Yolun ne kadar çetin olduğu değil, o yolda kiminle yürüdüğümüz ve geride hangi izleri bıraktığımız önemli. Bir yılı kapatırken; unutuşa inat hatırlamayı seçenlere, emeğe ve yol arkadaşlığına duyduğumuz şükranla…
Yılın son sayısını yayına hazırlarken masamın üzeri her zamanki gibi raporlar, analizler ve notlarla dolu. Gözümün önünde Brand Week Istanbul 2025’in somut çıktıları duruyor: Haliç’in kıyısında 60 bini aşkın ka-katılımcı, 200’ün üzerinde işbirliği, 15 farklı sahnede yüzlerce oturum ve sınırları aşan bir fikir trafiği…
Rakamlar, başarının matematiğini anlatmakta mahirdir. Ancak bir festivali yalnızca istatistiklerle tanımlamak, fotoğrafın ruhunu eksik bırakır. Çünkü bu sayıların toplamından daha büyük, ölçülemez bir gerçekle karşılaştık o üç gün boyunca: Bir arada olmanın iyileştirici gücü.
Belirsizliğin küresel ölçekte normalleştiği, kutuplaşmanın günlük hayatın dokusuna işlediği bir iklimde; on binlerce insanın aynı çatı altında toplanması, birbirinin gözünün içine bakması ve “yeni bir dünya”yı konuşması, sıradan bir etkinlik katılımından çok daha fazlasıydı. O salonlarda hissedilen şey, sektörün sadece iş yapma iştahı değil; hayata, üretime ve birbirine tutunma arzusuydu. Brand Week Istanbul, bu yıl her şeyden önce entelektüel bir direniş ve kolektif bir nefes alma alanı oldu. FMCG’den finansa, teknolojiden kültüre uzanan bu geniş ekosistem, merak duygusunun bizi hâlâ ayakta tutan en güçlü kasımız olduğunu hatırlattı.
Bu vesileyle, bu dev organizasyonun mimarlarına; sahnedeki fikir liderlerinden görünmez kahramanlara, iş ortaklarımızdan salonları dolduran her bir katılımcıya teşekkür etmek, bir nezaket cümlesinden öte, bir borç benim için.
Bu yoğunluk arasında, kişisel dünyamda da benzer bir temanın izini sürdüğüm, benim için çok kıymetli bir süreç yaşadım 2025 yılında. İlk romanım “Herkesin Unuttuğunu Biz Hatırlamasak”, birkaç ay önce okurlarla buluştu. Kitapta hafızanın sadece geçmişi kaydetmek değil, aslında geleceği inşa eden bir harç olduğu üzerine düşündüm.
Geriye dönüp baktığımda, MediaCat’in misyonuyla bu şahsi uğraşının iç içe geçtiğini görüyorum. Yayıncılık da tıpkı edebiyat gibi, unutuşa karşı bir savunma hattı. Bir sektörün hafızasını tutmak, emeği kayıt altına almak, inceliği görünür kılmak…
Bu ay sayfalarımızda 20’nci yılını kutladığımız Felis Ödülleri, işte bu “kayıt altına alma” sorumluluğunun en somut örneği. Dile kolay, 20 yıl. Bu süre zarfında Felis, sadece ödül dağıtan bir organizasyon olmadı; Türkiye’nin iletişim tarihinin, kültürel dönüşümünün ve yaratıcı zekâsının kara kutusu oldu.
Felis’i uzun uzun övmek yerine, o sahnenin ardındaki görünmeyen emeğe bir selam göndermek istiyorum. Sabaha karşı değişen fikirlerin sancısını çekenlere, risk alan cesur yöneticilere ve imkânsız bütçelerle mucizeler yaratan sayısız kahramanlara… Sektörün hafızası, o vitrinlerdeki kupalar kadar, bu adanmışlıkta saklı.
Tüm öngörüler, 2026’nın ekonomik ve politik açıdan sakin bir yıl olmayacağını fısıldıyor. Ancak karamsarlığa kapılma lüksümüz yok. Biz, “bitti” denilen yerden defalarca yeniden başlayan, krizleri yeni iş modellerine, sıkışmışlıkları yaratıcı çözümlere dönüştüren bir endüstrinin parçasıyız.
Hatırlamak, çoğu zaman geçmişi geriye çağırmak olarak görülür; oysa hafıza ileriye doğru açılır.
Bir toplumun, bir sektörün, hatta bir kurumun geleceği; neyi unuttuğu kadar, neyi hatırlamayı seçtiğiyle şekillenir. Unutmak bazen bir savunma refleksi olabilir, fakat hatırlamak -özellikle zor zamanlarda- varlığımızı yeniden kurmanın en bilinçli halidir.
İşte bu yüzden, bir yılı kapatırken asıl önemli olan, ne kadar yol aldığımız kadar, bu yolculukta yanımıza hangi izleri aldığımızdır.
Yeni yılın, sadece başarı grafiklerinin yukarı tırmandığı değil; vicdanın, hakkaniyetin ve hafızanın da tazelendiği bir yıl olmasını diliyorum. Emeğin değer gördüğü, yaratıcılığın cesaretle beslendiği ve en önemlisi; zor zamanların içinden birbirimizi unutmadan, birbirimize yaslanarak geçebildiğimiz bir yıl…
Dayanışmayla…