Site icon MediaCat

Kadınlara güç veren markalar

Reklam dünyası uzun süre kadınları tanımladı. Onlara kim olduklarını söylemedi belki ama kim olmaları gerektiğini gösterdi. Bazen kusursuz bir anne, bazen bakımlı bir iş kadını, bazen her şeyi aynı anda başaran modern bir kahraman olarak. Her dönemin kendine ait bir kadın karakteri vardı ve bu karakterler, yalnızca bir hayat tarzını değil, aynı zamanda bir beklentiyi temsil ediyordu. Bugün ise MediaCat için YouGov tarafından gerçekleştirilen “Kadınlara Güç Veren Markalar” araştırması, kadınların bu anlatılara nasıl baktıklarını daha net görebilmemiz için bize bir mercek tutuyor. (Yazı içerisindeki veriler sadece kadınların yanıtlarından referansla oluşturulmuştur.) 

Bu mercek, yalnızca kadınların markalara yönelik beklentilerini değil, aynı zamanda gündelik hayatın farklı alanlarında kendilerini nasıl hissettiklerini de görünür kılıyor. Çünkü temsil biçimleri ile gerçek deneyimler arasındaki mesafe, en net şekilde kadınların nerede ve ne kadar rahat hissedebildiklerinde ortaya çıkıyor. Reklamların sunduğu güçlü, özgüvenli ve sınır tanımayan kadın imgesi ile kadınların kamusal, dijital ve profesyonel alanlarda deneyimlediği gerçeklik her zaman örtüşmeyebiliyor. Tam da bu nedenle, rahatlık hissi yalnızca bireysel bir duygu değil, aynı zamanda toplumsal kabullerin, kültürel kodların ve güç ilişkilerinin bir yansıması hâline geliyor. Araştırmanın ortaya koyduğu verilerse bu hissin, alan değiştikçe nasıl dönüşebildiğini açıkça gösteriyor. Neden mi dersiniz?

Çünkü kadınların yüzde 81’i kendini en rahat evde hissediyor. Ancak kadınların yalnızca yüzde 54’ü dijital ortamda, yüzde 44’ü işte veya okulda, yüzde 40’ı sokakta ve yalnızca yüzde 30’u toplu taşımada toplu taşımada kendini rahat hissedebildiğini söylüyor. Bu düşüş, yalnızca fiziksel mekânların değişimiyle açıklanamaz. Bu, kontrolün azaldığı alanlarda rahatlığın da azaldığını gösteriyor.

Virginia Woolf, 1929’da kaleme aldığı Kendine Ait Bir Oda denemesinde; bir kadının üretmesi için yalnızca yeteneğe değil, aynı zamanda kendisine ait bir fiziksel ve zihinsel alana ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Woolf’un sözünü ettiği oda, sembolik olduğu kadar gerçek bir ihtiyaçtı: Kesintisiz bir alan, müdahale edilmeyen bir zaman, sürekli başkalarının ihtiyaçlarına yanıt vermek zorunda olunmayan bir zihin. Bugün, neredeyse bir asır sonra, araştırmanın gösterdiği tablo Woolf’un işaret ettiği ihtiyacın hâlâ güncel olduğunu düşündürüyor. Kadınların en rahat hissettikleri yer ise hâlâ en çok kontrol edebildikleri yer. En az rahat hissettikleri yerse en kamusal olanı: Toplu taşıma.

Reklamın unuttuğu yorgunluk türü

Araştırma, kadınların yüzde 62’sinin aile içindeki duygusal yükü tek başına taşıdıklarını gösteriyor. Özellikle 45-54 yaş grubundaki kadınlar diğer yaşlara göre yüzde 68 ile daha yüksek duygusal yük taşıdıklarını belirtiyor. Ev işlerinin fiziksel yükünü üstlenen kadınların oranı yüzde 66. Ancak daha çarpıcı olan, finansal sorumlulukların yüzde 41, çocuk bakımının yüzde 35 ve yaşlı bakımının yüzde 19 oranında partnerle paylaşılması. Bu dağılım, kadınların yalnızca belirli görevleri değil, aynı anda birden fazla sorumluluk katmanını taşıdığını gösteriyor.

