Site icon MediaCat

Aradığınız evrene ulaşılamıyor

Türk dizi sektörü, yadsınamaz bir küresel güç. Dizi ihracatında Amerika Birleşik Devletleri’nin ardından ikinci sırada yer alan Türkiye, TÜİK’in 2023 verilerine göre yıllık yaklaşık 1,5 milyar dolarlık iç ciro ve 350 milyon doları aşan ihracat geliriyle devasa bir ekonomi yönetiyor. Diziler, Türkiye’nin küresel algısını şekillendiriyor, turizmi canlandırıyor ve yerli markalara olan ilgiyi artırıyor. Fakat tüm bu başarıya rağmen sektör, ezici bir çoğunlukla hâlâ tekil, başlangıcı ve sonu belli anlatılar üretmekle sınırlı. Bu yaratıcı dev, 21’inci yüzyılın en kazançlı eğlence modeline -planlı, uzun soluklu ve birbirine bağlı hikâye evrenlerine- neden adım atamıyor?

Kervan yolda düzülür

RTÜK’ün 2023-2024 verilerine göre Türkiye, günde ortalama 3 saat 44 dakika televizyon izliyor; haneler bazında bu süre 6 saatin üzerinde. En çok izlenen zaman dilimi 21.00-23.59 arası, yani prime-time. Böyle bir sistemde dizi, bir sanat formundan çok, prime-time’ı domine eden bir ekonomik araç hâline geliyor. Reyting ölçümleri, reklam gelirleriyle doğrudan ilişkili olduğu için, “hikâyenin ritmi” değil “haftalık performansı” belirleyici. Bu nedenle Türkiye’de diziler ortalama 140-160 dakika sürüyor ve uzun sahneler, tekrarlanan diyaloglar ve sonsuz dramayla dolu.

Bu “yolda dizme” yaklaşımı, Marvel Sinematik Evreni (MCU), Star Wars evreni, DC evreni gibi yapıların stratejik temellerinden biri olan “gelecekteki hikâyelerin tohumlarını ekme”, “birden fazla diziyi kapsayan karakter arkları geliştirme” veya “çok yılı kapsayan planlama” anlayışını imkânsız hale getiriyor. Türk modeli doğaçlamayı ve esnekliği ödüllendirirken; franchise modeli disiplini, koordinasyonu ve büyük bir mimari plana bağlılığı ödüllendiriyor.

Fikri mülkiyet labirenti

2023-2024 sezonunda; aynı dönemde başlayan 31 yeni diziden dokuzu, yalnızca beş bölüm veya daha kısa sürede yayından kaldırıldı. Bölüm başına 7-8 milyon TL gibi astronomik rakamlara çıkan maliyet, reytinglerin gücünü de katbekat artırıyor. Bu finansal baskının altında ezilen kanallar ve yapımcılar, kanıtlanmış formüllere -aile dramaları, tarihi destanlar, romantik senaryolar- yöneliyor ve izleyici kitlesini bulması zaman alabilecek yüksek konseptli, türler arası anlatılara yatırım yapmaktan cayıyor.

Bir hikâyenin kim tarafından “yaratıldığı” ile kim tarafından “sahiplenildiği” arasındaki fark ise Türk dizi sektörünün en karmaşık düğümlerinden biri. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na (FSEK) göre bir sinema eserinin “eser sahipleri”; yönetmen, senaryo yazarı, diyalog yazarı ve özgün müzik bestecisi. Yapımcı ise, bu eser sahipleriyle yapılacak sözleşmelere dayanarak mali hakları kullanabilen bir “hak sahibi” olabiliyor. Yani hikâyenin dünyasını kuran kişi, çoğu zaman bu senarist oluyor, o dünyanın geleceği üzerindeki tüm yasal ve finansal gücünü kaybedebiliyor. Böylece eserin fikri mülkiyeti (Intellectual Property, IP), yaratıcı potansiyeli yüksek ama işlevsiz bir varlığa dönüşüyor. Yapımcının yaratıcı veya ekonomik motivasyonu yoksa, potansiyel evrenler kâğıt üzerinde donup kalıyor.

Türkiye’de evren denemeleri

Türkiye’de henüz başarılı bir IP’den söz etmek mümkün değil. Yine de çeşitli crossover örneklerinden veya devam dizilerinden bahsedebiliyoruz. Bunlardan ilk akla geleni olan Gülseren Budayıcıoğlu Evreni’nde, ekrandaki çeşitli Budayıcıoğlu uyarlamalarından karakterlerin Kırmızı Oda dizisindeki psikiyatri kliniğini ziyaret ettiklerini görüyorduk. Ay Yapım ise “Türk dizi tarihinde bir ilk” denilen bir crossover’a imza atmış; Çukur dizisindeki Vartolu karakterinin, Çarpışma’nın Veli’sinden yardım isteme sahneleri, her iki dizide de kullanılmıştı. Çukur’un yapımcıları bununla yetinmemiş, markalarını Üç Kuruş spin-off’uyla da genişletmişlerdi.

Kendi içinde bir marka haline gelen Behzat Ç. – Bir Ankara Polisiyesi’nin popülaritesi, farklı formatlarda yeni projeler üretmişti. Spin-off Saygı – Bir Ercüment Çözer Polisiyesi ve sequel Çekiç ve Gül: Bir Behzat Ç. Hikâyesi’ni de unutmayalım. Leyla ile Mecnun yayından kalktıktan sonra ana dizideki karakterlerin yine kendilerini canlandırdığı Ben de Özledim de mevcut miras üzerine yeni bir yapı inşa etmeyi başarmıştı.

