“94 krizinin ‘enteresan’ çocuklarıydık”

Televizyonun sınırlarını zorlayan Okan Bayülgen ile medyanın dönüşümünü ve dijital çağda samimiyet arayışını konuşuyoruz.

1994 krizinin ardından ortaya çıkan o “enteresan” kuşak, televizyonu sadece bir ekran değil, bir deney alanı olarak gördü. Çok kanallı dönemin kaotik liberal ortamında sınırlar zorlandı, hibrit yayıncılık erken bir sezgiyle savunuldu, dijital dönüşüm daha adı konmadan muştulandı. Okan Bayülgen ile hem o yılların medyatik dinamizmini hem de günümüzün dijital ve sosyal medya dünyasını konuşuyoruz…

Bir zamanlar binlerce insanı sabaha kadar televizyonun başında tutan, aklına geleni çekinmeden söyleyen, “televizyonun asi çocuğu” Okan Bayülgen, o dönemler hangi boşluğu doldurmak istemişti Türkiye’de?

O dönem medya tekniği açısından kimse ne yapılacağını tam olarak bilmiyordu. Televizyon yöneticileri, bir format seyirciden onay aldıysa “Bırakalım yapsın” diyordu; oldukça liberal bir ortam vardı. Şimdikiyle farkı şu: Bugün televizyonculuğu “çok iyi bildiğini” iddia eden genel yayın yönetmenleri, dramaturglar, reklamcılar var. Ancak bu işi bilmedikleri, Türkiye’de televizyonculuğun batışından belli oluyor.

Özel televizyonculuğun yeni başladığı, tek kanaldan çok kanala geçtiğimiz o yıllarda dünyada dahi kabul görmeyecek işler yaptık. Gece 1’de başlayıp sabah 7.30’da biten, 6.5 saatlik canlı yayınlardan bahsediyorum. Bunu yabancı format şirketlerine anlattığımda “Bu imkansız, televizyon tarihinde böyle bir başarı olamaz” dediler. Oysa sebep basitti: Anadolu’daki gençler için farklı olanı görebilecekleri tek pencere televizyondu. Ben o pencereden farklıyı gösterdim. Şimdiyse sadece basmakalıp, “bağrını yoldurtan” yavaşlıkta diziler var.

Ben o dönemde dahi şunu bağırdım: “Televizyon çocuklar, yaşlılar ve hastalar içindir. Gençler, hayat sokaklarda!” Ve her programımda dijital dönüşümü muştuladım. Herkesin bir gün kendi kanalı olacağını söyledim. O zamanlar bana Nostradamus muamelesi yapanlar, bugün dijitalin içinde yaşıyor.

Yayın yaptığınız yıllarda internet tüm hanelere yeni yeni girmiş, Ekşi, Uludağ sözlük gibi platformlar gündeme gelmeye başlamıştı. Editörlerinizin forumlarda okudukları yorumları ekrana taşıdığınızı, hatta programın bazen o yorumlar etrafında şekillendiğini hatırlıyorum. İnternet ve televizyonun bu saf ve samimi entegrasyonu sizce hala mümkün mü?

Tabii ki mümkün. Elbette mümkün. Ben her zaman “hibrit yayıncılık”tan yanaydım. Dünyada ABD’den Fas’a kadar herkes bunu başarıyor, biz ise reddediyoruz. Televizyonculara hibrit dediğimde bana şaşkınlıkla bakıyorlardı. Oysa bu, reklam modelinden içerik dağıtımına kadar bir bütün.

Bugün televizyonun tek derdi GRP (reklam reytingi) üretmek. Reyting dolandırıcılığı öyle bir boyuta geldi ki; evde kimse izlemese bile sanki herkes tuvaletten fırlayıp reklamları izliyormuş gibi sonuçlar çıkıyor. Türkiye’de reklam ölçümü yapan şirketler 30 yıldır ülkenin sosyokültürel hayatını mahvetti. Liselerdeki şiddetten kadına yönelik saldırılara kadar birçok toplumsal yarada, şiddeti  dakikalarca gösteren dizilerin payı var.

90larda özel televizyonculuğun yükselişiyle birlikte bir “özgürlük hissi” vardı. Sizce o özgürlük gerçek miydi, yoksa bir yanılsama mı? Yani siz, ekranda göründüğünüz kadar özgür müydünüz hakikaten?

Tabii ki yanılsamaydı. Gerçek özgürlük televizyonun dışındadır. Ancak şu bir gerçek: Sektörünü yükseltmek yerine yerle bir etmeyi tercih edenler ancak geri zekalı olabilir. Bir insanın saygınlığı mesleğinden gelir; mesleğinize kimse kıymet vermiyorsa, kazandığınız paranın bir önemi kalmaz.

Ben Türkiye’nin yüzde 93’ü şehirlerde yaşarken, şehirli bir insan olarak şehirli insanlara yayın yaptım. Ama sonradan İstanbul’a göç edenlerin para hırslarını tatmin etmesini bekliyoruz ki; doğru ve ahlaklı yayıncılığa geçelim.