Burada özellikle dikkat çekici olan, en düşük oran gibi görünen yüzde 19’luk yaşlı bakımı sorumluluğu. Bu oran küçük görünebilir, ancak yaşlı bakımının sürekliliği ve duygusal yoğunluğu düşünüldüğünde, bu sorumluluğun etkisi sayısal karşılığının çok ötesine geçiyor. Üstelik bu sorumluluk, çoğu zaman hayatın en üretken dönemleriyle çakışıyor.

Reklamlar ise uzun süre bu çok katmanlı yükü sadeleştirdi ya da indirgedi. Kadınlara zaman kazandıran ürünler sundu ancak bu zamanın kimin için kullanılacağını nadiren sorguladı. Kadınlara hız kazandırdı ama yükün kendisini dağıtmak adına ürettiği formüller bugüne kadar biraz yetersiz kalmış gibi. Araştırmada genel kitlede katılımcılar; kadınların ev içi emek anlatılarında en çok, yükün tek bir kişinin omzuna binmediği denge modellerini görmek istemesi bu yüzden anlamlı. Yüzde 31 ile en yüksek tercih bu yönde. Ancak en düşük tercih olan yüzde 8’lik oran, kadınların yalnızca ev içindeki rollerle tanımlanmak istemediğini gösteriyor. Kadınlar ev içi emeğin daha adil temsil edilmesini istiyor ama yalnızca ev içiyle temsil edilmek istemiyor.

Güç anlatısının sessiz bedeli

Son 10 yılda reklam dünyasında kadın temsili önemli ölçüde değişti. Kadınlar artık yalnızca ev içinde değil, hayatın her alanında güçlü bireyler olarak gösteriliyor. Ancak araştırma, bu yeni anlatının da kadınlar tarafından sorgulandığını söylüyor.

Kadınların yüzde 71’i markaların hayatın sadece güzel ve kolay tarafını göstermesinin kendilerine hitap etmediğini söylüyor. Erkeklerde bu oran 62’ye düşse de hâlâ yüksek oranda. Kadınların yüzde 70’i, markaların sürekli “güçlü olmak zorundasın” mesajı verdiğini düşünüyor. Bu veri, önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor. Çünkü bu, kadınların güç anlatısını reddettiğini değil, tek boyutlu güç anlatısını reddettiğini gösteriyor.

Kadınların en inandırıcı bulduğu iletişim türünün yüzde 55 ile gerçek kadın hikâyeleri olması da bunu destekliyor. Buna karşılık “süper anne” anlatılarının yalnızca yüzde 27 oranında inandırıcı bulunması, kusursuzluk anlatısının giderek daha az karşılık bulduğunu gösteriyor.

Benzer şekilde, reklamlarda erkeklerin ev işlerine yalnızca “yardım eden” figürler olarak gösterilmesi de kadınlar için yeterli değil. Kadınların yalnızca yüzde 13’ü erkeklerin sürece dahil olduğu anlatıları özellikle tercih ettiğini söylüyor. Bu düşük oran, kadınların beklentisinin artık sembolik katılım değil, doğal ve eşit katılım beklentisi doğurduğunu gözler önüne seriyor.

Kadınlar gerçekten görüldüğünü hissediyor mu?

Bir reklam karesinde kadın her zaman güçlü, özgüvenli ve sınırsızdır; spor yapar, kariyerinde zirvededir, evde her şeyi mükemmel yönetir. Ama bu kareyi gerçeğe taşıdığımızda kadınların çoğu, aynı rahatlığı sokakta, toplu taşımada veya iş yerinde hissedemiyor.

Femvertising kavramı, tam da bu boşluğu doldurmayı amaçlayan bir yaklaşım olarak ortaya çıkmıştı. Başlangıçta büyük bir kırılma yarattı: Nike’ın “Dream Crazier” kampanyasında Serena Williams ve diğer kadın sporcular önyargılara meydan okurken, Dove’un “Real Beauty” kampanyaları farklı beden tiplerini görünür kılmıştı. Türkiye’de de Finish’in “Hayatı Birlikte Kolaylaştıralım” kampanyası, ev içi emeğin paylaşımına dikkat çekerken, Penti’nin “Farklı Güzellikler” kampanyası güzellik anlayışındaki çeşitliliği kutluyordu.