Türk dizi evrenlerinin yokluğu sadece yaratıcılık, yetenek veya üretim kapasitesi eksikliğinden kaynaklanmıyor. Kalıcı bir evren için hem yaratıcı hem de yönetsel güce sahip bir “mimar” gerekiyor. Yerli-yabancı dijital içerik platformları, haftalık reyting baskısından kısmen muaf. Bu ortamlar, sabit sezon siparişleri ve planlı yazım takvimleriyle, uzun vadeli hikâye evrenleri için potansiyel bir kuluçka alanı oluşturabilir.

Yapımcı-senarist ilişkisinde ise köklü bir dönüşüm şart. Senaristlere “showrunner” statüsü tanıyan, uluslararası satışlardan ve yan haklardan pay veren sözleşme modelleri, yaratıcının IP’ye yatırım yapması için gerçek bir teşvik yaratacaktır. Sonuçta bir evrenin sürdürülebilirliği, fikri mülkiyetin kimde olduğu kadar, o mülkiyetin kim tarafından sevildiğiyle de ilgilidir.

Belki de Türk dizilerinin evren kurmak için değil, kendi evrenlerini hatırlamak için zamana ihtiyacı vardır. Bu kadar güçlü hikâyeleri olan topraklarda yaşayan Türk izleyicisi için tek gereken, belki de onları birbirine bağlayacak bir niyettir.

“Bir dizi değil, ekosistem meselesi”

Türkiye’de Marvel ve DC benzeri ortak hikâye evrenlerinin yokluğu, hikâye eksikliğinden değil; uzun vadeli finansman, telif yapıları, teknik altyapı ve izleyici alışkanlıklarının henüz bu modele göre inşa edilmemiş olmasından kaynaklanıyor.

Marvel ve DC gibi ortak bir hikâye evreni yaratmak, aslında tek bir yapım tercihi değil; uzun vadeli, çok katmanlı bir endüstri tasarımıdır. Marvel ve DC örneklerinin arkasında çizgi roman kültüründen oyuncak pazarına, sinema politikalarından telif yasalarına ve VFX yatırımlarına kadar onlarca yıl boyunca beslenen bir ekosistem bulunuyor. Bir evreni mümkün kılan şey sadece güçlü bir hikâye değil; IP yönetimi, tutarlı telif yapıları, yazar odası kültürü, teknik altyapı, finansman modeli ve izleyici davranışlarının aynı vizyona hizalanmış olmasıdır. Türkiye’de ise yapım ekonomisi hâlâ kısa vadeli başarıya göre kurgulanmış durumda. Açık kanallarda reytinge göre anlık karar alma zorunluluğu, evren tasarlamayı yapısal olarak sınırlıyor. Tam da bu nedenle HBO Max gibi dijital platformların uzun soluklu hikâye geliştirme modeli, Türkiye’de bu paradigmayı değiştirebilecek en güçlü araç konumunda.

Yerel hikâye kodlarımız uzun yıllardır aşk, aile, dram ve intikam ekseninde şekillendiği için, fantastik veya ortak evren kültürü sınırlı bir tabana oturuyor. Türkiye’nin köklü mitoloji ve destan geleneği olmasına rağmen Oğuz Kağan’dan Dede Korkut’a uzanan geniş bir hikâye kaynağına sahip olmamıza karşın bu anlatılar Amerika’daki süper kahraman mitolojileri kadar modernize edilip idealize edilerek yeni nesil bir evren formuna taşınmış değil. Yerli mitolojiyi çağdaş bir evren mantığıyla işleme konusunda henüz yolun başındayız; bu alanda yapılan ilk denemelerden biri olan İlk Göktürk ise bu potansiyelin varlığını gösteren anlamlı bir örnek niteliği taşıyor. Bunun yanı sıra telif/IP haklarının yapımcı, yayıncı ve yaratıcı arasında bölünmesi, aynı evrende geçen yan hikâyeleri veya spin-off’ları hukuki olarak daha karmaşık bir hale getiriyor. Oysa sürdürülebilir bir evren kurmanın ön şartı, daha fikir aşamasındayken çok yıllı planlama yapabilmek. Bu bakış açısıyla HBO Max, hem yazar odası kültürünü hem de uzun vadeli hikâye evreni kurma pratiklerini Türkiye’de sistematik olarak besleyen ekosistemlerden biri olmayı hedefliyor. Behzat Ç. evreninden doğan Saygı spin-off’u, izleyicinin aynı dünyanın içinde yeni bir hikâyeye hızla adapte olabildiğini göstererek yerli içeriklerde evren fikrinin karşılık bulduğunu kanıtladı. Behzat Ç. ve Saygı gibi örnekler, bu yaklaşımın yerelde mümkün olduğuna dair önemli bir işaret niteliğinde.

Değişimin ayak izleri

Tüm bu tabloya rağmen değişim güçlü biçimde başladı. HBO Max olarak, yerli içeriklerde uzun vadeli IP geliştirme kültürünü, kurumsal yaratıcı işbirliklerini, spin-off potansiyelini ve teknik yatırımları destekleyen bir yaklaşımı benimsiyoruz. Streaming’in sağladığı sezon planlama özgürlüğü, izleyicinin hikâyenin açılmasına daha fazla sabır göstermesi ve VFX altyapısındaki gelişmeler; Türkiye’de evren kurmanın ön koşullarını hızla olgunlaştırıyor. Bu toprakların buna fazlasıyla yetecek mitolojisi, karakter zenginliği ve anlatı geleneği var. Doğru telif modelleri ve uzun vadeli yatırım kararlılığıyla, aynı dünyanın içinde geçen yerli hikâye evrenlerini Türkiye’de de görmek mümkün. HBO Max olarak bu dönüşümün aktif bir parçası olmaya kararlıyız.

Exit mobile version