İzleyicilerin sizi sadece bir televizyon programcısı olarak görmeyip, bazen “sözcü” olarak konumlandırmasını, Türkiye’de varolan hangi psikolojik göstergelere bağlıyorsunuz? Bu durum hiç yorucu geldi mi size?

Bundan her zaman kaçındım. Asla bir kanaat önderi ya da “ailenin ideal damadı” olmak istemedim. Ben aykırıydım, haşarıydım, terbiyesizdim. Bir eğlence programı sunucusundan kanaat önderi olmasını beklemek çok saçma. Gazetecilerin bile bu kadar “kurtarıcı” görülmesini yanlış buluyorum; gazeteci entelektüel olabilir ama bir siyasi teorisyen değildir. 1970’lerin büyük gazetecisi Ulrike Meinhof’un bir devrimciye dönüşme çabasının hayal kırıklığıyla sonuçlanması buna iyi bir örnektir.

Medya Arkası’ndan söz etmeden olmaz. Zaman zaman sert denebilecek kadar eleştirel bir tonunuz vardı orada. Neden bunu seçtiniz? Tepki almaktan çekindiğiniz oldu mu hiç?

Evet, her zaman korkarım çünkü aslında kötü ve yırtıcı bir insan değilim. Ama yayıncılığın hızla rezil rüsva olmasına karşı etik bir duruş sergilemek zorundaydım. Kendi kariyerim uğruna bu çirkinliğe ortak olmadım. Bugünün kadın programlarında veya dedikodu kuşağında sürekli ahlak ve felsefe konuşuluyor; bu hem komik hem hazin. Ben toplumun değil, yayıncılığın ahlakını savundum.

İlk sorumdaki “asi” sıfatına dönmek istiyorum. Bir dönem asi” olmak televizyonda sistemi eleştirmek, ezbere konuşmamak, ötekilerin sesi olabilmekti. Bugün ise sosyal medyada herkes potansiyel bir muhalif. Sizce gerçek “asilik” artık nerede?

Gerçek asilik eylemdedir. Bugün sosyal medyada “vır vır” konuşup hayatıyla bunu doğrulamayan derin bir çelişki var. Üstelik otosansür artık sadece bize özgü değil; Berlin’den Hollywood’a kadar her yerde bir zorunluluk haline geldi.

Şimdi artık televizyonun eskisi kadar güçlü olmadığını, ilginin dijitale kaydığını biliyoruz. Sizce televizyon dünyası hangi konuda yanıldı? Siz televizyon medyasına “kaybetti” diyebilir misiniz?

Evet, kaybetti. Bizler 94 krizi sonrası ortaya çıkan “enteresan” çocuklardık. Ekonomik krizler hep yenilik doğurur. Televizyonlar çaresizdi ve biz stüdyolara girdik. Bugün yine büyük bir kriz var ama yöneticiler hala panik içinde.

Kendi binaları, ekipleri ve imkanları varken bir YouTuber’dan daha az izleniyorlar. Çünkü “yayıncı” (ulaştırıcı) ile “içerikçi” arasındaki farkı anlamadılar. Eğer sadece dizi üretiyorsanız, siz bir yayıncı değil, video kaset kiralayan bir dükkansınız. Ayrıca sektördeki adaletsizlik de cabası; sunucuya devasa paralar ödeyip kameramana asgari ücret verirseniz, o sektörü outsource ederek bitirirsiniz.

Ben bunu en son 20 sene önce patronlara söyledim. Dedim ki: “Televizyonculara ödediğiniz paranın Avrupa standartlarına getirilmesi gerekiyor.” Burada adaleti sağlamak, bütün emekçilerin parasını arttırmak, onlara bir televizyona yakışır, televizyonculuğa yakışır maaşlar ödemek ve o sunucuların ücretlerini mantıklı bir şekilde düşürmektir. Bunu her söylediğimde “O zaman senden başlayalım Okan’cığım” diye şakayla karşılaştım. Tabii dedim ben de. Ama sonuçta ne oldu? O kameramanların, o ışıkçıların, o stüdyo teknisyenlerinin, o rejinin maaşlarını yükseltecekleri yerde outsource ettiler.

Bu arada hala reklamlarda da seslendirmelerinizle yer alıyorsunuz. Reklamcılığın değişen dinamiklerini nasıl değerlendirirsiniz?

En son Reklamcılar Derneği’nin 40. yılını sundum. Çok duygusaldı benim için. Eski Kristal Elma’ları sunduğum günlerdeki gibi babaları, büyük hanımefendileri bir arada gördüm. Şefkatle ve saygıyla aramızdan göçüp gidenleri andık. Bir yandan da çok eğlendik. Reklamcılar; her ajanstaki müthiş kreatifler, hevesli gençler ve çalışan bütün personel açısından Türkiye’nin en krema kadrosudur. Ve bütün genç reklamcıların da hangi sektörde çalıştıklarını düşünerek, bundan emin olarak büyük bir zevkle ve heyecanla çalışmalarını diliyorum. Çünkü reklamcılık bütün televizyonculuğu, her türlü yayıncılığı besleyen tek kaynak. Dolayısıyla reklamcılığa bir şey olması zaten Türkiye’de her türlü medya faaliyetinin durması demek olur.