Zamanla femvertising de kendi tekrar döngüsüne hapsoldu. Araştırmaya göre kadınların yüzde 71’i markaların kadınlara yönelik iletişim dilinin birbirine benzediğini düşünüyor; bu, yaratıcı endüstri için belki de en zor veri. İyi niyetli femvertising kampanyaları bazen kadınların günlük hayatındaki gerçek zorluklara dokunmuyor, kurum içi eşitlik verilerini paylaşmıyor veya özgürlüğü anlatırken önündeki engelleri görmezden geliyor. Kadınlar bunu görüyor: Yüzde 52’si markaların kriz anlarında sessiz kalmasının güven kaybı yarattığını, yüzde 48’i ise klişe rollerin olumsuz etkisine dikkat çekiyor.

Kız çocuklarına destek

Araştırma, kadınların markalardan sadece söz değil, gerçek bir etki beklediğini ortaya koyuyor. Katılımcıların yüzde 48’i markaların kız çocuklarının eğitim ve istihdam fırsatlarını artıracak projelere öncelik vermesini en kritik alan olarak görüyor. Çünkü bugün bir kız çocuğunun alacağı destek, yalnızca okula erişimi değil, kendi yeteneklerini keşfetme, gelecekte bağımsız kararlar alma ve kendi gücünü inşa etme fırsatını da belirliyor. Bir anlamda, kız çocuklarına yapılan yatırım, kadınların toplumsal hayatta eşit, güçlü ve özgür bireyler olarak var olabilmesinin temeli olarak görülüyor.

Buna ek olarak, kadınlar yüzde 31’i ruh sağlığı farkındalığı ve destek mekanizmalarını, yüzde 30’u güvenli kamusal alanları ve yüzde 29’u kadın istihdamını artıracak projeleri öncelikli görüyor. Günlük hayatın gerçek engellerini dönüştüren alanlar, sembolik desteklerden çok daha değerli. Öte yandan, kadın sporculara verilen destek yalnızca yüzde 15 oranında öncelikli bulunuyor; bu, sporu küçümsemek değil, kadınların gündelik hayatın yapısal zorluklarını aşmayı daha acil gördüklerini gösteriyor.

Markalar dinlemeyi öğrenebilir mi?

Araştırmanın en ayırt edici özelliklerinden biri, katılımcılara herhangi bir marka listesi sunulmadan, doğrudan şu sorunun yöneltilmesiydi: “Kadınlara güç veren markalar hangileri?” Bu açık uçlu soru formatı, yönlendirilmiş bir tercih ölçümü değil, doğrudan hatırlamaya dayalı bir yanıt üretir. Katılımcılar bir seçenek havuzundan seçim yapmak yerine, kendi deneyimlerine ve hafızalarına başvurarak yanıt verir. Bu da sonuçları, reklam erişiminden çok zihinsel yerleşim ve kategori çağrışımlarıyla ilişkili hâle getirir. Yanıtlar incelendiğinde, kadınların markaları soyut bir “güçlendirme” kavramı üzerinden değil, doğrudan ilişki içinde oldukları kategoriler üzerinden hatırladığı görülüyor. Kişisel hijyen, saç bakımı, kozmetik ve hazır giyim kategorileri bu yanıtların ağırlık merkezini oluşturuyor.

Kadınlara güç veren markalar

Şampuan: Elidor, Dove, Pantene

Hazır Giyim: LC Waikiki, Zara, Koton

Teknoloji & Telekom: Vodafone, Turkcell

Temizlik: Sleepy, Omo

Kişisel Hijyen: Orkid, Molped, Kotex

Makyaj & Kozmetik: L’Oréal Paris, Gratis, Avon

Beyaz Eşya & Elektronik: Arçelik, Beko, Bosch

E-Ticaret: Trendyol, Hepsiburada (Kategori bazlı en çok tercih edilen markalar açık uçlu şekilde cevaplanmış ve her kategoride en yüksek ilk üç yüzdeye sahip markaya listelenmiştir.)

