Göçlerle taşınan ustalığın, saraylarda incelen zevkin, savaş meydanlarında sertleşen tekniğin ve Cumhuriyet’le birlikte markaya dönüşen bir sanayinin hikâyesidir Türkiye’de camın hikâyesi…
Türklerin cam ile ilişkisi Büyük Selçuklu Dönemi’nde başlar. Üfleme tekniğinin temel yöntem olarak öne çıktığı bu dönemde, süslemede ışığın yüzeyde kırılmasını sağlayarak cama estetik bir değer kazandıran eğri kesim anlayışı hâkimdir. Ta ki 1071’e kadar…
Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte sahip olunan teknik birikim yeni bir coğrafyaya taşınırken Orta Asya ve İran havzasında gelişen cam geleneği Anadolu atölyelerinde yeniden yorumlanmaya başlıyor.
11’inci yüzyıl ila 14’üncü yüzyıllarda Anadolu Selçuklularının yanı sıra cam sanatında son derece nitelikli örnekler ortaya koyan Memlüklerin varlığı, başka devletlerin Anadolu topraklarındaki istilaları ve İslamiyet’in yaygınlaşması gibi pek çok olayın etkisiyle camların yüzeyinde İslami hat yazısı, geometrik düzenlemeler ve bitkisel motifler belirginleşmeye başlıyor. Dönemin tekniğini ve estetiğini zirveye çıkaran ise özellikle yaldız ve mine bezemeli camlar oluyor.
Erken dönem Türk camlarının en güzel örneklerinden biri bugün Beykoz Cam ve Billur Müzesi’nde sergileniyor: Memlük Meliki Nâsıreddin Hasan bin Muhammed’in Orhan Gazi’ye armağan ettiği kandil.
İnce cidarlı gövdesi, mine ve yaldız bezemeleri, kuşaklar hâlinde ilerleyen yazıları ve zarif formuyla Memlük cam sanatının ulaştığı teknik ustalığı yansıtan bu eser, estetik değeri kadar iki siyasi güç arasındaki ilişkilerin sanat üzerinden kurulan zarif bir ifadesi olarak diplomatik değeriyle de anlam taşıyor.
14’üncü yüzyılın sonuna kadar İslam dünyasında mine ve yaldız bezemeli cam üretiminin en güçlü merkezleri Suriye topraklarıydı. Özellikle Halep ve Şam gibi şehirlerde yerel cam üretimi yapıldığı bu toprakların Mısır’dan Anadolu’ya, İran’dan Avrupa’ya kadar çok geniş bir coğrafyada ticaret ağı da vardı. Timur’un Suriye’yi ele geçirmesiyle her şey değişti.
İstilanın ardından Halep, Rakka, Şam gibi merkezlerden cam ustaları Semerkand’a götürülmüş, Timur’un Semerkand’ı bir imparatorluk vitrini hâline getirme arzusuyla cam, mimarinin ihtişamını artıran önemli bir unsur olarak dini yapılara, camilere de girmeye başlamıştı.
Büyük kubbelerin altına asılan kandiller, şeffaf ya da ince cidarlı cam gövdeleri sayesinde ışığı çoğaltıyor, alevi korurken aynı zamanda mekân içinde yumuşak ve titreşen bir parlaklık yayıyordu. Işığın cam yüzeyde kırılarak çoğalması, çinilerin lacivert ve firuze tonlarını daha derin gösteriyor, altın yaldızlı yazıları adeta hareketlendiriyor, bu yapıların ihtişamını artırıyordu.
Gelelim Osmanlı’ya…
Erken dönemde üretim, Selçuklu mirasının devamı niteliğindeydi. Bu dönemde cam pencerelerde, kandillerde kullanılan, hem ışığı düzenleyen hem de mekânın zarafetini artıran bir araç olmaya devam etti. Tabii ki gelişerek. Bu dönemin en güzel yeniliklerinden biri, özellikle ravzen denen, renkli camlı alçı pencerelerdi. Ravzenler, iç mekâna süzülen ışığı yumuşatarak duvar yüzeylerinde canlı bir oyun yaratıyordu. Bu döneme has dikkate değer bir gelişimin izini de Fatih Sultan Mehmet dönemine ait saray masraf defterlerinden sürmek mümkün. Zira bu defterlerde mutfak için cam kap kacak satın alındığına dair kayıtların bulunması, camın gündelik saray hayatının da önemli bir parçası olduğunu gösteriyor.
İlerleyen yıllarda, Osmanlı saray örgütlenmesi açısından önemli bir başka gelişme de saraya bağlı sanatkârlar topluluğunu ifade eden Ehl-i Hiref defterlerine cam ustalarının isimleriyle beraber kaydedilmesi oldu. Bu gelişme, camcılığın saray için düzenli, örgütlü ve uzmanlaşmış bir sanat kolu hâline geldiğini gösteriyordu.