Kullanıcı sayısının sonsuzluğu, içeriklerin saniyeler içinde anlamını kaybetmesi… Günümüzde bunlar hakim. Fakat siz yıllar geçse de hafızalardan silinmiyorsunuz. Aynı programlarla bugünün dünyasında ekranda olsaydınız, yine başarabilir miydiniz sizce bunu?

Hayır, yakalayamazdım. Çünkü bugünün platformları algoritmalarla bizi “yankı odalarına” hapsediyor. “Bunu beğendiysen bunu da seversin” mantığı, insanı aynı seviyede tutmaya programlı. Hiphop dinleyen birinin karşına bir senfoni çıkmıyor artık. Ben 95’in soğuk bir Şubat ayında insanların “başına geldim”. Bir kaza gibiydim. Önce nefret ettiler, sonra alıştılar, sonra sevdiler. Bu bir “love to hate” ilişkisidir; emek verirsen vazgeçemezsin. Bugün kimse bir yayıncıya bu süreyi ve olanağı tanımaz.

Sosyal medyayı sık sık eleştirdiğinizi biliyorum. İnsanı zamanla kendine bile yabancılaştırdığını düşünüyorum ben de. Sizin sosyal medyaya olan mesafenizin merkezinde ne var?

Ben sosyal medyayı değil, akıllı telefon kullanımını eleştiriyorum. Bu cihazlar çocuklarımızı yaratıcılıktan uzaklaştırıyor. Sıkılmayan çocuk üretemez. Şiir, resim, felsefe; hepsi sıkıntıyla kurulan hayallerin ürünüdür. Biz çocuklara her sıkıldığında uyuşturucu verir gibi tablet verdik. Araştırmalar gösteriyor ki, tarihte ilk kez bir nesil (Z ve Alfa), bir önceki nesilden daha düşük bilişsel verilerle geliyor.

O Silikon Vadisi “tekno-baronları” da aslında bizim sunduğumuz “big data” ile devleşen içi boş figürler. Hepsi tek tip giyinen, aynı alışkanlıklara sahip, güç karşısında pısan tipler. Çocuğumun bu insanların şirketlerinde çalışıp insanlık kıyımına ortak olmasını asla istemem. Kurtuluş; gelişmiş beyinlerin ürettiği sanata, edebiyata ve iyi siyasete tutunmaktadır.

 Siz izleyici ve sunucu arasındaki yapmacık samimiyeti yok etmek” istediğinizi söylemiştiniz. Her kesimden insanı bir noktada buluşturarak aidiyet duygusu da yarattınız o yıllarda. Peki sizce biz, şu anda aidiyetin mekanlarını nerelerde arıyoruz?

Aidiyet şudur; beni seyreden insanlar bana benziyor mu? Yani ben bu topraklarda doğdum, burada büyüdüm, burada öleceğim, bundan eminim. Herhalde seyircimin yüzde 99’u da böyledir diye düşünüyorum. O zaman herhangi bir mahallede ya da köy kıraathanesinde, sokakta, üniversitede olan şeyleri burada bir daha yaşatalım, bir daha yapalım. Mutlaka saygılı olalım ama gerçek saygı “aman efendim sepet efendim” demek değildir; işini yapmak gerçek saygıdır. O yüzden birçok meslekte iyi bir aşçı kaba saba olabilir ama yemeğini yersin ve tahammül edersin. İyi bir tesisatçı kaba saba olabilir, eve girerken sana övgüler düzmez, şirinlikler yapmaz ama çok iyi tesisatçıdır. İyi bir elektrikçi, iyi bir marangoz; hiç eyvallahı yoktur marangozdur, iyidir, kendi değerini bilir. İyi bir doktor hastanın gözünü boyamaya çalışmaz, ameliyat eder hayatını kurtarır, niye yaranacak ki hastasına? İyi bir televizyoncu niçin yaransın ki seyircisine? İşini iyi yapsın, gerektiğinde eğlenceli, gerektiğinde ciddi olsun. Gerektiği zaman çok kahkahalar atsın, gerektiği zaman dikenleriyle biraz rahatsız etsin ama sonunu bir mutluluğa bağlasın.

Son sorum tamamen benim Drakula oyununu şahsi bir yorumlamamdan çıkan bir soru. Oyunda bir yerde siz Caravaggio’yu aşka siper etmiştiniz. Peki sizce, bugünün toplumunda neyi kendimize siper edersek gerçek mutluluğu ve samimiyeti koruyabiliriz?

Kendimizi arkadaşlıkla koruyabiliriz, aynı gemide olduğumuzu düşünerek ve bu bilince erişerek koruyabiliriz. Kendimizi samimi ve bu samimiyeti mesafeli bir şekilde tutarak koruyabiliriz. Ben buna çok güveniyorum. Ben bu memleketteki mizacımızı çok seviyorum. Bu mizacın direkt, teklifsiz, ön yargısız, halden anlayan mizacını çok seviyorum. Yayıncılar da bunu yaparlarsa her şey düzelir gibi geliyor bana.

 

Söyleşi: Eylül Seren Altay