Kişisel hijyen kategorisinde Orkid’in en sık anılan marka olması, bu kategorinin doğasıyla da yakından ilişkili. Regl ürünleri, doğrudan kadınlara özgü bir ihtiyaç alanına hitap ettiği için, katılımcıların bu soruya verdiği yanıtlarda ped markalarının öne çıkması beklenen bir sonuç. Ancak Orkid’in hatırlanma düzeyini etkileyen unsurlardan biri, kategorinin ötesine geçen iletişim çalışmaları. Özellikle 2019 yılında Türkiye’de hayata geçirilen ve ped paketlerinin gazete sayfalarıyla kaplandığı kampanya, regl ürünlerinin kamusal alanda gizlenmesi pratiğini görünür kılmasıyla geniş bir tartışma alanı yaratmıştı. Kampanyada kullanılan gazete kupürlerinin kadına yönelik şiddet ve eşitsizlik haberlerinden oluşması, ürün kategorisi ile toplumsal bağlam arasında doğrudan bir ilişki kuruyordu. Bu tür çalışmalar, tek başına belirleyici olmasa da markanın hafızadaki yerini güçlendiren faktörler arasında değerlendirilebilir.

Saç bakımı kategorisinde Elidor’un en sık anılan marka olması ise, markanın Türkiye’de uzun yıllardır bu kategoride yüksek görünürlük ve süreklilik sağlayan iletişimiyle ilişkili. Benzer şekilde kozmetik kategorisinde L’Oréal Paris’in öne çıkması, markanın global ölçekte uzun süredir koruduğu konumlandırmanın Türkiye’de de karşılık bulduğunu gösteriyor. Bu kategorilerde hatırlanan markalar, yalnızca belirli bir kampanyayla değil, uzun vadeli iletişim sürekliliğiyle zihinsel yerleşim sağlıyor.

Hazır giyim kategorisinde LC Waikiki’nin en sık anılan marka olması, ilk bakışta kadın odaklı iletişim yürüten markalar varken şaşırtıcı görünebilir. Ancak bu tabloyu yalnızca “kadınlara yönelik söylem” üzerinden okumak eksik kalır. Burada daha yapısal bir marka gücünden söz etmek gerekiyor.

Hazır giyim kategorisinde kadınların en sık anma davranışı, kategorinin yapısal dinamikleriyle birlikte okunmalı. Türkiye’de kadınlar giyim alışverişinde yüksek temas frekansına sahip bir kitleyi oluşturuyor; bu da yaygın mağaza ağına, geniş ürün gamına ve fiyat erişilebilirliğine sahip markaların zihinsel erişilebilirliğini artırıyor. LC Waikiki’nin Türkiye genelindeki yoğun mağazalaşma yapısı ve farklı yaş gruplarına hitap eden ürün stratejisi, markayı yalnızca belirli bir kadın segmentine değil, hane ölçeğinde geniş bir müşteri tabanına temas eden bir oyuncu konumuna getiriyor. Bu nedenle ilk sırada yer alması, kadın odaklı bir moda markasının liderliğinden ziyade, yüksek fiziksel erişim ve kategori kapsayıcılığıyla açıklanabilecek bir sonuç olarak değerlendirilebilir.

Cinsiyet kalıplarında kadın

Kadınlarla doğrudan özdeşleşen kategorilerin bu alanda öne çıkması çoğu zaman şaşırtıcı değil. Kozmetik, hijyenik ped ya da kişisel bakım markaları, doğaları gereği zaten kadınların hayatına temas eden ürünler sunuyor. Bu nedenle kadınlara yönelik bir söylem geliştirmeleri, çoğu zaman yapay bir çabadan çok, var olan ilişkinin görünür hâle gelmesi anlamına geliyor. Zaten bu markalar, zaman zaman ellerini taşın altına koyarak çeşitli kampanyalar ve sosyal sorumluluk projelerine yıl içinde yer verseler de asıl soru, kadınlarla doğrudan anılmayan sektörlerin nerede durduğu. Bir banka, bir teknoloji şirketi ya da bir enerji markası, kadınlar için gerçekten ne ifade ediyor?

Kadınların bu markalarla kurduğu ilişki, bir reklam filminde gördükleri mesajdan mı, yoksa o kurumların gerçek dünyadaki karşılığından mı şekilleniyor?

Bu noktada belirleyici olan iletişimin tonu değil, kurumun yapısı oluyor. Örneğin, bir teknoloji şirketinin 8 Mart’ta yayınladığı güçlü bir eşitlik mesajı, eğer aynı şirketin yönetim ekibinde neredeyse hiç kadın yoksa inandırıcılığını hızla yitiriyor. Benzer şekilde, bir bankanın kadın girişimciliğini destekleyen kampanyalar yürütmesi önemli ancak o bankada kadın çalışanların üst yönetim pozisyonlarına ne ölçüde ulaşabildiği, bu desteğin ne kadar gerçek olduğunu belirleyen asıl gösterge hâline geliyor. Kadınlar için bir kurumun değeri, yalnızca sunduğu mesajlarla değil, sunduğu imkânlarla ölçülüyor.

