Mehmet Münif kız çocukların da mutlaka okutulması gerektiğine inanan bir aydın. Ramazan Sohbetleri İstanbul’da onunla birlikte çok önemli bir hale geliyor. Yanlış anımsamıyorsam 1863 yılının Ramazan’ında Darülfünunda. Bilim insanları, bilgili insanlar -münevverler o zamanki deyişle- sahip oldukları bilgilerle halkı aydınlatan sohbetler düzenliyorlar. Örneğin su kaynaklarını koruma konusunda sohbetler ya da topraktan daha iyi nasıl verim alınır?
Bak, “Dünyayı korumak”. Dikkat et. Bugün hani küresel iklim krizi, küresel ısınma, tahrip edilen dünya, bozulan ekolojik dengelerden söz ediyoruz ya. öncesinde de var bu meseleler. 1860’larda. Daha da geriye gidelim. Sultan Süleyman’a Kanuni derler, bana bir kanununu söyleyebilir misin? Hiçbir ders kitabında yazmıyor. Ama Kanuni çağın çok ilerisinde kanunlar koymuş. Su geleceğin bize emanetidir. Heba edilmemeli diye sokak çeşmelerine ilk kez musluk takmışlar onun emriyle… Dünyanın en önemli, en eski çevreci kanunlarından biri değil midir bu? Öyleyse bundan yaklaşık 200 küsur yıl sonra Ramazan’da suları, toprağı konuşmayı şaşırmamamız gerekiyor kültürümüzde. Ama Alzheimer olursak hiç bunu hatırlamayız, değil mi? Temeli kültür yapamazsak hep enkaz altında kalırız, değil mi?
Mehmet Münif’in toplumuza kazandığı güzelliklerinden biri de şudur: Mısır çarşısındaki bir kahvehaneye gidiyor bir gün ve diyor ki, “Ne böyle miskin miskin oturuyorsunuz? Kitap okuyun.” Kitaplar getiriyor ve kahvehaneler kıraathaneye dönüşüyor… Okuma evlerine yani. Bak okuma kültürüne geldik gene…Kitap üzerine sohbetler başlıyor. Meddah geleneği de kıraathanelerde böylelikle görünür oluyor. Daha çok algılanıyor.
Sadece Ramazan gibi özel günlerin eğlencesi miydi medaahlık ya da Karagöz…
Meddah sadece Ramazan’dan Ramazan’a hatırlanan bir şey değil. Ya da Hacivat ve Karagöz Ramazan’dan Ramazana ortaya çıkan bir gölge oyunu değil. Ama Ramazan, özel bir kültür, bir aydınlanma ayına dönüşüyor. Hani batıda gittiğimiz zaman Noel pazarları kurulur. Işıklar, etkinlikler kurulur… O Noel pazarlarında sadece alışveriş yoktur. Müzik vardır, kitaplar satılır, eski antikalar satılır, ne bileyim etkinlikler, sergiler… Ramazan da bir kültür festivaline dönüşüyor giderek.
1860’larda iyicen farklı bir boyuta bürünüyor. Ramazan’ın yaklaştığı tahta çekiç, çivi seslerinden anlaşılırdı. Camilerin avlularına, tezgahlar yapılırdı kitaplar satılacak diye. Kitap sergileri açılırdı. Oku, aydınlan. Gölgelerden kurtul diye… Bunun yolu okumak, tabi ki sanat.