Site icon MediaCat

Etik, insan dokunuşu ve yapay zekâ

Yapay zekânın reklam filmi prodüksiyonuna entegrasyonu sıklıkla konuştuğumuz bir konu olsa da bu entegrasyon her zaman pürüzsüz değildi. Okurlarımız arasından, 2024’ün ilk aylarında global spor giyim, ayakkabı ve aksesuar markası Under Armour’un Anthony Joshua’nın yer aldığı “Forever is Made Now” adlı reklam filmini hatırlayanlar çıkacaktır. “Dünyanın ilk yapay zekâ destekli spor reklamı” olarak lanse edilen ve Wes Walker’ın yönettiği film, Instagram’da hararetli tartışmalara yol açmıştı.

Tartışmaların odağında, reklamda bazı kreatif çalışmaların gerekli izinler ve uygun kredi verilmeden kullanıldığı ve bunun yapay zekâ ile üretilmiş yeni bir iş gibi sunulduğu iddiaları yer alıyordu. Zaman baskısı ve teslim süresinin kısıtlı olması nedeniyle bazı içeriklerin yaratıcılarından izin alınmadan kullanıldığı öne sürülürken, bu durum yapay zekânın etik kullanımı ve özgün üreticilerin hakları konusunda ciddi soru işaretleri yaratmıştı.

Aynı yıl eleştirilerin hedefindeki bir diğer marka ise, insan dokunuşu olmayan bir şeyin ne kadar “samimi” olabileceğine dair sorgulamaları derinleştiren Toys“R”Us’tı. Markanın OpenAI’ın Sora aracını kullanan ilk film olarak lanse ettiği yaklaşık bir dakikalık reklam, animasyonlu sahnelerin büyük bölümünü yapay zekâ ile üretirken, hikâyede Charles Lazarus’un canlandırıldığı rüya sekanslarıyla markanın kökenlerine göndermeler yapıyordu.

Ancak reklam, yayınlanmasının hemen ardından içerik üreticileri ve marka takipçileri tarafından duygusuz ve ruhsuz bulunarak eleştirildi; hatta bazı kullanıcılar markanın geçmişteki iflas sürecini hatırlatarak bu yaklaşımın risklerine dikkat çekti. Artan tepkiler üzerine Toys “R” Us, reklamın Instagram paylaşımındaki yorumları kapatmak zorunda kalmıştı.

İlk şoktan ikinci dalgaya…

Under Armour ve Toys“R”Us örnekleri, teknolojinin yeterince olgunlaşmadan sahneye çıkarıldığında markaya hız kazandırmak yerine itibar kaybettirebildiğini gösteriyor. Bu erken dönem denemelerin sektöre verdiği önemli bir ders ise şu; yapay zekâ, yaratıcı süreçten kopuk bir otomasyon aracı olarak konumlandığında güveni zedeliyor, insan yaratıcılığını güçlendiren, şeffaf ve denetlenebilir bir iş ortağına dönüştüğünde ise gerçek potansiyelini ortaya koyabiliyor.

Bu nedenle 2025’e gelindiğinde tartışma, “AI hangi aşamada, hangi yetkiyle ve hangi sınırlar içinde kullanılmalı?” sorusuna evriliyor. İkinci dalgada ise yapay zekânın yaratıcı üretimi dönüştürebileceğine dair daha somut ve veriye dayalı bir tablo ortaya çıkıyor.

McKinsey’nin Kasım 2025’te yayımladığı “How AI Could Reinvent Film And TV Production” raporuna göre, ortalama bir ABD’li günde yedi saate yakın video izlerken, premium TV ve film içeriklerinin toplam izlenme içindeki payı 2019’daki yüzde 61 seviyesinden yüzde 50’ye gerilemiş durumda. İzlenme süresi artarken premium içeriklerin pay kaybetmesi, stüdyoları daha az kaynakla daha çok üretme baskısıyla karşı karşıya bırakıyor; McKinsey bu tabloyu üretken yapay zekânın streaming’den bu yana sektörü dönüştüren en güçlü kırılma noktalarından birine dönüşmesi olarak yorumluyor.

Araştırma, yapay zekânın kısa vadede en büyük değeri ön prodüksiyon ve post-prodüksiyon aşamalarında yarattığını ortaya koyuyor. Toplam prodüksiyon harcamalarının yaklaşık yarısını oluşturan bu iki aşamada, AI destekli storyboard üretimi, 3D set modelleme ve planlama araçları sayesinde hatalar çekim öncesinde ayıklanabiliyor; post-prodüksiyonda ise kozmetik düzeltmeler ve diyalog değişiklikleri gibi zaman alıcı işler otomasyona devrediliyor. McKinsey’nin görüştüğü stüdyo yöneticileri, özellikle VFX ve 3D varlık üretiminde yüzde 80-90’a varan verimlilik artışlarının mümkün olduğunu vurguluyor.