Peki, tüm bu yapısal engeller varken, markalar neden hâlâ kadın ve erkek ayrımıyla iletişim kurmayı tercih ediyor? Ya da kadınları genellikle bir çocuğun annesi, ailenin bir ferdi ya da ev içi sorumluluklarıyla tanımlıyor? Bunun nedeni çoğu zaman klasik satın alma verilerine dayanan güvenli bir yaklaşım: Kadın hâlâ belirli kategorilerde “karar verici” veya “gözle görülür tüketici” olarak görülüyor ve iletişim bunun üzerine kuruluyor.

Ancak bu yaklaşım, kadınların yaşamını dar bir çerçeveye sıkıştırıyor ve onları yalnızca aile bağları veya belirli roller üzerinden görüyor. Araştırmamıza göre, markaların toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine yürüttüğü kampanyaların yeterliliğini değerlendiren katılımcıların yüzde 58’i bu çalışmaları yetersiz buluyor. Bu da gösteriyor ki, kadınlar artık yalnızca görünür olmak veya güçlü mesajlar almak istemiyor; markaların söylemlerinin arkasında gerçek bir yapı ve etki görmek istiyorlar.

Bugün bahsi geçen eleştirilerin en görünür olduğu yerlerden biri de televizyon dizileri. Dizilerde aynı ürünün farklı karakterlerin elinde nasıl farklı anlamlar kazandığını izliyoruz. Aynı temizlik ürünü, bir sahnede mutfakta temizlik yapan bir kadının elinde, ev içi düzenin doğal bir parçası olarak yer alırken; başka bir sahnede erkeğin elinde arabanın kaputunu parlatırken karşımıza çıkabiliyor. Ürün aynı kalıyor. Ama onu kullanan karakter ve o karakterin hikâye içindeki konumu, ürünün anlamını tamamen değiştiriyor.

Tam da bu nedenle mesele yalnızca bir “ürün yerleştirme” pratiği değil, kültürel kodların, toplumsal rollerin ve görünmez normların yeniden üretildiği bir anlatı alanı. Bir objenin kadraj içindeki yeri, kimin elinde tutulduğu ve hangi bağlamda kullanıldığı, senaryonun satır aralarında güçlü bir mesaj taşıyabiliyor. Sosyolog Dr. Feyza Akınerdem ise bu dönüşen anlam dünyasını, markaların temsil sorumluluğu ve toplumsal cinsiyet kodları üzerine farklı bir perspektiften kaleme aldı.

Sadece konuşmak yetmez: Kadınlar için somut adımlar şart!

YouGov Türkiye Genel Müdürü ve YouGov Ortadoğu Ticari Lideri N.Özge Akçizmeci

Türkiye’de kadınların günlük yaşamına bakıldığında üç ana tema giderek belirginleşiyor: Görünmeyen emek yükünün ağırlığı, kamusal alandaki güvensizlik ve markalardan beklenen samimiyet artışı. On kadından neredeyse sekizi (yüzde 76) “Hayatımda birçok sorumluluğu aynı anda taşımak zorundayım” diyor. Mevcut duruma bakacak olursak araştırmamıza göre on kadından altısı sokakta, yedisi toplu taşımada, yarısından fazlası işte/okulda kendini rahat hissetmiyor. Bu tablo, kadınların gerçek deneyimleri anlaşılmadan yapılan her kurumsal söylemin hızla karşılıksız kalabileceğini gösteriyor. Bu yüzden de kadın tüketicilerin yarısı, markaların son yıllarda kadınlarla ilgili yaptıkları iletişimde daha görünür hale geldiklerini kabul ediyor. Ancak yüzde 64’lük bir kesim, kadın temalı reklamların çoğunun birbirine benzediğini düşünüyor.

