Son yıllarda kültür endüstrisi yalnızca eğlenceyi ya da popüler üretimleri değil; siyaseti, toplumsal kutuplaşmayı ve kamusal tartışma biçimlerini de şekillendiren temel bir güç haline geldi. Dünya tarihi, kültürel olayların ve aktörlerin etkisiyle şekillenen; popüler kültürün yön verdiği akımların siyasal ve toplumsal sonuçlar doğurduğu örneklerle dolu. Amerika Birleşik Devletleri ise kültürün toplumsal trendlere ve siyasete doğrudan etki ettiği bu tabloda, dünya sahnesinde kültür endüstrisinin en güçlü aktörlerinden biri. Kontrol edilen medya ile ABD hükümeti, pek çok alanda halkın düşünce ve tepkilerini yönetmeyi büyük bir ustalıkla başardı. Ancak bu ilişki her zaman tek yönlü ve merkezi bir güç üzerinden ilerlemedi. Dijitalleşmeyle birlikte kültür üretimi ve dağıtımı parçalanırken, kültür endüstrisi de kontrol edilen bir araç olmaktan çıkıp; çatışan anlatıların, alternatif seslerin ve karşı kültürlerin alanına dönüştü.
Kültür endüstrisi açısından en güncel kırılma anları, Donald Trump’ın ABD Başkanlığına oynadığı dönemlerde yaşandı. Trump’ın siyasete taşıdığı dil, estetik ve iletişim biçimi; kültür endüstrisinin yalnızca içeriğini değil, üretim ve tüketim alışkanlıklarını da dönüştürdü. Başkanlığa aday olduğu her iki seçim dönemi boyunca Trump, siyaseti bir reality show estetiğiyle yansıttı, olaylara verdiği keskin tepkileri sosyal medyadan takipçilerine duyurdu. Trump sonrası dönemde tartışma artık yalnızca “Kim iktidarda?” sorusu etrafında dönmüyor; kültürün nasıl üretildiği, kimler tarafından dolaşıma sokulduğu ve hangi kitlelere ulaştığı da siyasetin temel meselelerinden biri haline geliyor.
Podcast seçimi
Trump döneminde kültür endüstrisindeki dönüşüm en görünür biçimde, içeriklerin üretildiği ve dolaşıma girdiği mecralarda ortaya çıktı. Geleneksel medya kurumlarının kamusal tartışmadaki ağırlığını yitirmesiyle birlikte, podcast’ler yalnızca bir yayın formatı değil; siyasetin, kimliklerin ve ideolojik pozisyonların yeniden kurulduğu alternatif bir kamusal alan haline geldi. Trump sonrası kültür sahnesini anlamak için bu nedenle yalnızca içeriklere değil, bu içeriklerin hangi mecralar üzerinden dolaşıma girdiğine de bakmak gerekiyor. 2024 ABD başkanlık seçimlerine, podcast üreticileri ve diğer medya takipçileri “Podcast Seçimi” dedi. Seçim kampanyası boyunca Trump, ağırlıkla erkeklerin sunduğu, genç erkeklerin dinlediği 15’ten fazla podcast yayınına katıldı. Claremont McKenna College’da yürütülen akademik analizler, Trump’ın podcast’lerde sadece politik pozisyonlarını değil, gündelik konuşma dilini, popüler kültür referanslarını ve kişisel deneyimlerini de kullanarak özellikle genç erkek dinleyicilerle bağ kurduğunu gösteriyor -bu, podcast’lerin yalnızca mesaj iletimi değil, siyasi katılım ve kimlik inşası üzerinde de etkili olduğunu ortaya koyuyor.
Siyasete ünlü desteğinin etkileri
Trump sonrası dönemde “celebrity endorsement” geleneği, seçmeni ikna eden bir araç olmaktan çok; var olan politik kimlikleri görünür kılan, hatta sertleştiren bir sembole dönüşmüş durumda. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte ünlülerin politik pozisyonları da daha doğrudan ve sürekli görünür hale geldi. Bu görünürlük, bazı seçmen grupları için bağ kurma alanı yaratırken, diğerleri için dışlayıcı bir etki yaratabiliyor. YouGov’un 2024 tarihli bir araştırmasına göre katılımcıların sadece yüzde 8’i ünlü desteğinin oy vermelerinde pozitif bir etkisi olduğu belirtirken, yüzde 51’i bir ünlünün siyasi pozisyonunun o ünlüye negatif bakmasına sebep olduğundan bahsediyor. Bu tablo, ünlü desteğinin seçmen davranışını doğrudan yönlendirmekten ziyade, politik kutuplaşmayı derinleştiren bir rol üstlendiğini gösteriyor.
Trump dönemi
Popüler figürlerin siyasi pozisyonları artık kitleleri ikna etmekten çok, mevcut saflaşmaları görünür kılıyor. Bu durum, kültür endüstrisinde temsil, kimlik ve değerler üzerinden yürüyen tartışmaları da keskinleştiriyor. Özellikle “woke” kültürü ve DEI politikaları etrafında şekillenen gerilim, Trump’ın söylemleriyle birlikte yalnızca siyasi bir tartışma olmaktan çıkıp, kültürel üretimin ve kurumsal pozisyonların da belirleyici unsurlarından biri haline geliyor.