Ve nihayet takvimler 1640’ı gösterdiğinde, devletin belirli ürünlere tavan fiyat koyarak piyasayı düzenleme mekanizmasını şekillendiren Narh defterlerinde cam fiyatlarına dair kayıtların tutulması, camın saray için üretilen seçkin bir eşya olmaktan çıkıp şehir ekonomisinin parçası hâline geldiğini de düşündürür nitelikte.
16’ncı yüzyılda cam, savaş teknolojisinin de önemli bir parçası oldu. Üretim kolaylığı ve kırılma özelliği onu savaş için uygun bir malzeme hâline getiriyordu. 1522’de gerçekleşen Rodos Kuşatması sırasında stratejik bir önem kazanan cam humbaralar, Kanuni Sultan Süleyman döneminin en yeni teknolojilerinden biriydi. İçi barutla doldurulmuş, patlayıcı özelliği olan, demir veya tunçtan yapılan yuvarlak mühimmatın camdan üretilen örnekleri, çarpma anında parçalanarak içindeki yanıcı karışımı etrafa yayıyordu. Cam kırıkları ve alev birleşerek savunma hatları üzerinde yıkıcı bir etki yaratıyordu.
Ve Lale Devri…
Lale çiçeğinin bir zevk ve temsil meselesi haline geldiği bu devirde cam yapımı laledanlar, kültürün en zarif taşıyıcılarından biri oldu. Uzun, ince boyunlu, zarif, dengeli ve çoğu zaman şeffaf gövdeli bu cam vazolar, tek bir lalenin formunu öne çıkaracak şekilde tasarlanırdı.
1837’de Beykoz Cam ve Billurât Fabrika-i Hümâyûnu’nun inşa edilmesi, Osmanlı camcılığında zanaatten sanayiye geçişin simgesel adımı oldu. II. Mahmud döneminin merkezîleşme ve modernleşme politikaları içinde kurulan bu fabrika, Avrupa’daki Bohemya ve Baccarat gibi merkezlerle rekabet etme arzusunun bir yansımasıydı aynı zamanda.
Fabrika, teknik bilgi transferinin, ustalık eğitiminin ve sanayi organizasyonunun da merkeziydi. Modernleşmenin bilinçli bir devlet politikası hâline geldiği 1839’da fabrikaya Fransa’dan mühendis ve ustaların getirilmiş, Avrupa’daki kristal ve kesme cam teknolojisi imparatorluğa aktarılmıştı. Bu etkileşimin en zevkli meyvesi de 1846’da üretilen çeşmibülbül’lerdi.
İlk sanayi üretimi burada olsa teknik, 18’inci yüzyılın sonunda Mevlevi dervişi Mehmet Dede’nin III. Selim tarafından cam tekniklerini öğrenmesi için Venedik’e gönderilmesi sonucu ortaya çıkmış. Çoğunlukla opak beyaz ile kobalt mavisi ya da şeffaf cam kombinasyonlarından oluşan ince cam çubukların bir araya getirilmesiyle başlayan yapım tekniğinin bir sonraki adımı, sıcak cam gövde üzerine sarılması oluşturuyor. Daha sonra üfleme ya da kalıplama yoluyla form alan çeşmibülbüller, sonuçta ortaya çıkan spiral ya da dalgalı çizgilerle camın içinde akıyormuş hissi veren bir optik etki yaratıyor. Bu katmanlı yapının içinden geçen ışık yarattığı desenlerle hareket kazanıyor. Çeşmibülbül adını, üzerinde bülbül gözünü andıran desenlerinden alıyor. Batı’daki latticino (özellikle Venedik/Murano) tekniğiyle akraba olsa da Çeşmibülbül zaman içinde Osmanlı beğenisine uyarlanmış özgün bir yoruma dönüşüyor.
Osmanlı’nın son döneminde atılan sanayileşme adımları, Cumhuriyet’le birlikte planlı ve kurumsal bir yapıya kavuştu. 1935 yılında kurulan Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş, Türkiye’de cam üretimini modern endüstriyel ölçekte örgütleyen en önemli eşiklerden biri oldu. Cumhuriyet’in sanayileşme hamlesi içinde cam; şişeden pencereye, ev eşyasından endüstriyel üretime uzanan geniş bir yelpazede hayatın her alanına girdi. Yüzyıllar boyunca ustalığın, estetiğin ve ticaretin konusu olan cam, artık aynı zamanda ölçek, teknoloji ve marka demekti.
Kaynak: Milli Saraylar sosyal medya hesapları