Kadınların yüzde 72’si geleceğini planlayamamaktan endişe duyuyor. Buna rağmen umut tamamen kaybolmuş değil, önümüzdeki beş yıl içinde kadınların yüzde 58’i kendi kararlarını daha özgürce alabileceğine inanıyor ve yarısı hayatının daha kolay olacağını düşünüyor. Ancak bu iyimserlik, günlük yaşamın ağırlığını değiştirmiyor. Kadınlar kendi hayatlarına dair karar alma güçlerinin artacağına inansalar da bu içsel gücü sağlamlaştıracak destek mekanizmaları gerekli. Kadınlar, markalar dahil olmak üzere, toplumun tüm bileşenlerinden, gündelik hayatlarına değen somut adımlar görmek istiyor. Bu nedenle yalnızca özel günlerde yapılan kadın temalı kampanyalar artık karşılık bulmuyor. Beklenti, yıl boyunca kadınlara ve özellikle kız çocuklarına temas eden, sürdürülebilir ve toplumla bütünleşmiş katkılar.

Katılımcılara markaların topluma sağlayabileceği en öncelikli katkı alanları sorulduğunda, kız çocuklarının eğitim ve istihdam fırsatlarına erişimini artıran çalışmalar açık ara öne çıkıyor. Bunu ev içi emek ve bakım yükünün görünür kılınması ile ruh sağlığı farkındalığı ve destek mekanizmalarının geliştirilmesi takip ediyor. Kısacası kadınlar, yaşamın hangi noktasında gerçek bir katkı sunduğuna önem veriyor.

Peki markalar bu beklentiler ışığında nasıl bir yol izlemeli?

Bugün markalardan beklenen, yalnızca iyi bir ürün değil, bütüncül topluma dokunan bir yaklaşım. Yani markalar topluma dokunan çözümleri hem iletişimlerine hem iş modellerine entegre ederek uzun vadeli bir değişim iradesi göstermeli.

İletişimde temsiliyeti güçlendirmek, bu bütüncül yaklaşımın önemli bir ayağı. Reklamlarda erkeklerin ev içi işleri “yardım” düzeyinde üstlenmesi veya bakım-emek kategorilerinin yalnızca kadınlara atfedilmesi olumsuz algılanıyor. Kadınlar, yaşamın müşterek olduğunu yansıtan ve gerçek deneyimle uyumlu bir temsil dili görmek istiyor.

Aynı şekilde, toplumsal sorumluluğun soyut vaatlerden çıkıp gündelik hayata dokunan çözümlerle birleşmesi bekleniyor. Ücret eşitsizliği, kadın ürünlerine uygulanan gereksiz fiyat farkı (pink tax-pembe vergi) ve kız çocuklarının eğitimde geri kalması hâlâ en görünür sorunlar arasında. Pink tax, içerik olarak aynı olan ürünlerin sadece kadınlara yönelik olduğu için daha yüksek fiyatlandırılması anlamına geliyor; markalardan bu farkın şeffaf biçimde açıklanması ya da daha iyisi ortadan kaldırılmas yönünde beklenti artıyor. Eğitime erişim konusunda burslar, mentorluk ağları ve özellikle kız çocuklarının fen bilimleri alanlarına yönlendirilmesi gibi adımlar da toplumsal katkının somut karşılık bulduğu alanlar olarak öne çıkıyor.

Gündelik hayatta güvenlik ihtiyacı da bu bütüncül çerçevenin temel parçalarından biri. Seul’de metro çevresinde uygulanan aydınlatılmış güvenli bekleme alanları, kadınların gece şehir kullanımını kolaylaştıran küçük ama etkili bir dokunuş niteliğinde. Vodafone’un “Kırmızı Işık” uygulaması ise acil durumlarda hızlı destek sağlayarak güvenlik ihtiyacına doğrudan yanıt veriyor.

Bu tür bütüncül çözümler büyük kampanyalardan çok, kadınların rutinine sessizce yerleşen gerçek kolaylıklar sağladığı için daha güçlü bir etki yaratıyor.

Künye: YouGov Türkiye tarafından düzenlenen araştırma kapsamında 18 – 55 yaş arası, kadın ve erkek, ABC1C2 SES gruplarına mensup, Türkiye temsili 12 ilde (İstanbul, İzmir, Adana, Ankara, Gaziantep, Bursa, Kayseri, Samsun, Malatya, Balıkesir, Trabzon, Erzurum) yaşayan 805 kişi ile görüşülmüştür. Katılımcıların yüzde 75’i kadın yüzde 25’i erkektir. Saha çalışması CAWI (Bilgisayar Destekli İnternet Anketi) araştırma yöntemi kullanılarak 29 Ocak – 2 Şubat 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.

Exit mobile version