ABD iç siyaseti, kültür ve sanat sahnesi odaklı The New Republic dergisinde yayımlanan “How the Radical Right Captured the Culture” başlıklı makale, Trump sonrası kültür sahnesinin sadece politik bir kutuplaşma olmadığını, aynı zamanda Hollywood gibi geleneksel endüstrilerin anlam ve işlev kaybettiğini söylüyor. Hollywood’un “woke” gündemi ve ileriye dönük estetik tercihleri, artık geniş izleyiciye hitap edemiyor.
Trump sadece medyayı değil, karşıt görüşlü grupları da bastırdı. “Woke” kültürüne savaş ilan ederek, DEI (diversity, equity, inclusion) programlarına da karşı çıktı. Bu doğrultuda ırk, din, dil, cinsiyet ve yönelim konularında eşitlik sağlamaya çalışan woke kültürünü küçümseyerek, seçim kampanyası sırasında “Kamala is for they/them, Trump is for you” sloganıyla onlara karşı tavır aldı. The New York Times’ın Kamala’nın neden kaybettiği üzerine yayınladığı uzun analizde Trump’ın en etkili 30 saniyelik reklamlarından biri olarak anılan bu kampanyanın, Trump’a seçim yarışında 2.7 puanlık bir avantaj sağladığı konuşuluyor.
Bu ifade yalnızca bir seçim söylemi değil; Trump sonrası kültür savaşlarının nasıl kurulduğunu gösteren güçlü bir kültürel çerçeve. Bu slogan, kapsayıcı dil ve kimlik politikalarını soyut ve elitist bir alana taşırken, Trump’ı “sıradan Amerikalı”nın temsilcisi yaptı. Böylece DEI ve “woke” kültürü, politik bir tartışma başlığından çıkıp, kültürel bir karşıtlığın sembolü haline geldi.
Trump’ın DEI programlarına karşı çıkması, destekçilerinin şirketlerinde de kendine yer buldu. Amazon ve Meta başta olmak üzere pek çok şirket DEI girişimlerinden geri çekilirken; Apple, JP Morgan Chase ve Ben&Jerry’s gibi şirketler ise DEI programlarına bağlı kalacaklarını açıkladılar.
Muhalefetin metalaşması
Trump karşıtlığı, zamanla politik bir duruştan ziyade, belirli estetik kodlara ve tekrar eden anlatılara sahip, tüketilebilir bir kültürel kimlik formu artık. Karşıt görüşlü, anti-Trump söylemler dizilerde, filmlerde, stand-up şovlarında sık sık kendilerine yer buluyor. Tüm dünyada yakalanan bu görünürlük, karşıt görüşlerle gerçek bir temas yaratmak yerine, çoğu zaman kendi yankı odasında kalan bir anlatı üretimine dönüştü.
Örneğin, Akademi Ödülleri demokratların oyun alanı olmuş durumda, muhafazakâr kesime ulaşma konusunda başarılı değiller. Törende benimsenen muhalif kimlik liberal elitlerin kendi oluşturduğu gruplar arasında kalıyor, kültür endüstrisinin bir diğer besleyicisi olarak görev yapıyor.
Stand-up gösterileri ise her geçen gün daha da sivrileşiyor. Amerikan televizyonculuğunun yapı taşlarından talk show’larda 2025 yılı boyunca yapılan politik şakaların yüzde 92’si konservatiflere yönelikti. 2024’te bu oran yüzde 82’ydi. Bu artış, politik mizahın giderek daha tek yönlü bir eleştiri alanına dönüştüğünü de gösteriyor.
Trump yanlısı politikacı Charlie Kirk suikasta uğradıktan sonra Stephen Colbert’ın yaptığı ofansif şakanın, programının yayından kaldırılmasına sebep olduğunu hatırlarsınız. Bu olay, politik mizahın sınırlarının ne kadar daraldığını ve kültürel üretimin giderek daha kırılgan bir zeminde ilerlediğini de ortaya koyuyor.
ABD’nin yumuşak güç erozyonu
ABD’nin dünyanın en güçlü ülkelerinden olma sebeplerinden biri de yumuşak gücünün kuvvetinde yatıyor. ABD, dünyaya en çok medya ihraç eden ülkelerin başında geliyor. Fakat Trump’ın getirdiği yeni vergi düzenlemelerinden Hollywood da etkilenmişe benziyor. Yüksek vergiler sebebiyle film ve dizi çekimlerinde kullanılan teknik ekipmanların yurtdışından satın alınmasında yaşanabilecek bir aksaklık, ilerleyen yıllarda dünyanın severek izlediği yapımların prodüksiyon süreçlerine darbe vurabilir.
Öte yandan Trump’ın yurtdışından gelen filmlere vergi uygulanmasına yönelik teklifi, ABD film endüstrisinin hisselerini yüzde 5 düşürdü. Üstelik yüksek maliyetler ve yabancı ülkelerin teşvikleri, Hollywood’un ABD’yi terk etmesine sebep oluyor. ABD’den boşalan bu koltuğu ise Güney Kore dizilerinin ve Japon animelerinin artan ihracatı doldurarak yumuşak güç dengesinde dalgalanma yaratıyor.
Trump sonrası kültür sahnesi, bugün şu soruyu açık bırakıyor: Kültür, yeniden ortak bir zemin kurabilecek mi; yoksa farklı tarafların yalnızca birbirini izlediği, ama duymadığı bir yankı alanı olarak mı kalacak? Bu sorunun cevabı, yalnızca ABD siyaseti için değil, küresel kültür endüstrisinin geleceği için de belirleyici olacak.