Ancak McKinsey’nin, iş akışını hızlandıran AI olsa da sonucu belirleyenin hâlâ hikâye anlatımı olduğunu vurguladığını da ekleyelim. Sektörün önündeki asıl mesele, yapay zekâyı insan yaratıcılığının yerine koymak değil, onu etik, şeffaf ve denetlenebilir biçimde yaratıcı sürecin ayrılmaz bir parçası haline getirmek.

AI ile hızlanıp insanla şekillenen prodüksiyon

Yapay zekâ ile çalışmanın markalara kazandırdığı en önemli şeylerden biri, aslında projeye daha başlamadan final ürünün nasıl görüneceğini neredeyse gözünüzün önünde canlandırabilmek. Bu, klasik yöntemlerle sürekli referanslar, mood board’lar, storyboard’larla uğraşmak yerine, doğrudan final çıktısını erkenden görebilmek anlamına geliyor. Bu da yaratıcılıkta ciddi bir esneklik sağlıyor.

Yapay zekâ hem maliyet hem zaman açısından avantajlar sunarken, aynı zamanda prodüksiyon ve post-prodüksiyon süreçlerinin iç içe geçtiği zamanlarda, gerektiğinde yolda plan değişiklikleri yapmayı da kolaylaştırıyor. Yani süreç sadece “bir tuşa basıp her şey bitiyor” diye özetlenmiyor; büyük oranda işleri daha öngörülebilir ve esnek hale getiriyor.

Bazı markalar ve ajanslar bu dönemi iyi yakalarken, bazıları yapay zekâyı her şeyi tek başına çözen bir sihirli değnek gibi algılayabiliyor. Oysa yapay zekâ kullanılsa bile bu hâlâ bir ekip işi; yönetmenlik, teknik ekip ve özen gerektiriyor. Hız kazandırsa da kaliteli, zamana dayanıklı ve rafine bir iş için süreç ve emek şart.

Türkiye’nin bu konudaki adaptasyonu da gerçekten oldukça iyi. Avrupa’ya kıyasla yapay zekâ teknolojilerini çok daha hızlı benimsediğimizi söyleyebiliriz. Birçok startup ve genç yetenek bu alanda çalışıyor ve markalar da bu yeniliklere oldukça açık. Bu da süreci genel olarak hızlandırıyor ve başarılı kılıyor.

‘Reklam filmi diye bir şey kalmadı, sadece reklam var’

“Yapay zekânın sunduğu sınırsız üretim imkânı ile reklamcının pratik zekâsı birleşiyor” dediğimiz zaman, bir durmak lazım. Çünkü bence reklamcının var olan, özellikle son yıllarda gelişen bir hikâyeden uzaklaşma pratiği var. Bunun elbette ekonomik sebepleri vardır, başka sebepleri de vardır. Fakat reklamcılar bu şekilde devam ettiği sürece yapay zekâ en fazla demoları daha kusursuz ve ucuz bir hale getirmek için kullanılacaktır.

Bence algoritmaların kutuplaştırdığı ve pazarın yok olduğu bu çağda reklamcının sorunu da kendinden olana, algoritmasının elverdiğine yönelmek, yani markasını görünür kılmak için uğraşmak zorunda kalmasıdır. Bu sebeple özellikle Türkiye reklamcısı hikâyeden uzaklaşmaktadır. Hikâyeden uzaklaştığında başka yapay bir gerçeklikte buluyorsun kendini. Ortaklık da kuramıyorsun izleyen ile. Reklamcılık şu anda Türkiye’de ne yazık ki sadece bir ürünü göstermeye dönüşmüştür. Özetle reklam filmi diye bir şey kalmadı reklam kaldı, influence kaldı sadece.

Bu yüzden eğer AI, şu anki reklam ajanslarının kullandığı gibi kullanılacaksa ne yazık ki sadece bir reklamı daha ucuza sattırmaktan ileri gidemeyecektir. Ama reklamcılar kendilerini daha özgür bir alana yerleştirebilecek doğru partnerlerle çalışırlarsa, hikâye anlatabilecek AI üreticileriyle bir araya gelip hikâyeyi tekrar düşünmeye başlarlarsa bu bir fırsata dönüşebilir. Content’in önemi ve kalıcılığı belki de hikâyelerin ve reklam filmlerinin geri dönüşü için bir fırsat olabilir.

Exit mobile version